27 Nisan 2016 Çarşamba

HOŞ GELDİN


                                                         HOŞ GELDİN
                                                                            Münire Çalışkan Tuğ
    Otobüs,  sonbaharın renk cümbüşüne durmuş dağlarının arasından geçiyordu.  Manzara, usta bir ressamın elinden çıkmış,  kusursuz bir tabloyu andırıyordu. Ne çok zaman olmuştu bu güzellikleri yaşamayalı. Gördükleri karşısında heyecanlandı Emel.  “Benim içimde kendime ait bir resim var mı?” diye düşündü. İçini yokladı. Tıkanan trafik, uykusuz geceler, üst üste yığılı dosyalar, yoğun iş görüşmelerinden başka bir şey bulamadı. Bir sıkışmışlık hissetti. Hemen kaçtı içinden; gözlerini, dışarıda coşkun bir nehir gibi akan manzaraya çevirdi. Renkler birbiriyle yarışırcasına kayıyordu yolun iki yanından. Kırmızı, sarı, yeşil, kızıl el ele tutuşup, bir halaya durmuştu sanki. Onlara dokunmak, renklerine karışmak istedi.
   Tekrar içini yokladı. “ En son ne zaman kendimle baş başa kaldım; kendim, kendime ne anlattım?  Dostlarım var mı benim  ‘Çayı koy, geliyorum.’ diyeceğim? Sinemaya, tiyatroya gitmeyeli ne kadar oldu?  En son ne zaman çimenlerin üzerine yatıp bulutları seyrettim? Kurulmuş bir makinenin mekanik işleyişinden başka neyim ki ben?  Oysa şu manzara…”
Kaptan yardımcısının:
 “Ne alırsınız?” demesiyle kendine geldi.
 “ Nescafe, ikisi bir arada.”
Bu diş ağrısı da nereden çıkmıştı şimdi. Yola çıktığından beri çenesinin sağ tarafında ince bir sızı vardı.
   “Otele gidince bir doktor bulmalıyım.” diye mırıldandı. Çantasından bir harita çıkardı, inceledi. “Yaklaştık.” dedi.  Haritayı ön koltuğun arkasındaki file cebe yerleştirip telefonunu çıkardı,  gelen bir mesajı yanıtlayıp tekrar çantaya koydu. Canını sıkmıştı dişindeki ağrı. Sol elini çenesinin sağ tarafına götürüp bastırdı, ağrı iyice hissettirir olmuştu kendini.
   Otobüsten iner inmez bir taksiye binip otele geldi. Taksiciye beklemesini söyledi.  Çantalarını odaya bıraktı, resepsiyondan iyi bir diş doktoru önermelerini istedi. “Sanki izine çıkmamı bekledi.” dedi kapıdan çıkarken. Beş dakika içinde Dr. Vedat Sönmez’in ofisindeydi.
“Arkadaki dişinizde çürük var, temizlenip dolgu yapılması gerekir.”
“ Uğraştırmayın beni, ağrı kesici falan verseniz.”
“Gece yarısı yeniden başlamayacağını garanti edemem. İki gün, yarımşar saat gelirsiniz, iş biter.”
   Çok pratik çalışıyordu Dr. Vedat. Özenliydi,  gevezelik etmiyordu, kibardı, sesi güven vericiydi. Bu sefer rahattı, oysa hep korkardı dişçi koltuklarına oturmaktan.  Aletin sinir bozucu cızırtısı dışında sorun yoktu.
“ Tatil için denizin en güzel zamanını seçmişsiniz.”
“ Üzerinde çalıştığımız proje yeni bitti. Çok yorulmuştum. Biraz dinleneyim dedim.”
İşten, tatil anlayışlarından, Antalya’nın gezilip görülecek yerlerinden konuştular. Bir sonraki gün, saat beşte tekrar görüşmek üzere sözleştiler.
Ertesi gün ofise geldiğinde, Dr. Vedat, bir müşterisini yolcu ediyordu. Yine aynı incelik ve güler yüzle karşıladı Emel’i. Eldivenlerini değiştirdi, aletleri ayarladı. Bugün biraz tedirgin miydi, yoksa Emel’e mi öyle gelmişti. Hiç konuşmadan tamamladı işini.
“ Yarın son, sabah onda gelirseniz işiniz biter, siz de rahat rahat tatilinize devam edersiniz.”
Tekrar gittiğinde Dr. Vedat neşeliydi, eski bir dostuymuş gibi sıcak karşıladı Emel’i.  Diş tedavisi, tatilinin birazını alsa da içi rahattı. Hem dönünce yoğun iş temposundan zaman bulamayabilirdi.
Koltuğa oturdu, ağzını açtı. Cızırtılı alet çalışmaya başladı. Beyni oyuluyordu sanki. Birden çene kemiğinde tarifsiz bir acı duydu, sıçradı. Doktor telaşlandı. Aletin sivri ucu onun da parmağını delmişti. Elinden kanlar akıyordu,  kanın bir kısmı Emel’in ağzına da bulaşmıştı.
“ Özür dilerim, dikkatsiz davrandım.” derken, doktorun yüzünde bir korku, bakışlarında bir boşluk görür gibi oldu. Gördüğünü, doktorun özensiz davrandığı için üzülmesine yordu. Ellerinin titremesi ve tedirginliği gözünden kaçmadı Emel’in.
“Üç” dediğini duyar gibi oldu doktorun. Önemsemedi, ağzına su alıp birkaç defa çalkalayarak kanları temizledi.
Vedat eldivenleri çıkardı, ellerini yıkadı. Yeni eldivenler giyip tedaviyi tamamladı.
“ Size kendimi affettirmek istiyorum, akşam yemeği teklifimi geri çevirmezsiniz umarım.”
“ Ufak bir kaza diyelim, üzülmeye değmez.”
    Vedat eve geldi. Bir taraftan terliyor, bir taraftan da titriyordu. Salona girdi, duvardaki panonun önüne geçti. Birden beşe kadar yazılmış ve ilk ikisinin üzeri çarpılanmış rakamlara baktı. İspirtolu kalemi aldı, üçün üzerine çarpı çekti. Kalemi fırlatıp attı. Duvarı yumruklamaya “ Neden ben, neden, neden! “ diyerek, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
    Akşam sahildeki restoranda yemek yerken Vedat üzgün görünüyordu. Oysa davet eden oydu. Emel, “Kabul etmeseydim keşke. ” diye geçirdi içinden. Yemekten sonra, kumsalda, bir süre sessizce yürüdüler. Anlam veremediği sessizliği Emel bozdu.
“ İlerde niyetçi var, gidip niyet çekelim.”
    Etrafını kalabalığın sardığı niyetçinin yanına geldiler.  Niyetçi,  altına niyet kâğıtları koyduğu mumları yakıp,  onları kumların üzerine yerleştirmiş, sahilde ışıklı bir şölen oluşturmuştu.  Niyetçiden halka alıp mumlara fırlattılar. Emel’in ilk atışında mumlardan biri halkanın içindeydi. Vedat üçüncüde yakaladı mumu.
    Emel’in dileğinde “ Sana bir müjde var, çok yakında sevinçli bir haber alacaksın, bugünlerde hangi işe atılsan başarılı olacaksın. Kısa süre içinde bir yolculuk var.” yazıyordu. Vedat’ın dileğini okudular. “ Dargınlıkları, küskünlükleri bir kenara bırakıp, yeni mutluluklara yelken açacaksınız. Üzüntüleriniz kum taneleri kadar küçülecek.” Vedat son cümleyi inanmaz bir ses tonuyla tekrarladı. “ Üzüntüleriniz kum tanecikleri kadar küçülecek.”
   Ardından bir türkü bara gidip eğlendiler. Türkülere eşlik ettiler. Emel neşeliydi, Vedat’ın zorla getirilmiş de sıkılmış gibi bir hali vardı. Hem mutlu görünüyordu, hem mutsuz.  Bu gizemli hal, Emel’i Vedat’a doğru çekmeye başlamıştı.
    Ne zamandır kendisine yabancı olan bir duygunun,  içinde yeniden filizlenmesiyle otele döndü Emel. Camdan şehrin ışıklarını izlerken,  yüreğine giden yollarda ilk gençlik dönemine ait,  silik ayak izlerini görür gibi oldu. Yürünmeyen yolları otlar bürümüş, seller götürmüş, üzerinde ağaçlar büyümüştü. Şimdi Vedat’la yeni bir yolculuğa çıkabilecek miydi? Yüreğinin bir kapısı var mıydı? Vedat o kapının zilini çalacak mıydı? 
    Vedat,  odasının duvarlarını yumrukladığı evine geldiğinde öfkeli ve yorgundu.  Başı ağrıyordu. Uzun uzun duvardaki panoya, panodaki rakamlara baktı. İçi acıyordu.
  Tatil boyunca birkaç defa daha görüştüler, Emel, adını koyamadığı ilişkilerinin belirsizliğiyle dönüyordu geri. Vedat, yolcu etmeye geldiğinde, daha önce hiç kimseye yapmadığı bir şey yaptı, bir mektup verdi Emel’e.  Eve ulaşıncaya kadar açmaması için söz aldı ondan. İçi titredi Emel’in, demek mektupta yazmıştı, kaç gündür duymak için sabırsızlandıklarını.  “ Hem yakın, hem uzak” diye düşündü mektubu alırken.
  Vedalaşıp ayrıldılar. Daha otobüs hareket etmeden, başını öne eğip uzaklaştı Vedat. Emel, el sallamak için boşuna baktı arkasından. “ Ayrılıkları sevmiyor.”  diye düşündü, içinin buzları eridi. Çantanın içini yokladı, mektuba dokundu, eli yandı, yüreği titredi. Yolculuğun bir an önce bitmesini istedi. Ona söz vermişti, eve gidinceye kadar açmayacaktı zarfı.
   Eve geldiğinde önce duşa girdi, kendisine bir kahve yaptı, salona geçip bir müzik açtı, koltuğa oturdu. Tadına vara vara okumak istiyordu mektubu. Zarfı açtı.
 “Aids ailesine hoş geldin, birlikte ölmeye ne dersin?”                                      

     

                                                  ERİK AĞACI ÖYKÜ SİTESİ
                                                   26.04.2016





26 Nisan 2016 Salı

SONRA ANLATIRIM

                                             SONRA   ANLATIRIM
      “Sonra anlatırım” deyip hiç anlatılmayan öykülerle örülüdür yaşamın gizemli yönleri. Sonra birileri çıkar, o gizemin büyüsüne kapılır, dur durak bilmeden iz sürmeye başlar.  Gizem yolcusu, umut ve merakın yakıcı ateşiyle tetiklenir.  Onulmaz yolculuklar başlar bugünlerden geçmişe. Yol çetrefilleşir, gün akşam olur, gece olanca karanlığıyla çöker; ama merak edilene ulaşma tutkusu aman vermeden döner durur yolcunun kafasının içinde.
    Daha ortaokul yıllarımda Gılgamış’ı okumuş, böyle bir tutkuya kapılarak iz sürmeye başlamıştım. Üniversitede arkeoloji eğitimi alırken dünyanın bilinen yönü kadar bilinmeyen yönlerinin de var olduğunu ve onların toprağın altına gizlenmiş, olanca canlılığı ile beni beklediğini, onlara ulaşırsam tarihte karanlık kalan pek çok şeyi aydınlatacağımı düşünmek karşı konulmaz bir tutku oluşturmuştu benliğimde.
   Bulmalıydım onu.  Kazılarda şimdiye kadar on iki tablet bulunmuş, çoğunlukla yazılar çözümlenmiş ve bu tabletlerden Uruk kralı Gılgamış’ın o olağanüstü yaşamına ulaşılmıştı. Eksik olan tableti bulabilmek umuduyla her kazıya katılıyor, Fırat nehrinin kıyılarındaki toprağın sakladığını düşündüğüm gizleri gün yüzüne çıkarabilmek istiyordum. Dünyaya büyük bir ün bırakacak olan Ninsun’un  “Sonra anlatırım.” diyen sesini duyuyor, o sesin büyüsünden kendimi kurtaramıyordum.  Babası Emmerkar’dan korktuğundan değil, insanlık tarihine büyük bir armağan verecek olan oğlu Gılgamış’ın öldürülmesinden korktuğu içindi belki bu susuş. “ Sonra anlatırım”ın zamanı sanırım tabletin bulunuşuydu.
    Ekip arkadaşlarımla umudumuzu diri diri tutarak yaptığımız kazının ardından otele dönmemeye, geceyi Fırat nehrinin kıyısında geçirmeye karar verip tek kişilik çadırımı nehrin kıyısına kurduğumda, beş bin yıl önce bu topraklarda yaşayan Gılgamış gibi hissediyorum kendimi. Akşam olup gece siyah bir örtü gibi indiğinde Fırat’ın sularının üstüne yansıyan ay ışığının oluşturduğu yakamozları izlerken, bugünlerden çok öncelere gidiyor aklım. Kimi Gılgamış oluyorum, kimi Emmerkar, kimi Gılgamış’ın annesi Ninsun. Bahçıvan Baniti kuleden süzülen kartalı izliyor keskin bakışlarıyla. Karısı Tale de yanında ve Tale çok heyecanlı. Nehrin üstündeki teknede içinin yangınını ıslığına yükleyen Osahar karşı kıyıdaki kuleye bakarak sürekli kürek çekiyor.
     Bir ıslık çalıp Osahar’ın dikkatini dağıtıyorum. Kuşkuyla bakınıyor çevresine. Sonra bir ıslık daha. Gecenin olanca karanlığında sesin geldiği yöne bakıyor. Kürekleri bırakıp iki elinin avuçlarını kulaklarına bastırıp çekiyor. Tedirgin, güvende olduğundan emin olmak istiyor. Beş bin yıl öncesinin tatlı anısıyla sarsılıyor.
    Irmağın kenarından el sallıyorum Osahar’a. Sonra sesleniyorum. “ Gel!” diyorum, “Gel, sakın kaçmaya çalışma, sonra değil, şimdi anlat!”  Osahar yarı istekli yarı ürkek asılıyor küreklere. Yüzünü sezebiliyorum.  Kaçınılmaz olan bir vuruşmadan yenik çıkacağından emin bir zavallı gibi yavaş yavaş yaklaşıyor. Teknesini kenara iyice yaklaştırıp iniyor, ürkek adımlarla bana doğru geliyor. Dostça uzattığım elimi korkuyla sıktığını titremesinden anlıyorum.
   “ Korkma!” diyorum,  “ Dostum ben, yıllardır seni arıyorum, biliyordum bulacağımı.” Tedirginlikle gülümsüyor.
    Yüz yıllar boyu bütün coşkusu, bilgeliği, sakladığı sırları ve heybetiyle akan nehrin kıyısında, belki de bir kral mezarının üstünde, bir kayanın dibinde  Osahar’la kar karşıyayız. Asırlara ve tarihe tanıklık eden,  pek çok ateşler ve ihanetler görmüş, kenarında kurulan büyük uygarlıklara ev sahipliği yapmış, nice gümrah ırmakların kendisini kıskandığı Fırat, ay ışığı altında gürül gürül akarken yeni bir buluşmaya da tanıklık ediyor.
   “Son tableti ararken Osahar’ın kendisini buldum.” diyorum içimden. Osahar’la yan yanayız şimdi, kenardaki taşlar üzerine oturmuş nehri izliyoruz. Nehrin uğultusu bin yılların tarihine karışıyor.  Sümerler, Akadlar, Elamlar, Babil Krallıkları, Asur Krallığı birer tekneye doluşmuş,  Kralları en önde ve  ayakta, tayfaları kürek çekerek, tarihi bir gösteride geçit töreni yapıyormuş gibi tüm görkemleriyle    ilerliyorlar  nehrin sularında. Tekneler ilerlerken bin yılların anıları, acıları ve sevinçleri nehrin uğultusuyla önce kulaklarıma doluyor, oradan tüm bedenime yayılıyor.
 “Sen de görüyor musun benim gördüklerimi Osahar?  Tarihi, kürek çeken şu tayfalar gibi hep isimsiz kahramanlar yapar, ama hep kralların adı anılır.”
    “Osahar mı?”  dedi.  Birilerini arıyormuş gibi çevresine bakındı.
   “Osahar sensin, sen dünyaya nam salan bir kralın babasısın, ama bir adın yok. Gılgamış’ı okuduğumda sana bu adı verdim, bir kimlik kazanmanı istedim. Bahçivan  Baniti’nin,  karısı Tale’nin ve bekçi Amun’un adlarını da ben verdim. Okurken satır aralarında sizin adınızı aradım, yoktu. Bir kere dışında hiç söz edilmiyordu destan boyunca sizlerden. Hele sen Osahar, sen hiç yoktun destanda. Ben de önce ad verdim size, sonra da peşinize düştüm.
   Kayalıklardan bir kartal sesi duyuldu, sesi duyar duymaz ayağa fırladı Osahar, gözlerini nehrin ışıldayan sularına dikti, kulaklarını kayalıklara yatırdı. Bir süre kıpırtısız durdu. Sonra  güneşin altında eriyen bir buz kütlesi gibi yavaş yavaş çözülmeye, asırlar öncesinden gelen bir sesle konuşmaya başladı.
   “ Balıkçıydım ben,  hem de usta bir balıkçı. Fırat kolay kolay vermez koynunda büyüttüğü balıkları. Hep seni kollar onlara yem yapmak için. Bir de kartal vardı çevremden ayrılmayan, Fırat’ın tehlikelerine karşı beni koruduğunu düşündüğüm. Tuttuğum balıklar hem bana yeterdi, hem de kartala. Akşamları çıkardım balığa. Gece yarısına kadar avlanır, günün ilk ışıklarıyla uykuya dalardım.
    Yine bir akşam balığa çıktığımda karşı kıyıda hızla yükselen kuleyi gördüm. Yüzlerce işçi, arılar gibi durup dinlenmeden çalışıyordu. Tuğla, harç, tuğla, harç, tuğla…  Fırat’a tepeden bakan bir göz gibi çevreye korku salıyordu kule. Sonraları balığa çıktığımda kuleden yayılan şarkılar duydum. İnsanın içine işleyen bir kadın sesiydi bu. Her duyduğumda taş kesilip, onu dinliyorum. Ses ta içime işliyor, onu dinlemeye doyamıyordum. Balık tutamaz, ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemez olmuştum. Sesi duyunca bedenimi bir titreme sarıyor, kasıklarım patlayacakmış gibi geriliyordu. Ses sabaha karşı kesiliyor, ben kıyıda bir yere kıvrılıp uyurken düşlerimde, sesin yüzünü bile görmediğim sahibiyle Fırat’ın sularına akıp derinliklerde kayboluyordum.”
   Gözlerimi kapatıp çevreyi dinliyorum, Ninsun’un,    gecenin içine kuleden dalga dalga yayılan  ve Fırat’ın uğultusuna karışan sesini duyar gibi oluyorum. İçimin titrediğini,  karnımın alt kısımlarının kasıldığını hissediyorum.
   “ Osahar” dedim. “Nasıl buluştun Ninsun’la?  Nasıl aştın o yüksek kuleyi? Gılgamış’ın babası olduğunu anlatmanın zamanı gelmedi mi?” Yüzüne mutlulukla karışık bir gülümseme yayıldı. Fırat’ın yakamozları  gözlerinde ışıldadı. Bedeni titredi.
  “Yine bir akşam kuleden yayılan o tatlı sesin bedenime yarattığı  acılarla kıvranırken kartal, kayalıklardan aşağıya hızla süzüldü. Tekneye kondu, belli ki acıkmış, ona ayırdığım balığı arıyor. Bulamayınca öyle bir kanat çırptı ki neredeyse Fırat’ın sularına gömülecektim. Kartal uçup gitti. Korkmuştum. Neden sonra  bedenim yine acılar içinde kıvranırken çelik kanatlarıyla süzüldü tekneye, o kanatlarda dünya güzeli bir kız. Kızın güzelliği karşısında  dilim tutuldu. Kartal uçup gitti.
    Ona dokunmaya korkuyordum. Soluğu ve tenini alev alev yanıyordu.  Dokunsam eriyip Fırat’ın sularına karışacak, yok olup gidecektim. Bir süre öylece kaldık. Sonra soluğu soluğuma değdi, teni tenime, eti etime… Yer sarsıldı, biz Fırat’ın sularına aktık çığlık çığlığa. Neden sonra onu kartalın kanatlarında neşeli şarkılar söyleyerek kuleye doğru uçarken gördüm. Bir daha o billur sesli kızı da kartalı da hiç görmedim.”
   Gözleri nehrin sularına daldı, uzun uzun baktı kıpırtısız durarak. Yüzünden, acıyla mutluluğu bir arada yaşadığı anlaşılıyordu.
   “ Dinle!” dedim, “ sonrasını ben anlatayım sana.”
    Derin bir uykudan uyanmış gibi kıpırdadı, gözlerini merakla bana dikti.
  “Bir gece yarısı Ninsun’un kuledeki odasından çığlıklar yükseldi. Kapının altından kanlar sızdı bekçi  Amun’un önüne.  Amun  korkuyla açtı kapıyı, önce kanlar içindeki Ninsun’u, sonra yanındaki bebeği gördü. Ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederek ürperdi. Kral Emmerkar, kahinin uyarısıyla kızından doğacak torununa krallığını kaptırmamak için  kızını  erkeklerden uzak tutmak amacıyla bu kuleye kapatmış, kendisini de kızın dışarı çıkmasını önlemek için bekçi olarak görevlendirmişti. Bebeği kucakladı, kuleden aşağıya attı. Kayalıklardan aşağı hızla süzülen bir kartal bebeğin yere düşmesini önlemek için kanatlarını  gerdi, bebeği bahçedeki hurma ağacının dibine bıraktı. Bahçivan Baniti ve eşi Tole’nin hurma ağacının dibinde bulup büyüttükleri çocuk senin oğlun Gılgamış’tı.”

  Osahar başını yukarı kaldırdı, gökyüzünde kartalı aranır gibi baktı:
“ Bu destanı yaratan asıl isimsiz kahraman kartaldır, sen ona bir isim verdin mi?”
“ Seni bulmayı bekledim Osahar.” dedim. “Gılgamış destanının asıl yaratıcısına ad vermek için seni bekledim.”
Osahar nehrin kıyısından yükselen kayalıklara yüzünü döndü, sesi çıkabildiği kadar bağırdı:
“Issa, Issaaaa.”
Osahar çıldırmış gibiydi, hem kendi çevresinde hızla dönüyor hem  debağırıyordu: Issaaa, Issaaa. Issaaaaaaaaaaaa…
  Neden sonra ikimiz de bir kanat sesi duyar gibi olduk. Dikkat kesildik, ama ortalıkta hiçbir şey yoktu.
 “Dur” dedim,  “ Dinle beni, mademki sen bana yıllarca peşinden koştuğum tabletteki bilgileri verdin, ben de sana bir sır vereceğim.  Şimdi kenarında durduğumuz bu nehir var ya, bu nehir iki defa yatak değiştirdi. Bütün ömrünü onun üstünde geçirdiğin halde bunu göremedin sen.  İlki kartal Issa’nın Ninsun’u sana getirdiği gece, o gece sen başka bir nehirde akıyordun, göremezdin. İkincisi,  oğlun Gılgamış’ın öldüğü gece. İkincide sen nehrin sularına kapılmış sonsuzluğa çoktan yürümüştün.”
   Kayalıklardan aşağıya, denizin üzerine hızla süzülen bir kartalı gördüğümde silkinip kendime geldim. Akşam oturduğum yerden, gürül gürül akan nehri izliyordum hala. Kazıda beraber çalıştığım arkadaşlarım nehrin kıyısına kurduğum çadırın yanına gelmişler, sessizce beni izliyorlar. Ayağa kalktığımı görünce dün gece neler olduğunu sordular. Gecenin büyüsünü kendime saklamak istedim ve tek cümle ile yanıtladım sorularını.
     “ Sonra anlatırım.”
 

   

 
  

   

22 Nisan 2016 Cuma

DÜŞSEL BİR YOLCULUK

                           





                             DÜŞSEL BİR YOLCULUK
                                                                     Münire Çalışkan Tuğ
                                                                                                                                                                                                                                                                               
                                                                                                   Sait Faik’in anısına

 “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.” Elime ne zaman bir Sait Faik kitabı alsam içimi ısıtan bu cümle aklıma geliyor. Kış bahçemde kardelenler boynunu güneşe uzatıyor. Tepeden tırnağa umuda kesiyor düşlerim; direncim artıyor, çiçek açıyorum bahar bahar, meyveye durmak için gün sayıyorum.  Kanayan yanım kabuk bağlıyor, acılarım diniyor, sanki yıllardır yoksun kaldığım bir haziran güneşini sırtıma giyiniyorum.
  
   Yine o günlerden birindeyim. Bir solukta bitiriyorum elimdeki kitabı. Adaların ılık rüzgârları esiyor geceme sayfalar arasından. Mimozaların kokuları doluyor ciğerlerime, elimi uzatsam dallarına dokunacak kadar yakın hissediyorum adanın fundalıklarını. Yüksekçe bir tepede durup elimi güneşe siper ederek  Kalpazankaya’yı  izliyorum. Öykünün havasına kapılıp kendi kendime bir oyun oynuyorum.  Bir “Hişt “ demediğim kaldı.  Gece uzun, uykum yok, o halde gündelik gerçeklerin, alışılmışın dışına çıkabilirim.
    
   Yer belleyen adam ben oluyorum mesela, gizlice izliyorum öykü kahramanını. “Kestim” diyorum “baklaları,  ama parasıyla da olsa vermeyeceğim sana. Kulağım ağır duyuyorsa bu sana benimle oynama hakkı verir mi?”
 
   Yüzünün aldığı biçimi düşünüp kafamda ona göre bir görüntü tasarlıyorum.   Oyunu kaybetmiş bir oyuncuyu andıran bir yüz giydiriyorum ona. Daha da ileri gidip “ Şu Papazın oğlu” diyorum  “Ne tatlı bir çocuk değil mi?”  Bir şeyler planlamış gibi yüzüme bakıyor. “Hişt” diyor kuşları göstererek. “Kanatlarına ne olmuş onların?”

  Oyun oynadığımı unutup bakıveriyorum gökyüzüne. Kahkahayla gülüyor,  “Ben kazandım!” diyor,  “Haydi bana eyvallah.”  Ardından,   “Yüzünüz kanıyor, jilet mi kaçırdınız?” diye sesleniyorum, ama dönüp bakmıyor.

   Saate bakıyorum, çok geç olmuş, üstelik yarın erken kalkmalıyım. Gecenin yarısında kendi kendime oynadığım bu oyun hoşuma gidiyor. Kitabı elimde evirip çeviriyorum. Kaçıncı kez okuduğumu bilmediğim öykünün tadı damağımda kalıyor bir kez daha. Yüreğim büyük ustaya saygı duruşuna geçiyor. Onunla aynı dönemde yaşamayı, bir balıkçı kahvesinde söyleşmeyi istiyorum. Ellerini nasıl kullandığını, rakı bardağını nasıl tuttuğunu, sarhoş olup olmadığını merak ediyorum.  “Ses tonu nasıldı acaba? Bir masada otursaydık bana öykülerini okur muydu?”  gibi pek çok soru üretiyorum gecenin yarısında.

   Kitabı masanın üzerine koyup yatıyorum. Bir süre uyku tutmuyor. Kendi kendime oynadığım oyunu düşünüp gülümsüyorum. Yer belleyen adamın şaşkınlığı bir fotoğraf gibi asılı kalıyor belleğimde. Neden sonra  dalmışım.

   Hişt, dedi yavaşça, koluma dokundu. Çevreme bakındım. Kimse yoktu. Tekrar, nefes alır gibi “Hişşşşt” dedi. Arkamı döndüm, fundalıkların arasından “Pat” diye atlayıverdi önüme.
    “Bana da mı?” dedim,  “Ayıp oluyor ama ben bu oyunu biliyorum. Hem sen yüzüne jilet mi kaçırdın?  Üstüne küçük kağıtlar yapıştırdığın yaralardan kan sızıyor? ”  Karşılıklı gülümsüyoruz.
  “ Haydi, adaya gidiyoruz. Sana bahçıvanın dokuzuncu çocuğunun hikâyesini anlatacağım.” diyor.
  
  Vapurda yan yana oturuyoruz. Sesi sıcak bir elbise gibi sarıyor bedenimi. Isınıyorum.  Elleri, ince uzun parmakları ahenkli devinimlerle anlattıklarını tamamlıyor. Fötr şapkasının altında gözleri ışıl ışıl.  Yüzünde dost scaklığı.

   Vapurdan inip adanın yokuşunu tırmanmaya başlıyoruz. Ada mimozaların sarısına bürünmüş. Düşsel bir yolculukta, Kalpazankaya’ya  doğru ilerliyoruz.
 “ Bana dokuzuncu çocuğun hikâyesini anlatacaktın?” diyorum.  
 “ Seni üzmek istemem.” diyor.
Öyküyü her okuduğumda merak ettiğimi söylüyorum. Sevimli yüzünden bir hüzün bulutu geçiyor, yavaş yavaş anlatmaya başlıyor.

   “ Sarı saçlı, mavi gözlü, cıvıl cıvıl bir çocuktu. R’leri y olarak söylerken daha bir sevimli olurdu. Bizim bahçeyi bellemeye geldiğinde babası onu da yanında getirirdi.  Bir gün bahçivanı çok üzgün gördüm. Ne olduğunu sorduğumda ‘Küçüğüm çok hasta beyim.” dedi. Akşam onlara uğradığımda küçük bedeninin ateşler içinde yandığını gördüm. ‘Üşüyoyum amca.” diyebildi titreme nöbetleri arasında. Bedeninin her tarafı, çiçek çıbanlarıyla kaplanmıştı. Çıbanlar çatlamış, içlerinden kötü kokulu, kirli, sarımtırak ve koyu bir sıvı akmaya başlamıştı. Anlayacağın…”
  “Anladım.” dedim. “Gerçekten dayanılır şey değil.” 

  Tepeye kadar çıkmıştık. “Kalpazankaya” tabelasını gördüm. “Artık sana bu yolu sormayacaklar, sen de  ‘Üstündesiniz dedim, Sanki yol hareket etti. Yürümediler’ * diye anlatamayacaksın, o günlerden bugünlere neler değişti görüyorsun.”  Gülüşüyoruz.

   “ Ben sözümde durdum, anlattım, sıra sende. Büyüyünce nasıl birisi oldu papazın oğlu?” 
   Yolun kenarına oturduk. “Benim anlatacaklarım da üzücü.” dedim. “Nereden başlayacağımı bilemiyorum, en iyisi ben sana sonucu söyleyeyim.  Çok yakışıklı, çalışkan, iyi yürekli, yardımsever bir adam oldu papazın oğlu. Sahildeki lokantalardan birini işletiyordu. Karnını doyuracak parası olmayanları hemen anlar, onlara küçük işler yaptırarak karınlarını doyururdu. Adaya gezmeye gelenlerin çoğu onun lokantasında yemek yer, lokanta keyifli söyleşilere ev sahipliği yapardı.

  1960’lı yıllardı. İstanbul’un üstünde kara bulutlar dolanmaya başladı. Soğuk rüzgârlar esti, yürekler titredi, kuşlar ürktü adanın yükseklerinde.  Kıbrıs’la bir gerginlik yaşanıyordu ne zamandır.  Bir gün, bir gazetede ülkeyi terk edecekler listesinde adını gördü.  Yüreği daraldı papazın oğlunun, ağzının tadı kaçtı. 
Yabancılarla ilgili Emniyet 4. Şube’ye gitti. Orada kendisine bir belge imzalattılar. Göğsüne bir numara astılar, fotoğrafını çektiler. 10 gün içinde ülkeyi terk etmesi gerektiğini bildirdiler. Yanına sadece yirmi kilo eşya, 20 dolar alabilecekti. Talimatlara uymazsa cezalandırılacağını söylediler. Senin anlayacağın yemeklerinin tadını damaklarda bırakarak buralardan gitti o herkesin çok sevdiği adam.”

 Ben sustum, o şaşkın şaşkın yüzüme baktı. “Kafamızdaki sınırları her geçen gün biraz daha belirginleştiriyoruz. Oysa koşulsuz sevebilsek birbirimizi, açabilsek yüreklerimizi birbirimize nasıl da güzelleşecekti yaşam.” dedi. Gözlerini uzaklara dikti, uzun uzun baktı adanın sahile inen yamacından aşağılara. Sanki papazın oğlunun gidişini izler gibiydi. Üzülmüştü. Epeyce süren sessizliği başımızın üstünden çığlık çığlığa uçan kuşlar bozdu. Sanki bir işaret bekliyormuş da onu kuşlardan almış gibi “Haydi kalkıyoruz, seni Kalpazankaya’ya götüreceğim.” dedi.

   Kalpazankaya’ya inen yamacın sahille buluşan noktasında salaş bir balıkçı vardı. Balığının çok güzel olduğu söylenirdi. Yavaş yavaş indik yamacı. Balıkçı eski bir dost gibi karşıladı bizi.  Siparişlerimizi verdik, rakımızı da hazır etmesini söyledik. Kayanın dibine gelince “Daha önce çıktın mı bu kayanın üstüne, biliyor musun hikâyesini?” diye sordu. Kayanın bir hikâyesi olması şaşırtmıştı beni. Doğrusu adı bile hiç merak uyandırmamıştı bende bugüne kadar.

“Hayır.” dedim, “Bilmiyorum. Anlatırsan zevkle dinlerim.”

“Tırmanalım.” dedi. “Üstünde anlatırım”

  Bir keçi kıvraklığıyla tırmandı, sonra arkasını dönüp elini uzattı. “Dikkatsiz olmaya gelmez, yoksa denizin içinde bulursun kendini.”  diye uyardı beni. Elini sıkıca tuttum. Kayanın bir çıkıntısına tutunmaya çalışırken ayağım kurtuldu.   Düşerken korkuyla uyandım. Düşsel yolculuk bitmiş, gündelik gerçeklik yeniden başlamıştı.


*  Sait Faik Abasıyanık- HİŞT HİŞT 

                                               

  


       
  

 



     

20 Nisan 2016 Çarşamba

ÖĞRETMEN ÜÇ VARDİYA ÇALIŞIYOR

Öğretmen üç vardiya çalışıyor

Günün ilk ışıklarıyla başlıyor telaş.  “Kitabımı çantaya koydum mu? Bak çocukların kompozisyonlarını unutacaktım neredeyse. Kızım, bana ekmek arası bir şeyler hazırlar mısın? Kahretsin, gene ocağı açık unutuyordum….”Okula geliyorum, akşamdan hazırlayıp liste haline getirdiğim işlere vakit kaybetmeden başlama
 Münire Çalışkan Tuğ
Günün ilk ışıklarıyla başlıyor telaş.  “Kitabımı çantaya koydum mu? Bak çocukların kompozisyonlarını unutacaktım neredeyse. Kızım, bana ekmek arası bir şeyler hazırlar mısın? Kahretsin, gene ocağı açık unutuyordum…."
Okula geliyorum, akşamdan hazırlayıp liste   haline getirdiğim işlere vakit kaybetmeden başlamalıyım.
Listeye baktığımda, bunların  birçoğunun öğretmenlerin eğitim-öğretimle ilgili görevleri değil de, onlara fazladan yüklenen, hiçbir maddi ve manevi karşılığı olmayan angaryalar olduğunu görüyorum. Çelişiyorum kendimle ve yaptığım işle. Öğrencimin kendini geliştirmesi, geleceğe hazırlanması, dünyayı tanıyıp kendini ona göre konumlandırması; benim de mesleki tat almam gerekmiyor mu yaptığım işten?
Kafamda çelişkiler, koyuluyorum işe. İlk iki saat veli görüşmesi yapıyorum. Devam- devamsızlık, kılık-kıyafet, saç-baş, okul aile birliğinin talepleri, okul kütüphanesine velilerin sunacağı kitap katkısı… Uzayıp gidiyor gündem maddeleri listesi. Hani eğitim-öğretim?  Öğretmen-öğrenci-veli arasında herhangi bir yakınlaşmaya izin vermeyen bir görüşme listesi…
NEYDİ BENİM GÖREVLERİM?
Veli gittikten sonra bir kez daha bakıyorum önümde yazılı olan gündem maddelerine. Aslında bunların çoğu benim eğitim-öğretimle ilgili görevlerim arasında değil. Neydi benim görevlerim? Niçin görevim olmayan işler, görevimmiş gibi girdi günlük çalışmalarım arasına? Bu gelgitler arasında yaşanan bir bilinç bulanıklığı. Eyvah, neyi eksik bıraktım? Müdür gene kızarsa bana? Kızmaya hakkı var mı ki, zaten gereksiz bir sürü iş yaptım. Yok, yok bir daha kontrol edeyim listemi. Bir açığım olmasın!
Kendimizi,  görevimiz olmayan işlerle  ilgili sorgulamaya başladığımızda zaten sistemin birer robotu haline gelmiş olmuyor muyuz?  İşte yabancılaştık gitti kendimize, işimize. Söz, yetki, karar yönetimin; çaresizliklerimiz, geleceksizliğimiz, karanlığımız bizim. Birbirimizden koparak, güvensizleşerek,işimize, öğrencimize yabancılaşarak, yalnızlaşarak yaşamak…
Kendisiyle ilgili  böylesine umutsuz ve olumsuz duygular yaşayan bir öğretmen, öğrenme-öğretme sürecine nasıl dahil olacak, çelişkilerini atmadığı sürece bu mümkün mü? Öğretme- öğrenme sürecinin etkili olabilmesi için öğretmen ile öğrenci arasında çok özel bir ilişkinin kurulması gerekir. Başka bir deyişle öğretmen ve öğrenci arasında özel bir bağ kurulmalıdır. Öğrencinin duygusal, bilişsel gelişimi, dünyaya bakış açısının değişmesi, okuyan, araştıran sorgulayan bir birey olarak yetişmesi önce öğretmenin kendini bu özelliklerle donatmasına ve öğrencinin karşısına güçlü bir kimlikle çıkmasına bağlı değil midir? Sabahtan akşama kadar yaşadığı koşuşturmada, ne yaptığını bilmeyen, işine yabancı, yönetimin yarış atı haline gelen öğretmenin gerçek anlamda verimli olması düşünülebilir mi?
ANGARYA
Okulların çoğunda rehber öğretmen yok. Bu işleri de sınıf öğretmenleri yapıyor. Komisyon ve kurullardan doğan görevleri dışında, koçluk sistemi, el ele projesi, belirli gün ve haftalarla ilgili okul ve ilçe düzeyinde hazırlanan programlar, okul ve ilçede düzenlenen yarışmalar, okul aile birliklerinden yüklenen görevler, yardımcı personel yetersizliğinden kaynaklanan düzen ve temizlik işleri... Liste uzayıp gidiyor. Gerçek görevi eğitim-öğretim olması gereken öğretmen akşama kadar bir taraftan derslere girip görevini yerine getirmeye çalışırken, bir yandan da bu angaryalarla uğraşıyor. Akşam olup da evine yorgun argın döndüğünde onu bekleyen ne çok iş var daha geride.
Evinin günlük işini yapacak, ailesiyle, çocuğuyla ilgilenecek, karnını doyuracak, gazetesini kitabını okuyacak… Ayrıca; sırada, ertesi günün hazırlıkları var. Günlük planlar, etkinlik örneklerinin hazırlanması, grupların oluşturulması, öğrenci tanıma fişlerinin incelenip değerlendirilmesi, yazılı sorularının hazırlanması, yazılıların okunması…
ÖĞRETMEN KENDİNİ GELİŞTİREMİYOR
Dinlenmeye bile vakit yok bu çalışma temposu içinde. Kamuda yeniden yapılandırma adı altında dayatılan, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi, kuralsızlaştırılması, daha çok işi daha az kişiyle kotarma mantığı öğretmenleri asli görevlerinden uzaklaştırıp verimsizleştiriyor. Onlara, dinlenmeye, okumaya, kendilerini geliştirmeye zaman bırakmıyor. Kendini yenileyemeyen öğretmen kendine ve işine yabancılaşıyor. Yaptıkları ile yapmak istedikleri arasında bocalıyor, sıkışıyor, bunalıyor. Geleceğe umutla bakamayan, yaptığı işten zevk almayan, gelmeyecek emekliliğin hayalleriyle edilgenleşen bir yapıya bürünüyor. Sohbetleri dar, hayalleri  sınırlı, içinde bulunduğu durumu tanımlayamayan, kendini önemli ve değerli hissedemeyen,her gün biraz daha yalnızlaşan, örgütlü olmaya da yanaşmayan, yaşadığı sorunların çözümünü nerede, nasıl bulacağını bile araştırmayan bir kabullenmişlik….
Veli görüşmemi yaptım, yazılı sonuçlarını sınıfa duyurdum, Ayşe’yi kütüphane için görevlendirdim, bilgi yarışması için öğrenci seçtim, Ahmet’in devamsızlığı için velisini aradım, proje değerlendirme sonuçlarını idareye verdim, lise son sınıftaki sorumlu olduğum bana zimmetli öğrencilerin haftalık testlerini ve denemelerini ayarladım, kızımın  sabah hazırladığı ekmek arasıyla karnımı doyururken üniversiteye hazırlanan öğrencilerin yapamadıkları sorularını çözdüm...
Ah, Oya’yla konuşacaktım! Nasıl unuttum. Hiç başını kaldırmadı derste. Oysa her zaman derse hazır gelirdi. Bugün vardı mutlaka bir sorunu. Nasıl da unuttum?
Bunları düşünürken dalmışım. Rüyamda Oya’nın sesini duyuyorum. Bana sesleniyor. ‘Kurtar beni öğretmenim, çok acıyor öğretmenim.’  Bağırmak istiyorum,  sesim çıkmıyor, ayağa kalkmaya çalışıyorum, kalkamıyorum.Ayaklarım toprağa yapışmış, koparamıyorum. Tere batmış bir şekilde uyanıyorum. Sabah olmuş, hemen hazırlanmam lazım, yoksa okula geç kalacağım.
Günlüğüme şöyle yazıyorum: “Biz öğretmenler günde üç vardiya çalışıyoruz. Sabahtan akşama kadar okuldayız; evde,  ertesi günün hazırlığını yaparız; gece de rüyamızda gündüz bitiremediğimiz işleri görürüz.”
(*) Kocaeli Pirelli Anadolu Lisesi
13 Kasım 2011 - Evrensel Gazetesi