30 Haziran 2016 Perşembe

güvercin telaşı/iki kadın

                           

      güvercin telaşı/ iki kadın
                                       
                                                                              Hocam Gönül Balkır'a
                     
dalgalı denizde bir sandal
battı batacak
rüzgar artırdıkça hızını
büyüyor dalgalar

bir kadın
son gücüyle
asılıyor küreklere
içi kara geceden  kara
tam da tükenmişken gücü
umut tükenmişken
daha da koyulaşırken 
içindeki karanlık
rüzgara ve dalgalara karışırken çığlıklar
avını beklerken derinlerde 
köpekbalıkları
bir el uzandı karşı sahilden

gel dedi korkma
kapılma umutsuzluğa
asıl küreklere
bırakma

beyaz güvercin telaşıyla
uzandı soluğu karşı kıyıya
sandaldaki kadının

onardılar yıpranmışlıklarını
kabuk bağladı yaraları zamanla
 tazelendi nefesleri

mavi yolculuklarında
uçurtmalar gibi yükseliyorlar şimdi
rüzgara karşı
rengarenk tüyler bırakıyorlar geriye
gökkuşağının altından geçerken
izlerini sürmek isteyenler için
                  
                                                                                   Münire Çalışkan Tuğ


                               Mart 2016/ 17.sayı

29 Haziran 2016 Çarşamba

bekle beni




bekle beni

bekle beni sevgili
tacize tecavüze uğrayıp
 kollarım kesilerek
öldürülmezsem

patlayan bombalarla
bedenim parçalanmazsa

özgürlük mücadelesinde
zindanlara kapatılmaz
bodrumlara doldurulup
yakılmazsam

dilimi tutsaklıktan kurtarıp
kendimi anlatabilirsem
tüm dostlarıma

ayaklarımdaki prangaları kırıp
koşabilirsem
birleştirebilirsem adımlarımı
başka adımlarla

sesimi katabilirsem sesine
çığlığımızı yükseltebilirsek 
birlikte

bekle
 mutlak geleceğim.

29.06.2016


5 Haziran 2016 Pazar

HAMAYLI



                                        HAMAYLI
                                                               Münire Çalışkan Tuğ

       Kimi yaşananlar bizi dilsiz bırakır hayat boyu, tüm sırlarımızı yanımıza alıp arkamızda soru işaretleri bırakarak sessizce gideriz bu dünyadan.
    Anneannem de öyle yaptı, tüm sırlarını tabuta yükleyip aramızdan ayrıldı, ardında küçük sızıntılar bırakarak.
   Annem telefon edip onun çok hasta olduğunu, hemen gelmem gerektiğini söylediğinde içime tarifsiz bir hüzün çöktü. Sesini hiç duymadığım; ama dudaklarının kıpırtısından kendi kendisiyle sürekli konuştuğunu düşündüğüm anneannemin, bize açmadığı sırlarıyla birlikte toprağa gömülecek olmasının acısı çöktü içime.
   Salonda pencere kenarına yerleştirilen koltukta sabahtan akşama kadar, sessiz bir yığın gibi oturan bu kadın, sürekli örgü örer, bir yandan da durmadan dudaklarını kıpırdatırdı. Kimle konuşurdu, ne anlatırdı, bizle niçin konuşmazdı, o şişlerle örgü mü, yoksa bir acıyı mı örerdi? Konuşsaydı ne söylerdi, acaba dudakları var da dili mi yoktu?
    Öne arkaya sallana sallana örgü örüşü, koltukla bütünleşmiş hali bana hareketli bir heykeli düşündürmüştü hep. Bıkmaz, yorulmaz, sabahtan akşamlara kadar, zorunlu gereksinimleri hariç, yerinden hiç kalkmazdı.  Ara sıra sağ eliyle, boynunda asılı duran, Amerikan bezinin balmumu ile kaplanmasıyla yapılmış, içinde ne olduğunu bilmediğimiz, avuç içi büyüklüğünde, üçgen biçimli hamaylısını yoklar; onu önce aşağıya, sonra soldan sağa çeker, kıpır kıpır dudaklarıyla örgüsüne dönerdi. Evin her yanı onun ördüğü örtülerle kaplanmıştı, koltukların üzerleri, perdeler, sehpalar… Koltuklara otururken, perdelere dokundukça içimiz ürperirdi.
   Koltuğun yanındaki sehpanın üzerinde küçük bir radyosu vardı. Sabahları saat 10’u 10 geçe ve öğleden sonraları 16.20 de yavaşça radyonun düğmesine uzanır  “Arkası Yarın” dinlerdi.  Onu dinlerken gözlerini karşı duvara sabitler, dudaklarının kıpırtısı durur; heykel, hareketsiz görünümüne kavuşurdu.
     Boynuna sarılmama, dokunup kaçmalarıma, onunla oynamak, şakalaşmak istemelerime hiç tepki vermezdi. Zamanla diğer aile bireyleri gibi ben de onu uzaktan izlemeye alışmış, yaşamıyla ilgili olarak, annemden ve komşu kadınlardan duyduğumla yetinmeye başlamıştım.
     Anlatılanlara göre zengin bir ailenin yanında besleme olarak kalmaya başladığında annem bir yaşındaymış. Gündüz evin işlerini görür, gece de annemle birlikte, tavan arasında, kendilerine ayrılan odada yatarlarmış. Örgü örmeye ve Arkası Yarın dinlemeye o evde başlamış. Dedem de o ailenin bahçıvanlığını yapan, ilk eşini yitirmiş,  yoksul ve kimsesiz bir adammış. Dedemle evlendirilip evin bahçesindeki müştemilata yerleştirilmişler.
   Dedem:
“Benimle de hiç konuşmadı, hep kendisiyle konuştu,  ben onun sesini hiç duymadım.” derdi sorduğumda.
Annem:
“ Annemle biz bakışarak anlaştık kendimi bildim bileli, sessizliğin derin diliyle konuştuk, sadece bir gün, ağıt gibi bir türküyü mırıldanırken duydum sesini. Bir daha da hiç açmadı ağzını.” demişti.
   Anneannem konuşmadığı gibi, hiç gülmedi, ağlamadı. Tek kişilik dünyasında hep içine aktı durgun bir nehir gibi. O nehrin suyunda neler taşıdı, hangi acılar nehirle sürüklenip içinde birikti, bilemedik.
     Çok hasta olduğunu duyup geldiğimde yatağına boylu boyunca uzanmış yatıyordu. Gözlerini sımsıkı yummuştu. Dudakları ara sıra kıpırdıyor mu, yoksa bana mı öyle geldi, anlayamadım. Komşularımızdan birkaç kadın da gelmiş, ortak bir sessizliğe gömülmüşlerdi hep birlikte. En yaşlı komşumuz Neriman teyze fısır fısır kuran okuyordu ona duyurmamaya çalışarak.
     Yanına yaklaştım, elini tuttum; vücut sıcaklığını hissetmesem, yerinden sökülüp yatağın üzerine devrilmiş yaşlı bir kadın heykeli diye düşünürdüm. Yüzüne baktım.  Gördüğüm, bir yüz değil de suyu çekilen bir gölün, sıcaktan kavrulan çamurlarının parçalara ayrılmış görüntüsüydü sanki. Derinleşen çizgilerde saklanan gizleri görmek istercesine eğildim, öpmek istedim, öpemedim, geri çekildim. “ Gidiyor.” dedim, kendi kendime. ” Bizden sakladığı her şeyi alıp gidiyor.”
    Birden inanılmaz bir şey oldu. Yüzündeki çizgiler gerildi, kurumuş gölün parçaları hareketlendi. Anneannem neşeli bir sesle gülmeye başladı. Gözleri hala kapalıydı. Ellerini kaldırmaya, birilerine ulaşmak istercesine uzatmaya çalıştı. Dudakları aralandı, önce hırıltılı sesler çıkardı. Ardından hiçbirimizin anlamadığı bir dilde, ilk defa duyduğum neşeli bir sesle konuşmaya başladı:
 “ Pari yegar mama, pari yegar hayrık,  yes lav  em, kezi gı sirem Dikran.”*  Kolunun son gücüyle boynundaki hamaylıyı yokladı, aşağıya ve soldan sağa doğru çekti. Konuşması yavaş yavaş duyulmaz oldu, dudaklardaki kıpırtı bitti, yüzünde mutlu bir gülümseme ile derin bir sessizliğe gömüldü. Odaya yayılan sessizlik,  anneannem konuşurken ağlamaya başlayan Neriman teyzenin hıçkırıklarıyla bölündü. Anneannemin ölümüne mi üzülmüştü, onun söylediklerini mi anlamıştı, yoksa yaklaştığını düşündüğü ölümüne mi ağlıyordu, anlayamadık.
    Cenaze işlemleri bitince inançlar gereği, hamaylının toprağa gömülmesi gerekirdi. Bunu ben üstlenmiştim. Onu, bahçemizin en uzak köşesine açtığım çukura gömmek üzereyken dayanılmaz bir istekle titredim. Yavaş yavaş açtım mumlu bezi. Katlar açıldıkça heyecanım artıyordu. Son kat da açılınca naylonun içindeki katlanmış kâğıdı gördüm. Naylonu yırtıp kâğıdı açtım. İçinden, bir haç ve bugünkü boyutlardan çok küçük, siyah- beyaz bir fotoğraf çıktı: Kucağında, bir yaşlarında bir çocukla genç bir kadın,  ona sarılan bir adam, kadınla adamın birer yanında orta yaş üstü bir kadın ve adam. Fotoğrafın arkasını çevirdim.
      “ 1913- İstanbul
        Annem: Zareh
        Babam: Arsen
        Eşim: Dikran
        Kızım: Anahid
        Ben : Araksiya
   Vurgun yemiş gibiydim, koca bir tarih üstüme çöküyor, anneannemin sessizliği çığlığa dönüşüyordu. Bahçe duvarının dibine çöktüm, oturduğu koltukta acılarını ilmek ilmek ören anneannem için hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Neden sonra ayağa kalkıp haçı mezarının baş kısmını biraz eşeleyip oraya gömdüm.
    Resmi anneme hemen göstermemeye karar verdim. En azından acısı biraz hafiflemeliydi. Bir süreliğine anneannemin derin sessizliğini ben devraldım. Sonrasına birlikte karar verirdik nasıl olsa.
*  ( Hoş geldin anne, hoş geldin baba, ben iyiyim, seni seviyorum Dikran)