26 Nisan 2016 Salı

SONRA ANLATIRIM

                                             SONRA   ANLATIRIM
      “Sonra anlatırım” deyip hiç anlatılmayan öykülerle örülüdür yaşamın gizemli yönleri. Sonra birileri çıkar, o gizemin büyüsüne kapılır, dur durak bilmeden iz sürmeye başlar.  Gizem yolcusu, umut ve merakın yakıcı ateşiyle tetiklenir.  Onulmaz yolculuklar başlar bugünlerden geçmişe. Yol çetrefilleşir, gün akşam olur, gece olanca karanlığıyla çöker; ama merak edilene ulaşma tutkusu aman vermeden döner durur yolcunun kafasının içinde.
    Daha ortaokul yıllarımda Gılgamış’ı okumuş, böyle bir tutkuya kapılarak iz sürmeye başlamıştım. Üniversitede arkeoloji eğitimi alırken dünyanın bilinen yönü kadar bilinmeyen yönlerinin de var olduğunu ve onların toprağın altına gizlenmiş, olanca canlılığı ile beni beklediğini, onlara ulaşırsam tarihte karanlık kalan pek çok şeyi aydınlatacağımı düşünmek karşı konulmaz bir tutku oluşturmuştu benliğimde.
   Bulmalıydım onu.  Kazılarda şimdiye kadar on iki tablet bulunmuş, çoğunlukla yazılar çözümlenmiş ve bu tabletlerden Uruk kralı Gılgamış’ın o olağanüstü yaşamına ulaşılmıştı. Eksik olan tableti bulabilmek umuduyla her kazıya katılıyor, Fırat nehrinin kıyılarındaki toprağın sakladığını düşündüğüm gizleri gün yüzüne çıkarabilmek istiyordum. Dünyaya büyük bir ün bırakacak olan Ninsun’un  “Sonra anlatırım.” diyen sesini duyuyor, o sesin büyüsünden kendimi kurtaramıyordum.  Babası Emmerkar’dan korktuğundan değil, insanlık tarihine büyük bir armağan verecek olan oğlu Gılgamış’ın öldürülmesinden korktuğu içindi belki bu susuş. “ Sonra anlatırım”ın zamanı sanırım tabletin bulunuşuydu.
    Ekip arkadaşlarımla umudumuzu diri diri tutarak yaptığımız kazının ardından otele dönmemeye, geceyi Fırat nehrinin kıyısında geçirmeye karar verip tek kişilik çadırımı nehrin kıyısına kurduğumda, beş bin yıl önce bu topraklarda yaşayan Gılgamış gibi hissediyorum kendimi. Akşam olup gece siyah bir örtü gibi indiğinde Fırat’ın sularının üstüne yansıyan ay ışığının oluşturduğu yakamozları izlerken, bugünlerden çok öncelere gidiyor aklım. Kimi Gılgamış oluyorum, kimi Emmerkar, kimi Gılgamış’ın annesi Ninsun. Bahçıvan Baniti kuleden süzülen kartalı izliyor keskin bakışlarıyla. Karısı Tale de yanında ve Tale çok heyecanlı. Nehrin üstündeki teknede içinin yangınını ıslığına yükleyen Osahar karşı kıyıdaki kuleye bakarak sürekli kürek çekiyor.
     Bir ıslık çalıp Osahar’ın dikkatini dağıtıyorum. Kuşkuyla bakınıyor çevresine. Sonra bir ıslık daha. Gecenin olanca karanlığında sesin geldiği yöne bakıyor. Kürekleri bırakıp iki elinin avuçlarını kulaklarına bastırıp çekiyor. Tedirgin, güvende olduğundan emin olmak istiyor. Beş bin yıl öncesinin tatlı anısıyla sarsılıyor.
    Irmağın kenarından el sallıyorum Osahar’a. Sonra sesleniyorum. “ Gel!” diyorum, “Gel, sakın kaçmaya çalışma, sonra değil, şimdi anlat!”  Osahar yarı istekli yarı ürkek asılıyor küreklere. Yüzünü sezebiliyorum.  Kaçınılmaz olan bir vuruşmadan yenik çıkacağından emin bir zavallı gibi yavaş yavaş yaklaşıyor. Teknesini kenara iyice yaklaştırıp iniyor, ürkek adımlarla bana doğru geliyor. Dostça uzattığım elimi korkuyla sıktığını titremesinden anlıyorum.
   “ Korkma!” diyorum,  “ Dostum ben, yıllardır seni arıyorum, biliyordum bulacağımı.” Tedirginlikle gülümsüyor.
    Yüz yıllar boyu bütün coşkusu, bilgeliği, sakladığı sırları ve heybetiyle akan nehrin kıyısında, belki de bir kral mezarının üstünde, bir kayanın dibinde  Osahar’la kar karşıyayız. Asırlara ve tarihe tanıklık eden,  pek çok ateşler ve ihanetler görmüş, kenarında kurulan büyük uygarlıklara ev sahipliği yapmış, nice gümrah ırmakların kendisini kıskandığı Fırat, ay ışığı altında gürül gürül akarken yeni bir buluşmaya da tanıklık ediyor.
   “Son tableti ararken Osahar’ın kendisini buldum.” diyorum içimden. Osahar’la yan yanayız şimdi, kenardaki taşlar üzerine oturmuş nehri izliyoruz. Nehrin uğultusu bin yılların tarihine karışıyor.  Sümerler, Akadlar, Elamlar, Babil Krallıkları, Asur Krallığı birer tekneye doluşmuş,  Kralları en önde ve  ayakta, tayfaları kürek çekerek, tarihi bir gösteride geçit töreni yapıyormuş gibi tüm görkemleriyle    ilerliyorlar  nehrin sularında. Tekneler ilerlerken bin yılların anıları, acıları ve sevinçleri nehrin uğultusuyla önce kulaklarıma doluyor, oradan tüm bedenime yayılıyor.
 “Sen de görüyor musun benim gördüklerimi Osahar?  Tarihi, kürek çeken şu tayfalar gibi hep isimsiz kahramanlar yapar, ama hep kralların adı anılır.”
    “Osahar mı?”  dedi.  Birilerini arıyormuş gibi çevresine bakındı.
   “Osahar sensin, sen dünyaya nam salan bir kralın babasısın, ama bir adın yok. Gılgamış’ı okuduğumda sana bu adı verdim, bir kimlik kazanmanı istedim. Bahçivan  Baniti’nin,  karısı Tale’nin ve bekçi Amun’un adlarını da ben verdim. Okurken satır aralarında sizin adınızı aradım, yoktu. Bir kere dışında hiç söz edilmiyordu destan boyunca sizlerden. Hele sen Osahar, sen hiç yoktun destanda. Ben de önce ad verdim size, sonra da peşinize düştüm.
   Kayalıklardan bir kartal sesi duyuldu, sesi duyar duymaz ayağa fırladı Osahar, gözlerini nehrin ışıldayan sularına dikti, kulaklarını kayalıklara yatırdı. Bir süre kıpırtısız durdu. Sonra  güneşin altında eriyen bir buz kütlesi gibi yavaş yavaş çözülmeye, asırlar öncesinden gelen bir sesle konuşmaya başladı.
   “ Balıkçıydım ben,  hem de usta bir balıkçı. Fırat kolay kolay vermez koynunda büyüttüğü balıkları. Hep seni kollar onlara yem yapmak için. Bir de kartal vardı çevremden ayrılmayan, Fırat’ın tehlikelerine karşı beni koruduğunu düşündüğüm. Tuttuğum balıklar hem bana yeterdi, hem de kartala. Akşamları çıkardım balığa. Gece yarısına kadar avlanır, günün ilk ışıklarıyla uykuya dalardım.
    Yine bir akşam balığa çıktığımda karşı kıyıda hızla yükselen kuleyi gördüm. Yüzlerce işçi, arılar gibi durup dinlenmeden çalışıyordu. Tuğla, harç, tuğla, harç, tuğla…  Fırat’a tepeden bakan bir göz gibi çevreye korku salıyordu kule. Sonraları balığa çıktığımda kuleden yayılan şarkılar duydum. İnsanın içine işleyen bir kadın sesiydi bu. Her duyduğumda taş kesilip, onu dinliyorum. Ses ta içime işliyor, onu dinlemeye doyamıyordum. Balık tutamaz, ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemez olmuştum. Sesi duyunca bedenimi bir titreme sarıyor, kasıklarım patlayacakmış gibi geriliyordu. Ses sabaha karşı kesiliyor, ben kıyıda bir yere kıvrılıp uyurken düşlerimde, sesin yüzünü bile görmediğim sahibiyle Fırat’ın sularına akıp derinliklerde kayboluyordum.”
   Gözlerimi kapatıp çevreyi dinliyorum, Ninsun’un,    gecenin içine kuleden dalga dalga yayılan  ve Fırat’ın uğultusuna karışan sesini duyar gibi oluyorum. İçimin titrediğini,  karnımın alt kısımlarının kasıldığını hissediyorum.
   “ Osahar” dedim. “Nasıl buluştun Ninsun’la?  Nasıl aştın o yüksek kuleyi? Gılgamış’ın babası olduğunu anlatmanın zamanı gelmedi mi?” Yüzüne mutlulukla karışık bir gülümseme yayıldı. Fırat’ın yakamozları  gözlerinde ışıldadı. Bedeni titredi.
  “Yine bir akşam kuleden yayılan o tatlı sesin bedenime yarattığı  acılarla kıvranırken kartal, kayalıklardan aşağıya hızla süzüldü. Tekneye kondu, belli ki acıkmış, ona ayırdığım balığı arıyor. Bulamayınca öyle bir kanat çırptı ki neredeyse Fırat’ın sularına gömülecektim. Kartal uçup gitti. Korkmuştum. Neden sonra  bedenim yine acılar içinde kıvranırken çelik kanatlarıyla süzüldü tekneye, o kanatlarda dünya güzeli bir kız. Kızın güzelliği karşısında  dilim tutuldu. Kartal uçup gitti.
    Ona dokunmaya korkuyordum. Soluğu ve tenini alev alev yanıyordu.  Dokunsam eriyip Fırat’ın sularına karışacak, yok olup gidecektim. Bir süre öylece kaldık. Sonra soluğu soluğuma değdi, teni tenime, eti etime… Yer sarsıldı, biz Fırat’ın sularına aktık çığlık çığlığa. Neden sonra onu kartalın kanatlarında neşeli şarkılar söyleyerek kuleye doğru uçarken gördüm. Bir daha o billur sesli kızı da kartalı da hiç görmedim.”
   Gözleri nehrin sularına daldı, uzun uzun baktı kıpırtısız durarak. Yüzünden, acıyla mutluluğu bir arada yaşadığı anlaşılıyordu.
   “ Dinle!” dedim, “ sonrasını ben anlatayım sana.”
    Derin bir uykudan uyanmış gibi kıpırdadı, gözlerini merakla bana dikti.
  “Bir gece yarısı Ninsun’un kuledeki odasından çığlıklar yükseldi. Kapının altından kanlar sızdı bekçi  Amun’un önüne.  Amun  korkuyla açtı kapıyı, önce kanlar içindeki Ninsun’u, sonra yanındaki bebeği gördü. Ölümün soğuk nefesini ensesinde hissederek ürperdi. Kral Emmerkar, kahinin uyarısıyla kızından doğacak torununa krallığını kaptırmamak için  kızını  erkeklerden uzak tutmak amacıyla bu kuleye kapatmış, kendisini de kızın dışarı çıkmasını önlemek için bekçi olarak görevlendirmişti. Bebeği kucakladı, kuleden aşağıya attı. Kayalıklardan aşağı hızla süzülen bir kartal bebeğin yere düşmesini önlemek için kanatlarını  gerdi, bebeği bahçedeki hurma ağacının dibine bıraktı. Bahçivan Baniti ve eşi Tole’nin hurma ağacının dibinde bulup büyüttükleri çocuk senin oğlun Gılgamış’tı.”

  Osahar başını yukarı kaldırdı, gökyüzünde kartalı aranır gibi baktı:
“ Bu destanı yaratan asıl isimsiz kahraman kartaldır, sen ona bir isim verdin mi?”
“ Seni bulmayı bekledim Osahar.” dedim. “Gılgamış destanının asıl yaratıcısına ad vermek için seni bekledim.”
Osahar nehrin kıyısından yükselen kayalıklara yüzünü döndü, sesi çıkabildiği kadar bağırdı:
“Issa, Issaaaa.”
Osahar çıldırmış gibiydi, hem kendi çevresinde hızla dönüyor hem  debağırıyordu: Issaaa, Issaaa. Issaaaaaaaaaaaa…
  Neden sonra ikimiz de bir kanat sesi duyar gibi olduk. Dikkat kesildik, ama ortalıkta hiçbir şey yoktu.
 “Dur” dedim,  “ Dinle beni, mademki sen bana yıllarca peşinden koştuğum tabletteki bilgileri verdin, ben de sana bir sır vereceğim.  Şimdi kenarında durduğumuz bu nehir var ya, bu nehir iki defa yatak değiştirdi. Bütün ömrünü onun üstünde geçirdiğin halde bunu göremedin sen.  İlki kartal Issa’nın Ninsun’u sana getirdiği gece, o gece sen başka bir nehirde akıyordun, göremezdin. İkincisi,  oğlun Gılgamış’ın öldüğü gece. İkincide sen nehrin sularına kapılmış sonsuzluğa çoktan yürümüştün.”
   Kayalıklardan aşağıya, denizin üzerine hızla süzülen bir kartalı gördüğümde silkinip kendime geldim. Akşam oturduğum yerden, gürül gürül akan nehri izliyordum hala. Kazıda beraber çalıştığım arkadaşlarım nehrin kıyısına kurduğum çadırın yanına gelmişler, sessizce beni izliyorlar. Ayağa kalktığımı görünce dün gece neler olduğunu sordular. Gecenin büyüsünü kendime saklamak istedim ve tek cümle ile yanıtladım sorularını.
     “ Sonra anlatırım.”
 

   

 
  

   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder