4 Ekim 2021 Pazartesi

Özge Lena : Yazarın Yarattığı, İmgeler Evrenidir.

Özge Lena: “Yazarın yarattığı, imgeler evrenidir.”

“Tutkularımızdan vazgeçtiğimizde içimiz donuyor ve ruhumuz, ıssız bir boşluğun ortasında sürüklenen buzdan ölülere dönüşebiliyor zamanla.”

                                                                            Söyleşi: Münire Çalışkan Tuğ

 

Yaptıklarımız, yapmak istediklerimiz mi gerçekten? Ya yaşadıklarımız? Onlar da çocukluktan itibaren hayal ettiklerimiz mi? İyi bir iş, bizi anlayan bir eş, mutluluğumuzu bütünleyen bir çocuk. Ya sonrası? Doğduğumuzdan beri bizi biçimlendiren toplumsal normlar, onların içine sığamayışımız, sınırları zorlarken çarptığımız duvarlar, aldığımız yaralar, önümüzde açılan ve her gün biraz daha büyüyen boşluk… Aynalarda gördüğümüz, görmek istediğimiz, göremediğimiz biz; her çarpışmada kaybettiklerimiz, her kaybettiğimizle içimizde oluşan buz kütlesi, duyduğumuz sesler, seslere veremediğimiz karşılıklar, rüyaları kâbuslara çeviren travmalar… Çocukluğumuzdan beri bizim için parlatılan maskelerin arkasında günden güne eriyen, yok olan, canlı canlı mezara giren, kendi hapishanesinde çürüyen bizler…

Kitabı okurken kendime sorduğum bu soruları bir de Otopsi’nin yazarı Özge Lena’ya sormak istedik. İyi okumalar.

Okurlarımızın sizi daha yakından tanımaları için bize biraz kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Özge Lena ya da kim değildir?


Kendimi etiketlerle, işlerle, yerlerle tanımlamayı pek sevmediğimden ve benlik özünü korusa bile akışkan/değişken olduğu için ne dersem diyeyim çok da doğru olmayacağından şöyle yanıtlayacağım sanırım; yazmayı seven biriyim. Sözcüklere, imgelere, dile, metaforlara, anlatıya, düşlemlere düşkün biri. Kendimden söz ederken alabileceğim tek nirengi noktası bu sanırım; yazmak.

İlk kitabınız Otopsi 2018’de Can Yayınlarından çıkarak okurla buluştu. Kitabın adı ilk bakışta bir cinayet romanı olduğunu düşündürüyor, okuduğumuzda bambaşka bir konu ile karşılaşıyoruz. Neden Otopsi, kim, kime, niçin yapıyor otopsiyi?

Bu bir ruhun otopsisi, ruhu ölmüş bir kadının kuzeyde, karların ortasındaki ıssız bir taş evde, kendi içini, benliğini, geçmişini, hayallerini kesip biçip önüne koyarak ve yazarak kendi kendine yaptığı otopsiyi anlatıyor. Kitabın adı Otopsi çünkü bir insanın ruhunun ölmesine/öldürülmesine izin vermesi de bir çeşit cinayet sayılabilir belki, çünkü sonrasında beden bir posa olarak sürüklenebilir yaşamın içinde. İşte o zaman kendi otopsimizi yaparak neden öldüğümüzü bulmamız gerekebilir. Bazen yeniden canlanmanın tek yolu da bu olabilir.  

Kitapta kadınlık halleri, kadının kendisiyle hesaplaşması yaşamında, duygu ve düşüncelerindeki gelgitler anlatılıyor. Kadınlara en çok değen yanı da bu olsa gerek. Her okuyan biraz da kendini görüyor kitapta. Edebiyatın empati kurma ve katarsis yaratma, yaraya dokunma, yaranın kabuğunu kaldırarak içindeki irini akıtmada, çareleri arayıp bulmada nasıl bir etkisi vardır dersiniz?

Sözcüklerin böyle bir yanı var, evet, bazen doğru biçimde yan yana geldiklerinde uçuşkan bir maddeye dönüşüp insanın içine işleyebiliyorlar ve uzunca bir süre orada kalıp derinliklerde fırtına koparabiliyorlar. Bu yüzden tehlikeli ama bir o kadar da gerekli bir etkisi var diyebiliriz. Ancak böyle bir etkisi olmalı diyemem, edebiyata ya da genel anlamda sanata bir görev yüklemeyi sevmiyorum. Anlatı neyse odur, var olduğu biçimde vardır, olması gerektiği biçimde değil. Bir kitabın okur sayısı kadar okunma ya da var olma biçimi vardır. Sizin de bildiğiniz gibi üretimsel düzenek ve yorumsal yazgı farklıdır. Yazarın üretirken düşlediği ve kurduğu evren, okurda bambaşka bir biçimde yankılanabilir. Bu hem yazar hem de okur için edebi bir başkalaşım sağlar ve bazen de bir kitabın içinden kendi özümüzü koruyarak başka biri olarak çıkmamıza sebep olur. Dolayısıyla, bu öylesine öznel bir durumdur ki hangi cümlenin kimin hangi yarasının kabuğunu kaldıracağını asla bilemeyiz.

Otopsi’de çok güçlü imgeler var. Kutu, girdap, boşluk, taş ev, buz kütlesi, duvara asılı çerçevedeki kadın resmi… Edebiyat eserlerinde neden imgeye başvurur yazar? İmgenin anlatıma katkısı nedir desem.

Sanatın özünün, çekirdeğinin imge olduğunu düşünenlerdenim. Özellikle yazılı metinlerde imge okurun zihninde, ruhunda güçlü bir yankılanım yaratır. Bilmediğimiz ama sezdiğimiz bir yerden yakalar bizi ve bazen bambaşka bir yere götürür, bazen de yere çarpar. Bir metnin başka hiçbir şeye benzemeyen, kendine özgü dilini ve evrenini kurmamıza olanak sağlar. İmgeler sayesinde anlamı yeniden icat ederek, sıradanı yeni baştan, sıra dışı bir biçimde yaratabiliriz. Dolayısıyla imge metnin kendi olma halini kurar, tek başınalığını apayrı bir dünya olarak taşımasına yol açar. Özgün olmanın yollarından biri de budur, diye düşünüyorum. Yazarın yarattığı imgeler evrenidir.

 

Kitapta bir roman boyutu içinde pek de tercih edilmeyen bir yöntem uygulamışsınız. Tek mekân ve tek karakteri başarılı bir biçimde işlemişsiniz. Biraz da buradan baksak Otopsi’ye. Neden bu kadar daralttınız mekânı?

Otopsi’nin bir roman olduğunu düşünmüyorum. Uzun hikâye ya da novella diyebiliriz belki. Tek mekân, tek karakter içeren bir metin yazmak aklımda hep vardı. Daralan bir ruhu, yalnızca kendi olabileceği kadar dar bir yere sıkıştırırsam daha özgür olabilir belki, diye düşündüm. Aynı zamanda dar uzamlarda geniş zamanlar yaratılabilir mi, bunun için zaman geçişleri, anlatıcı ve gerçeklik düzeyi nasıl kullanılabilir gibi soruların yanıtlarını arıyordum. Otopsi’yi yedi kez en baştan yazarak, deneye yanıla buldum sanırım.

Okuyanın kendine yönelteceği pek çok soru var kitapta. Kimdim ben, kimim, kim olmak istiyorum? Nasıl yaşıyorum, yaşamak istediğim hayat bu mu? Kendi seçtiğimi mi, benim için uygun görüleni mi yaşıyorum? Peki, itiraz ettim mi, etmeli miyim? Hangi iplerle sımsıkı bağlıyım? Yoksa kendim için en büyük engel ben miyim? Daha pek çok soru… Bu soru ve cevapların neresindeyiz? Kitabınızda cevabı var mı bu soruların?

Olduğunu sanmıyorum. Bunlar çok derin ve karanlık sorular. Ancak soru sormanın yanıtlardan daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bilmeyişin, arayışın, sorgulayışın ve bunların sonundaki akışın o sorularla birlikte bizi götürdüğü tehlikeli yerlerde dolaşmak. Tedirginliğe rağmen, korkuya rağmen, kendimize rağmen kendi içimizdeki karanlık derinliklere bakmak. Bence ruhun bu sorularla birlikte yaşaması, akması hayati derecede önemli bir mesele. Belki de ancak bu biçimde kendimizi bulabiliriz.  

Hepimizin duvarında, gizli ya da açık, bizi izleyen, yer yer kaşını kaldıran, bize kızan, gülümseyen, bizim için üzülen bir fotoğraf vardır, diye düşünüyorum. Otopsi bize bu fotoğrafa daha sık bakmamız gerektiğini de hatırlatıyor sanki. Ne dersiniz?

Çok haklısınız. Kendimize, içimizdeki o fotoğrafa daha sık bakmalıyız. İstediklerimizi ya da istemediklerimizi sıklıkla kendimize sormalı, bize iyi ya da kötü gelen şeyleri/kişileri/işleri bulmalı, sezgilerimizi bilemeli, içimizdeki sese güvenmeyi ve onunla birlikte, yalnızca kendimiz olarak yaratmayı öğrenmeliyiz.

Tutkularımızı ertelediğimiz hatta onlardan vazgeçtiğimizde dert küpü kadar dolu, buz kütlesi kadar soğuk, mutsuz, neşesiz, içimizde açılan kocaman boşluklara her an düşüverecekmiş gibi zayıf, güvensiz ve güçsüz kadınlar oluyoruz. Hiç mi zamanımız olmuyor kendimize ayıracak; eşimiz, çocuğumuz için bulduğumuz zamanı kendimiz için neden yaratmıyoruz? Siz nasıl zaman buluyorsunuz tutkularınızı gerçekleştirmek için?

Evet, doğru. Tutkularımızdan vazgeçtiğimizde içimiz donuyor ve ruhumuz, ıssız bir boşluğun ortasında sürüklenen buzdan ölülere dönüşebiliyor zamanla. O yüzden yapmak istediğimiz şey, daha çok da kendimiz için o zamanı bulmak/yaratmak zorunda kalıyoruz. Ben sabahları herkes uyurken, çoğunlukla gün doğmadan kalkıp yazıyorum. Gün içinde çok fazla sorumluluk var, gün sonunda ise çok fazla yorgunluk. Deneye yanıla benim için en uygun zamanın sabah saatleri olduğunu buldum. Herkes uyanıp yaşam başladığında benim yazma işim bitmiş oluyor ve yazmadığım için suçluluk duymadan günüme devam edebiliyorum. Aksi takdirde bütün gün içim içimi yiyor, çok huzursuz oluyorum.

Bir söyleşinizde Sevim Burak gibi çalıştığınızı söylüyorsunuz? Küçük kâğıtlara yazılıp her yere iğnelenen, yapıştırılan sonra da oralardan alınıp birleştirilen notlar. Evin içinde dağınık bir görüntü olmuyor mu böyle, ya misafir gelse, sizi böyle dağınık görse… Eşiniz ve çocuğunuz ne diyor bu çalışma biçiminize?

Haklısınız, oldukça kaotik görünen ama aslında kendi içinde çok düzenli bir çalışma biçimim var. Bir kitabın sonlarına doğru yerler ve duvarlar sözcüklerin işgali altında oluyor genelde ve bazen bu Otopsi’de olduğu gibi birkaç ay sürebiliyor. Dürüst olmak gerekirse yazarken hiçbir şey, hiç kimse umurumda olmaz, kimin ne göreceği ya da ne düşüneceği beni değil kendilerini ilgilendirir. Zaten yalnızca bunu bilen/anlayan insanlar giriyor evimize. Eşim ve çocuğum ise bu duruma alışıklar çünkü bu bizim normalimiz. Benim “o zamanımın” geldiğini bilirler ve beni kendi halime bırakırlar. Ama bazen ben yorulunca kesmeme, yapıştırmama yardım ettikleri ya da fikir verdikleri ya da “yazamıyorum” temalı ağlama krizlerime katlandıkları oluyor ama hayatlarından memnunlar. Dolayısıyla ben de. O ikisinin desteği olmasa kaybolup giderdim sanırım.

Otopsi ile ilgili nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Kitabın otopsi raporunu bizimle paylaşır mısınız?

Çoğunlukla beni şaşırtan, bazen sevinç bazen de hüzün duymama yol açan yorumlar alıyorum. Otopsi’yi başucu kitabı yapan, gözyaşı dökerek okuyan, her şeyi sorgulamaya başlayan, okuduktan sonra yaşamında bazı değişiklikler yapan o kadar çok okur ulaştı ki bana. Biliyorsunuz Otopsi’nin pek tanıtımı yapılmadı, göz önünde olan, göze sokulan bir kitap olmadı hiçbir zaman, kulaktan kulağa, okurdan okura dolaştı. Dürüst olayım, böyle olacağını hiç beklememiştim, Otopsi’nin bu kadar çok okunup benimseneceğini… Kendi kendime, kendim için yazdığım bir metindi. Ama şimdi geri dönüşlere bakınca o donuk ıssızlıkta yalnız olmadığımı gördüm. İyi ki.

Peki, erkekler neden okusun Otopsi’yi?

Açıkçası kimlerin okuduğu ya da okumadığı yazarın işi değil diye düşünüyorum. O okusun, bu okusun demek bana düşmez sanırım, kitap akar ve yolunu bulur. Ama şunu biliyorum; Otopsi kırık bir hayaller ülkesinden kaçan ve kendini bulmaya çabalayan bir ruhu anlatıyor. Özellikle hayalleri parçalananlar, yapmak istediklerini yapamayanlar, olmak istedikleri ya da oldukları kişiden gün geçtikçe uzaklaşanlar sevdi Otopsi’yi, en çok onlar benimsedi. Böyle bir şeyin cinsiyeti olamaz sanırım.

İlk kitaplar otobiyografiktir, denir. Özge Lena bu kitabın neresinde?

Hem her yerinde, hem de hiçbir yerinde. Bu kitap benim ruhumdan, içimden yükseldi. Dolayısıyla bana öyle yakın ki iki yılımı birlikte geçirdiğim o kadın ama aynı zamanda öylesine uzak ki…

Okuma ajandanızı okurlarımızla paylaşmanızı istesem.

Bu aralar sürekli şiir okuyorum ve şiir yazıyorum. Anna Ahmatova, Mary Ruefle, Jean Valentine, Ilya Kaminsky, Hala Alyan, Ada Limon gibi şairlere düşkünüm. Şiirin beni tedirgin eden bir yanı var, bunu seviyorum. Dışarıda pandeminin anksiyete ile el ele vererek gezdiği bu zamanlarda, şiirin yarattığı kaygan zeminlerde dolaşmak, rahat etmemek/durmamak ve bir şeye sığınmamak, tehlikeli bir türün gözlerinin içine bakmak bana iyi geliyor.

Emeğiniz, dostluğunuz, samimiyetiniz için okurlarımız adına teşekkür ederim. 

Ben de bu güzel sorularınız, ilginiz ve emeğiniz için çok teşekkür ederim hocam.

                                                                            edebiyathaber.net (16 Mart 2021)

 


 

16 Ocak 2019 Çarşamba

Nargül Delice ile Söyleşi

Nargül Delice: “Yazdıklarınız başlangıçta kutsal bir metinmiş gibi görünüyor gözünüze, kişiler de melekleri.”



Söyleşi: Münire Çalışkan Tuğ

Kitabının arka kapağında “Nargül Delice hikâyelerinde, samimiyeti hissedecek, tabiat kadar dengeli ruh haliyle hüznü, sevinci, şaşkınlığı abartısız yaşayacaksınız. Delice, insanımızı anlatırken gerçeğe sığınıp doğal kalmayı tercih ediyor. Okuru yoran süslü sözlerden, gereksiz betimlemelerden, beylik laflardan uzak duruyor. Hep taze kalacak sade ve özgün hikâyeler.” diye not düşülen Nargül Delice ile söyleştik bu sayımızda.
  • Doğrusu merak uyandıran bir tanıtım arka kapak yazısı. Böylesine merak uyandıran bir yazarı, daha yakından tanımak, yazma serüvenine ortak olmak isteriz. Bize kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Nargül Delice?
Nargül Delice her şeyden önce bir evlat, eş, anne ve anneanne. Atmışlı yıllardaköyde doğan ve okumak isteyen herkes gibi ortaokul ve liseyiyatılı okudum. Üniversiteyle yıllar sonra buluştum.  Doğudan batıya pek çok yerde Ebe – Hemşire olarak çalıştım ve ülke mozaiğini oluşturan her kültürden insan tanıdım.Çok yaşadım, çok okudum, dağarcığıma çok şey doldurdum; ancak yazmak için biraz geç kaldım galiba. Ortaokul yıllarında yazıp sonradan yaktığım dosyayı saymazsak yazmaya elli yaşımdan sonra başladım, diyebilirim. İlk öykümün adı “Minibüste” idi. Beni en çok rahatsız eden şeyleri yazarak başlamışım demek ki yazmaya. O yıl belediyenin açtığı atölyeye katıldım. Yazdığım öyküleri “Unutmak İçin Yaşadı”başlığı altında bir kitapta topladım.  İki yıl aradan sonra Saçımda Limon Çekirdekleri yayımlandı. Bu süreçte öykülerim Notos, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti,Kümbet dergilerinde;yurt içinde ve Azerbaycan’daki internet öykü sitelerinde yayımlandı.
  • Sayfaların rengi hayatımın özetidir diyen kadından, bir afişi kullanarak gençleri uyuşturucu ile tanıştıran hınzır gence, okumak isteyip de okuyamayan, çareyi intiharda bulan genç kızlara, yaşadığı travmaları yaşam boyu taşıyanlardan Kore’deki sevgiliye, kâbuslardan hayvanseverliğe, bir şirketin sadık çalışanlarının aldatıldıklarını anlayınca aldıkları intikamdan salyangoz toplayıcısı gençlere kadar pek çok konuyu dert edinip öykülerinizde işlemişsiniz. Bu konu çeşitliliği bana, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler romanındaki Nastenka’nınHayalperest’e sorduğu “Bir hikâyenizyoksa nasıl yaşıyorsunuz?” sorusunu anımsattı. Ne çok hikâyeniz varmış anlatacak. Bu konuları nerelerde, nasıl biriktirdiniz, diye sorsam.
Yazmaya yeni başlamışken kendime sınır koymadım. Birbiriyle bağıntılı olsun olmasın “beni yaz” diyen her konuda yazdım. Az önce de söylediğim gibi çok okudum, çok yaşadım, çok şey biriktirdim, bir başlık etrafında toplamak kolay olmadı.Geçen yıl Beyaz Geceler’i Riga’da yaşama şansını yakaladım. İlham perileri uçuşuyordu gökyüzünde. Rus edebiyatıyla gençlik yıllarımdan itibaren tanıştığım için hep merak ederdim oraları.Tolstoy ve Dostoyevski başka toraklarda yetişmiş olsaydı AnnaKarenina, Suç ve Ceza yinebirer başyapıt olur muydu,Çehov anlatacak bu kadar hikâye bulabilir miydi, Turgenyev’in yazdığı oyunlar böyle rağbet görür müydü, Gorki, Ana’yı yazıp bir döneme damga vurabilir miydi, Puskin’in şiirleri bir asır sonra okunur muydu, bilemiyorum. Doğduğum, yaşadığım toprakların, yaratı gücümü beslediğini düşünüyorum. Özellikle köyde doğup büyümüş olmayı ve mesleğim gereği çok farklı kültürlerle tanışmış olmayı şans olarak görüyorum.                                 
  • Öykülerinizi okuduğumda, dilini ve olay kişilerinin birbiri ile ilişkisini çok samimi, sıcak ve doğal buldum.  İsabel Allende “Öykü anlatıcılığı, kusursuz bir sevgiliye duyulanaşk gibi organik bir deneyimdir. Varlığımızı belirleyen doğal bir tutkudur.” der. Siz ne dersiniz,öyküleriniz sizin çocuklarınız mı? Öykü kişilerinizle nasıl bir duygu bağınız var?
Yazdıklarınız başlangıçta kutsal bir metinmiş gibi görünüyor gözünüze, kişiler de melekleri.Yaratı gücünüzün sınırlarını zorlayıp son noktayı koyduktan sonrası önemli. İlk okumalarınızda hatalarınızı göremeyecek kadar kör oluyorsunuz, kusursuz görünüyor her sözcük. Bunu kısa yoldan aşmada ikinci bir gözün her zaman işe yarayacağına inanıyorum.Atölyeler, okuma grupları tam da bu noktada önem kazanıyor. Öykü kişilerim her ne kadar farklı olsalar da az çok benim gibi düşünüyorlardır herhalde. Beni ayartan karakterler de vardır mutlaka.Çocuklarımı dünyadaki hiçbir şeyle kıyaslayamam.
Kitabın kapağını kaldırdığımızda “Benim Renklerim” başlıklı öykü ile karşılaşıyoruz. Renkli, cıvıl cıvıl bir öykü okumaya hazırlanırken daha ilk cümlede soğuk sesli, yılgın, yorgun sözcükler karşılıyor bizi öykünün içeriğine uygun olarak. Bir Anadolu kasabasının mekân olarak seçildiği öyküde ıssızlık, “iki dağın arasına sıkışmış bir hayat”(s.10) gibi ifadelerle, çocukluğunda yazar olmak isteyen Öğretmen Aysu’nun, hayallerini kilitli bir defter arasındaki renklere sıkıştırıp bir çınar ağacından sarkan ipin ucunda öte yakaya göçen acılı yaşamına yavaş yavaş hazırlıyorsunuz okuru. Anlatma değil, sezdirme ön plana çıkıyor sözcük ve cümlelerinizde.

  •  Daha ilk öyküden, sözcüklerle dost, onların sırrına ermiş bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Kutlarım. Bize sözcüklerle ilişkiniz, sözcüklerin anlatımdaki çok katmanlı anlamsal özellikleri ile ilgili neler söylersiniz?
            Teşekkür ederim. O, Notos’ta yayımlanan ikinci öyküm. Renkler Aysu’nun hayatındaki evrelerin simgesi. Metafor olarak kullanıp farklı bir öykü de yazabilirmişim aslında. Kısa öykülerde arada bir geri dönüşler olsa da şimdide kalıp göstererek, yaşatarak yazmak önemli. Özellikle mişli geçmiş zamana çok yer verilmesi öyküye zarar veriyor.Roman için geçerli olmayabilir bu söylediklerim. Bilmiyorum, bu belki bana ait bir özelliktir; uzun ağdalı, süslü, ahkâm kesen cümleleri okumaktan hoşlanmıyorum. Bir cümle en az kaç sözcükle kurulabilir,en doğru sözcük hangisi ona bakıyorum, böylesi, uzun yazmaktan daha zor aslında.
  • Kitaba adını veren öykünüz Saçımda Limon Çekirdekleri, gençlerin uyuşturucu batağına nasıl sürüklendiklerini merkeze alan bir öykü. Öykünün yazılış ve kitaba ad olma sürecini bizimle paylaşmanızı istesem.
Konu için,o yaşlarda pek çok gencin yaşayabileceği türden kötü bir deneyim demek daha doğru sanırım. Öyküyü, Notos’sun 56. sayısında sorulan ve 57. sayıda yayımlanan ‘Bu resmin öyküsünü yazar mısınız?’ kısmındaki fotoğraftan hareketle yazdım. 400 Darbe isimli filmden alınmıştı resim. Önce filmi izledim, ardından öyküyü kurguladım. Benim öykümün seçildiği haberini duyunca kitabım yayımlanmış kadar sevinmiştim.Ondan sonra klavyeye daha bir gayretle sarıldım.Doğal olarak kitabın adı da bu öykü oldu.
  •  Gecenin Sesi, travmalarımızın yaşamımızı nasıl biçimlendirdiğine ilişkin bir öykü. Rüyalar, kâbuslar, bizi rahat bırakmayan yaşanmışlıklar, kaçtığımız gerçeklerin bilinçaltımızda oluşturduğu o ağır yük. Bir öykü yazarı için rüya neyi ifade eder? Günlük hayat için anlatamadıklarımızı rüyaya mı sakalarız, daha mı özgür oluruz rüya yazarken?
            Rüyalar hayatımızın önemli bir kısmını oluşturuyor, onu yok sayamayız. Gerçekten de isteğinizi rahatça yazabilme imkânı veriyor.  Ancak, öyküyü yazıp rüyadan uyandı diyerek bitirmek çok sıradan sanki. Gece Sesleri’nde kötü bir rüyanın ardından yaşanan kâbus gibi dakikaları yazdım.Evet, geçmişin insan hayatını nasıl etkilediğini de görebiliriz ordaBu öykü Edebiyatist yayınevi ve dergisiyle tanışmamı sağladığı için ayrı bir önem taşıyor benim için.
  • Her toplumun yaşamında derin izler bırakan tarihsel süreçler vardır. “Yusuf” bunlardan birinden süzülüp geliyor ve sizin öykü kişiniz oluyor. Kore’ye giden Yusuf’la Iseul arasındaki aşka Iseul’ün babası, Yusuf’u sınır dışı ettirerek engel olur. Yurda dönen Yusuf evlenir, kızına Şebnem adını koyar. Şebnem, Iseul’ün Türkçe karşılığı. Öyküde çok sürpriz var okurun yüreğini titretecek. Kurgusu sağlam, içeriği zengin bir öykü Yusuf. Ne dersiniz, bir öykünün çağrısı nerden, ne zaman, nasıl gelir size? Onunla ilk karşılaşma, ilk göz göze gelme, onun sesini duyma, sizi etkisi altına alıp kendini yazdırma süreci. Bu süreci okurlarımızla paylaşmanızı istesem.
            Çoğu zaman anlık bir görüntüden ya da sesten hareketle bir cümle yazarım. Gerisi kendiliğinden gelir. Yusuf’u eşimin otuz beş yaşında ölen abisinin hikâyesinden hareketle kurguladım, ama kısacık bir öyküye sığdıramadım yazmak istediklerimi. Bugünlerde Yusuf ‘un Kore’deyken yaşadıklarını anlatan bir roman yazıyorum. Kesinlikle sıradan bir aşk hikâyesi değil. İnşallah yayımlandığında onun hakkında da söyleşiriz.
  • Pek çok toplumsal ve bireysel sorunu öykülerinize konu olarak seçiyorsunuz. Ayrılan anne- babalar, aldatma, çalışanların hak ettikleri parayı alamaması, okutulmayan kızlar, doğanın korunmaması, işten atmalar, mafyalaşma, töre cinayetleri; deprem, kanser … Size bu sorumu MarioVargasLlosa’nın Nobel konuşmasından alıntıladığım bir bölümle sormak istiyorum. Llosa’ya sorulan soruyu ben de size sorsam.

  • “ Katıldığım toplantılarda, kitap fuarlarında bana sık sık sorulan bir soru vardır. Diyorlar ki açlık, yokluk, yoksulluk kol geziyor dünyamızda; sömürücü güçlerin, insanı da doğayı da tükettiği günlerde yaşıyoruz. Bağnazlığın kör karanlığı giderek yoğunlaşıyor. Beyinler, yürekler körleşmeye, çölleşmeye uğruyor… Bu koşulların egemen olduğu bir dünyada yazmanın ne anlamı var? Kimler için yazıyorsun, yazdıkların kimlerin işine yarayacak?”
Gerçekten de berbat bir dünyada yaşıyoruz. Yazdıklarımızı okuyacak insan sayısı giderek azalıyor. Ulaşabildiğim okur, vaktini boşa harcadığını düşünmeden okusun, beğensin; sayı hiç önemli değil. Hayranlıkla okuduğum kitaplar dururken öncelikle benim kitaplarımın okunmasını beklemek hadsizlik olur zaten. Misafir olduğumuz bu dünyadan göçüp gittiğimde benden geriye bir ses, bir nefes kalsın, torunlarımın kitaplığında anneannelerinin okuduğu ve yazdığı kitaplarolsun yeter.
  • Dilek, Beyaz Bulut, Şaka Değil; izlek, kişi ve mekân olarak birbirinin devamı niteliğinde öyküler. Onların ayrı ayrı öyküler olmasının elbet bir nedeni vardır.
Dilek ile başlıyor öykü, Beyaz Bulut ve nihayet Şaka Değil ile noktalanıyor. Kurgularken yeterince uzun kurgulasam belki tek başına bir kitap bile olabilirdi. Köy yaşamını, kadın ve hayvan haklarının nasıl gasp edildiğini, Avcı Muhsin, kızı Emine ve Muhsin’in yeğeni Nergis üzerinden vermeye çalıştım. Kitap, kısa öykülerden oluşuyordu. O sebepten üç ayrı öykü oldu.
  • Beni çarpan öykülerden biri de Isırgan Otunun Kökü. Öyküyü okuyan pek çok kişi kendinden izler bulacaktır onda. Bir dönem ne çok kişi vardı siyasi sebeplerle ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve ne olursa olsun gittiği yere kendini ait hissetmeyip geri dönme düşleri kuran, dönen, dönemeyen… Orhan’ın kazma kürek alıp tepeye çıkışı, yıllar önce iki kaya arasına sakladığı kitaplarını çıkarıp eve, ait oldukları yere getirmesi… Sanki Orhan, kitaplarını ve yasaklı geçmişini özgürleştirmek için dönmüştür yurda. Orhan için bu kadar değerli iken kitapları, bugün kitaplara değer vermeyişimizi, çok az okuyan bir toplum olmamızı nelere bağlıyorsunuz?
Benim kuşağımın ortak problemleri bunlar. Annemin korkudan bütün kitaplarımı yaktığını hatırlıyorum. Günümüzde insanlar kitaba zaman ve kaynak ayırmıyor artık. Kitap fuarlarına gelecek kadar ilgili olanlar bile vitrine bakar gibi uzaktan bakıp geçiyor stantların önünden.  Kitap bir değer olmaktan hızla uzaklaşıyor maalesef.
  • Salyangoz Evi, kitaptaki ilginç öykülerden biri. Toplumun birçok kesiminde olduğu gibi salyangoz toplayıcısı çocuklar da mafya tarafından çevrelenmiş. Masum bir okul kaçamağı gibi başlayan öykü, pek çok kurumdaki tekelleşmeyi hatırlatıyor ister istemez. Örneğin yayın dünyası. O da hızla tekelleşmeye doğru gidiyor. Genç ve yetenekli yazarlar, köşeleri tutan otoriteleri aşıp öne çıkamıyor. Tanınmadıkları için eserleri basılmıyor, yayıncılar kendilerine daha çok para kazandıracak tanınmış yazarlara yöneliyor çoğu zaman. Siz bu duvarı nasıl aştınız, zor oldu mu kitabınızla buluşmanız?
Kitap yayımlatmak hiç kolay değil. Büyük yayınevlerinin dikkatini dosyanıza çekmek nerdeyse imkânsız, ben üç dört ay bekledim, olmadı. Edebiyatist Yayın Yönetmeni Fatih Ayan’la önceden tanışmıştım. Haydarpaşa Kitap Günleri’ndeki sohbet esnasında dosyamı yayımlayabileceğini söylediğinde çok rahatladım. Yayınevleri de kendince haklı olabilir, böyle bir ortamda risk almak istemeyebilir. Tanınmış yazarlar bile eskisi kadar rağbet görmezken uğraşmak istemeyebilir isimsiz bir yazarla.
  • Kitabınız dili, işlediğiniz konular ve konuyu işleyiş biçiminiz açısından övgüye değer. Bu yönleriyle, Boris Eyhenbaum’un bir öyküden beklediklerine de denk düşüyor bana göre. Boris Eyhenbaum,“Öykü bir çelişki, bir uyum eksikliği, bir yanlışlık, bir karşıtlık, vb. üstüne kurulur.Ama yeterli değildir bu. Öyküde her şey, tıpkı fıkradaki gibi, sonuca doğru yönelir. Öykü, nişanlanan hedefi tam ucuyla ve bütün gücüyle vurması için uçaktan atılan bir mermi gibi, büyük bir hızla atılım yapmalıdır.”der. Ben, sizin öykülerinizde o atılımı gördüm. Sizi kutluyorum. Bu tadı alınca sormadan edemiyorum: Nargül Delice’nin çalışma masasında neler var? “Yusuf” dışında bize hangi sürprizleri hazırlıyor?
Sizden bunları duymak çok güzel, Yusuf roman olarak çıktıktan sonra belki bir öykü kitabı daha hayal edebilirim. Şimdi Yusuf ve Iseul’le birlikte okyanusta dalgalarla boğuşuyorum.
  • Gerek günlük yaşamınızdaki gerekse öykülerinizdeki samimiyet ve sıcaklık için, sorularımızı içtenlikle yanıtladığınız için teşekkür ederim.
Daha güzel bir dünyada yaşamak dileğiyle teşekkür ediyorum ben de.
                  (Son Gemi Dergisi- 48. Sayı- Kasım 2018)


5 Kasım 2018 Pazartesi

JALE SANCAK İLE SÖYLEŞİ



     
      Münire Çalışkan Tuğ

 JALE SANCAK İLE SÖYLEŞİ

“Uyanan Güzel” de hikâye ettiğim hemen her şeyle birlikte bir yolculuğa çıktım. Kadın, aşk, şehir, yıkım, baskı ve direniş başlıca duraklara oldu.
(Uyanan Güzel, Roman, Hep Kitap Yayınevi)
                                                                    
*  Ben sizi Belki Yarın’la tanıdım. Ardından Uyanan Güzel geldi. Araştırdığımda 35 yıllık aktif bir yazarlık yaşamınız ve 13 kitabınız olduğunu öğrendim. Ne yazık ki ülkemizde yazar-okur buluşmaları ve tanışmaları pek yaşanamıyor. Benim gibi, sizi geç keşfeden okurlar için kendinizi tanıtır mısınız?

Elbette. Yetmişli yıllarda şiirle başladı yazma yolculuğum. O yılların edebiyat dergilerinde yayımlandı ilk şiirlerim. Sonrasında çok sevdiğim bir tür olan radyofonik oyunlar yazdım, çocukluğu radyo tiyatrosu dinleyerek gezmiş biri olarak. Öykü daha sonra geldi. Bir geldi, pir geldi diyebilirim. İlk öykü kitabım Bu Gece Pera’da 1989 yılında Can Yayınları tarafından kitaplaştırıldıktan sonra yirmi beş yıla yakın birkaç tiyatro oyunu ve senaryonun dışında. Sadece öykü yazdım. 2000’lerde Açık Radyo’da kültür sanat programları hazırlayıp sundum, TRT İstanbul televizyonunda bir dönem süreli bir programda  danışman ve metin yazarı olarak görev yaptım, son yıllarda ise öykülerle birlikte iki roman yazdım.

*   Gorki, Edebiyat Yaşamım adlı eserinde  okuduğu kitapların kendisi üzerindeki etkisini belirtirken  “ Kitaplar, insanlarda görmediğim bilmediğim şeyleri önüme serebiliyordu. Her kitap beni kalabalıktan, düzeysizlikten inanlığa, insancıllığa yükselten, daha iyi bir yaşamı anlamam ve ona karşı derin bir susuzluk duymama neden olan  bir merdiven basamağıydı.” diyor. Ne güzel anlatmış kitabın ve okumanın önemini.  Sizin yaşamınızda kitapların yeri nedir, bir yazar olarak siz Uyanan Güzel’de hangi merdivenlere tırmandırmak istediniz okurlarınızı?

Gorki’ye katılmamak mümkün değil. Edebiyat ve kitaplar olmazsa olmazdır benim için de. Umuttan, aşktan söz eden Uyanan Güzel’in ana meseleleri ise insanın güçlülüğü, birey olabilme, anlama, değişim ve özgürleşme. Bir kadının tek başına yürümeyi öğrenmesi. Romanın diğer konuları ise doğa katliamı- çevre kirliliği, betonlaşma-kentsel dönüşüm-rant, baskı dönemleri ve Gezi direnişi. Hatta gri şehir masalı üzerinden binlerce yıllık bir maceranın içinde insanın açgözlülüğüne, doymazlığına, iktidar hırsına ve kıyıcılığına da değiniyor.

*  Gülten Akın Leke başlıklı şiirinde: Çağın en karmaşık yerinde durduk /Biri bizi yazsın, kendimiz değilse / Kim yazacak / Sustukça köreldi/Kaba gönü yonttuğumuz ince bıçak,
diyor. Uyanan Güzel bu çağrıya bir cevap olabilir mi? Vahide’nin uyanışıyla bu gönü parçalamak mı istediniz, onun kimliğinde,  kadınlığını unutan, hayatın güzelliklerinden uzaklaşan, kendini günlük yaşamın rutinine bırakan diğer kadınlara bir çağrı mı yapmak istediniz?

 Çağın en karmaşık yerinde duruyoruz, aynı sevgili Gülten Akın’ın dediği gibi. Bununla birlikte, hatta hamuruna karılan kötülük tozuna rağmen, birçok korkunçluğuyla birlikte insan salt sustukça bıçağı körelen ve elinde onunla kalakalan bir varlık değil. Dünyayı güzel, iyi, yaşanır kılmaya çalışan, bunun için mücadele eden, direnen de o. Kadın insan elbette doğasıyla, aklıyla, güçlülüğüyle hayatın içinde var olmayı pek güzel bilir. Uyanan Güzel naçizane “bunu unutma,” diyor, “korkuyorsan korkundan sıyrıl, hayata karış, mücadeleden vazgeçme ve yola devam et,” diyor. “Çünkü bunları yapabilme yetisine sahipsin.”

 *  Yine aynı şiirde, “utanılacak bir şeymiş, öyle diyor Camus / tek başına mutlu olmak
sesler ve öteki sesler, nerde dünyanın sesleri / leke dokuya işledi / susarak susarak” diyor Gülten Akın. Yazar, leke dokuya işlemesin diye susmayan, susanlara da susmamayı öğütleyen, kendisi, toplumu ve gelecek için çoğul mutluluklar yaratmaya çalışan kişi midir?

 Yazar çoğul mutluluklar yaratmaktan çok- bunu gerçekleştirebilmesinin ve çözüm üretebilmesinin mümkün olmadığının farkındadır, bunu amaçlamaz, bir reçete, formül sunmaya kalkışmaz- tekil ve çoğul mutsuzlukları ve bunu yaratan nedenleri bir kez daha göstermeye çalışır okura, hatırla ve yüzleş ya da hatırla ve değiştir, demeyi yeğler diye yanıtlarsam çok daha doğru olur.

* Her yazarın değişik yazma biçimleri, hatta bazılarının çok ilginç yazma ritüelleri olduğunu biliyoruz.  Örneğin Balzac, kahve üstüne kahve içerek yazarmış. Hatta bir günde 50 kahve içtiği olurmuş, James Joyce mutlaka yatağında, yüzüstü, büyük mavi kalemiyle, beyaz giysiler içinde yazarmış. Friedrich Schiller ise, yazarken masasında mutlaka çürük bir elma bulundururmuş. Soranlara, ara ara bu elmayı koklamanın onu başka diyarlara götürdüğünü, kendisini doğada gibi hissettirdiğini söylermiş. Siz nasıl yazıyorsunuz?

 Ah, benimki bu sevgili ustalardan farklı, epeyce de sıradan bir hal. Çoğunlukla geceleri, dağınık, düzensiz bir yazı masasında, gündelik giysilerimle ekran karşısında, bol sigara içerek, bazen müzik dinleyerek, saatlerce masa başından kalmadan, metinle, kurguyla, sözcüklerle boğuşarak, lakin bundan büyük keyif alarak yazıyorum.
  
*  Fransız düşünürlerden Jules Soury’yi (Jul Sori) bir gün yolda görmüşler. Karşılaştıklarına      “ Bütün masalları çürüttüm, yıktım. Masalsız kaldım. Bana masal verin, bana masal verin, masalsız yaşayamıyorum.” diyormuş. Çıldırdığını düşünmüşler onu görenler. Kim bilir belki de kendine yeni bir masal bulduğunda çıldırmaktan kurtulmuştur.  Siz de bütün masalları, geçmiş kadim tarihi yerle bir edilen Gri şehir İstanbul’a bir masal verdiniz Uyanan Güzel’le. Masallarını yitiren, her yeri metal levhalarla kirlenen, yeşilini, doğasını, kültürünü neredeyse kaybeden İstanbul’a ve İstanbulseverlere bir umut olur mu Gri şehrin masalı?

Umut belki de şurada doğar: Gri şehrin masalı okurda, yıkıcıya teslim olmama ve İstanbul’u koruma isteği uyandırırsa ya da yazgısı İstanbul’a benzeyen diğer şehirler için bir direniş ortamı ve bir mücadeleye ihtiyaç olduğu duygusu, düşüncesi uyandırırsa, evet, umut olabilir tabi.

*   Bizler, geçtiğimiz günlerde kurmaca bir metnin- Uyanan Güzel- ardına takılıp  İstanbul’a, sizinle söyleşiye gelmiştik. O gün hep Adrian’ı aradık sokaklarda, Vahide ile karşılaşmayı umduk. Bizim için kurmaca olmaktan çıkıp gerçek kişiler olarak yaşıyorlardı kentin sokaklarında. Siz, içinde doğup büyüdüğünüz, her sokağını adım adım bildiğiniz, kitapta adını vermeseniz de bizi hep İstanbul’a çıkardığınız bu kitapta, İstanbul’u yeniden kurguladınız. Şimdi sokaklarında gezdiğiniz şehir hangisi?  Siz hangisinde yaşıyorsunuz?

Her ikisi de desem kendim için… Hem romandaki İstanbul’da hem de gerçek İstanbul’da. Romanla, romanın karakterleri ve meseleleriyle yol arkadaşlığımız sürüp gidiyorsa, romandaki kentte de yolculuklarımız sürüp gidiyor kuşkusuz. Lakin gerçeklik için öyle çok şey söylenebilir ki. İstanbul artık tam olarak benim doğup büyüdüğüm şehir değil, hayli değişti. Öte yandan hala – ne tuhaf, yitirdikçe- çok güzel ve buna rağmen dispotik bir şehir. Farkındaysanız onu tek bir biçimde tanımlamak, birkaç sözcükle anlatmak mümkün olmuyor.

 *   “Yazma, kurguladığımız bir düşün ardına düşme, uzun, çileli bir yolculuğa çıkmadır; yolculuk süresince birçok duraklara uğradıktan sonra izini sürdüğümüz düşü yakalar gibi olduğumuz yerde konaklama, ördüğümüz söz duvarlarıyla onu kuşatmadır.” der usta dilci Emin Özdemir Yüzler ve Sözcükler adlı eserinde. Siz bu yolculukta hangi duraklara uğradınız, ardına takıldığınız düşü nerede yakaladınız?

Ben de düşümün peşine düşünce kahramanlarımla birlikte, Uyanan Güzel’de hikaye ettiğim hemen her şeyle birlikte bir yolculuğa çıktım. Kadın, aşk, şehir, yıkım, baskı ve direniş başlıca duraklar oldu. Vahide ile Adrian ilişkisinde elbette, ama asıl romanın sonunda, direniş alanında diyebilirim.

*    Rainer Maria Rilke Genç Bir Şaire Mektuplar adlı yapıtında yazmaya istekli olanlara öğütler verir ve şu soruyu sorar onlara. “Yazmanız diyelim yasaklandı, ölür müydümüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi.” Sait Faik de “Yazmasam deli olacaktım.” der. Siz niçin yazıyorsunuz? Yazmak yaralarımıza iyi gelir mi?

Öğretmek ya da birilerini hizaya sokmak için değil, bir misyon hiç değil. Yazmak hep iyigeldi bana, yazmak can sıkıntımı giderdi, dünyaya katlanmamı kolaylaştırdı diyebilirim. Yazmak bazen yaralarımızı iyileştirebilir, bazen de yeni yaralar açabilir, böyle bir yanı da var. Yazmam yasaklansaydı ölmezdim sanırım ya da deli olmazdım, lakin hayat çekilmez olurdu.

  *   Kafka,  kitabın okur üzerindeki etkisini anlatmak için “Vicdanın derin yaralar alması iyidir. Okuduğumuz kitaplar bir yumruk gibi tepemize inip bizi uyarmadıktan sonra neye yarar? Bize, bizi acılara gömen kitaplar gerekiyor.” diyor. Uyanan Güzel’i okurken de 12 Eylül’ün karanlığı, anne- babaların çocuklarını korumak için onlarda açtığı yara, savaşın yıkımları, yaşadığımız kentlerin acımasızca talan edilmesi bir yumruk gibi indi kafamıza. Bizi sorgulamaya çağırırken sorumluluklarımızı da hatırlattı, diyebilirim. Siz kitaplarınızı böyle bir sorumlulukla mı yazıyorsunuz?

Öncelikle bir insan olarak sorumluluk duymalı, dünyayı ateşe veren, yıkan, yaşanmaz hale getiren nedenlere karşı duyarlı, ilgili, hatta karşı olmalı, karşı durmalıyız, diye düşünüyorum. Edebiyata dönersek elbette bunu bir görev gibi düşünmek, üstlenmek mümkün değil. Öyle olursa yazılamaz veya yazılan, bir edebiyat yapıtına dönüşemez. Öte yandan ben her zaman olduğu gibi bu kez de beni rahatsız eden, öfkelendiren, bir insan olarak dertlendiren toplumsal ve bireysel sorunları, durumları yazmayı hedefledim. Böyle olunca da romanda yukarıda belirttiğimiz meseleler, olaylar yer aldı. Sorgulama, yüzleşme, hesaplaşma durumları ise okura, okurun dünya görüşüne, duyarlılığına, algısına bağlı diyebilirim ancak.

*    Uyanan Güzel’den bir yıl kadar önce öykülerinizi topladığınız Belki Yarın yayımlandı.  Julio Cortazar öykü ile romanı karşılaştırırken “Etkileyici bir metin ile okur arasında yaşanan savaşımı roman hep sayıyla kazanır; oysa öykü bu sonucu nakavtla almak zorundadır.” der. Bu, öykünün daha zor yazılan bir tür olduğunu mu gösterir? Siz roman ile öykü arasındaki ayrımı okurdaki etki ve oluşum süreçleri açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Elbette her iki ana türün de kendine özgü zorlukları, açmazları var.  Cortazar’ın savına dönüp onun üzerinden yanıtlayayım sorunuzu. Öykü doğası gereği kısa, yoğun, sık, hızlı ve dinamik olmak zorundadır, bunun için de ancak tek ve güçlü bir vuruşu barındırabilir. Bir ikincisi bütün bu yapıyı bozar. Roman ise daha çok sahneye, duruma, olaya, ayrıntı bolluğuna izin verir, daha uzun bir metin olması ve bir zincir örmesi nedeniyle. O nedenle tek bir vuruş yetmez ona, vura vura gelmesi ve sonunda en güçlü olan darbeyi gerçekleştirmesi gerekmektedir. Vurmak, darbe vb. derken biraz şiddet içerdi galiba açıklama; ama ne yapalım Cortazar ustanın tanımlaması bunu gerektirdi.

*  Uyanan Güzel’i okuyup bitirdiğimizde neredeyse hepimiz kendimizce bir devam kurguladık. Sizin bıraktığınız yerden biz sürdürdük. Bu, romanda anlatılanın bize geçtiğini, kahramanları sahiplendiğimizi gösterirken bir yandan da bitmemişlik hissi yaratıyor. Belki de hazır, mutlu bir son bekliyoruz. Siz bilerek mi açık kapılar bıraktınız bize?

Ben romanın içinde söylemek, göstermek istediğim ne varsa söyleyip bitirdim, kendi içinde tamamlandı. Vahide kimseye yaslanmadan, tek başına yola devam etmeyi öğrendi, hatta gidip haziran direnişine katıldı. Adrian’la onu klasik bir sonla bir araya getirmek mesele değildi, ne var ki romanın böyle bir derdi olmadı hiç. Vahide’nin aşık olması, korkularından sıyrılıp insan içine karışması, Deniz’i, gençleri ve direnişi haklı bulması, işteasıl mutlu son demek istiyorum.

*  Çalışma masanızda neler var, diye sorsam. Önümüzdeki zamanlarda biz okurlar kimlerin, hangi yaşamların peşine takılıp hangi kentlerin sokaklarını adımlayacağız?

Kara Kutu tiyatro için bir oyun yazıyorum bugünlerde. Yazılmayı bekleyen öyküler de var. Gene birlikte insanların arasında, yaşantıların içinde olacağız el ele.
     

                                
                                         (Varlık- Nisan 2018)








22 Ekim 2018 Pazartesi

MEHMET FIRAT PÜRSELİM İLE SÖYLEŞİ - 2. BÖLÜM


Mehmet Fırat Pürselim: Çok okuyarak, çok yazarak ama en fazla da yazdıklarımdan vazgeçerek yazmayı öğrendim.

Söyleşi:Münire Çalışkan Tuğ

    Emanetimdeki Hayatlar ya da Acı Defteri, öykülerin ilginç bir kurgu ile birleştirildiği bir roman.  Romanın,“Acı Defteri”  alt başlığına fazlasıyla uygun bir içeriği var. Ülke olarak yaşadığımız pek çok trajediyi bilince çıkarıyor kitap. Bu romanınızdan biraz söz eder misiniz desem?

   Emanetimdeki Hayatlar’ı nasıl yazacağımı bulana kadar çok kafamda gezdirdim. Aslında bir askerlik hikâyesi anlatmak istiyordum, ülkenin her köşesinden gelmiş askerlerin hikâyelerini anlatma arzusundaydım. Anlatım formunu bulana kadar epeyce cebelleştim. Ki bulduktan sonra da iki sene de kaba inşaat sürdü, bir sene de ince işleriyle uğraştım. Öykülerden oluşan bir roman ama bağlantılar için de çok uğraştım, o bağlantıların içine nice öykü gömdüm, okur bulsun istedim. Balkonun kenarına duran kahraman kendisine emanet edilmiş hayatları yazarak okura emaneti teslim edip, -tasavvufta ‘emanet’ olarak nitelendirilen- canını teslim etmek niyetiyle o balkonun kenarına neden geldiğini anlatmaya başlar. Ülkenin farklı kesimlerinden gelen kahramanlar söz alarak hikâyelerini anlatır, kişisel acılardan ülkenin toplumsal acıları ya da acı defteri çıkartılır. Aşk acısı, ensest, pedofil, katliamlar, etnik/mezhepsel çatışmalar… anlatılarak ana kahramana emanet edilir. Bir süre sonra bu emanetler kahramanı zorlamaya başlar ve taşıyamayacak hale gelir. Yazarken çok zorlandım. Boğulduğum ve bunaldığım anlar çok oldu. İkinci bir Acı Defteri yazamayacağımı biliyorum. Ama hep iyi ki yazmışım diyorum. Bu roman bir yanıyla sevgili Dicle Koğacıoğlu’na yazılmış bir mektuptu ve o da okudu bunu biliyorum.   

Öykülerinizde, kadın sorunlarına duyarlılığınızı görmek bir kadın olarak beni çok mutlu ediyor. Hayat Apartımanı’nda  Ninni, Akılsız Sokrates’te Beyaz Gelinlik özellikle bu konuyla öne çıkan öyküleriniz. Ülkemizde her gün kadınlar öldürülüyor, olmadı taciz ve tecavüze uğruyor. Kadının nasıl yaşayacağı kendi istemi dışında belirlenmeye çalışılıyor. Taciz ve tecavüzcüler, ölümler
      Bir hukukçu ve yazar olarak, gerçek adaletin sağlanması, kadınların düşünsel ve bedensel özgürlüklerine kavuşması, toplumda daha görünür olması için; kadınlara, hukukçulara, aydın ve yazarlara; tacizci, tecavüzcü ve katillere bir çağrı yapsanız onlara neler söylerdiniz?



   Tüm kitaplarımda kadına yönelik şiddete karşı duran öyküler yer aldı, kadına karşı şiddet son bulana kadar da bu devam edecek. Akılsız Sokrates’le ilgili her konuşmamda, kadına yönelik şiddetin kişisel değil toplumsal sorun olduğunu ve son bulması gerektiğini dile getiriyorum. Bu amaçla yazılmış, çok yazarlı Ben Miyim Kurban? isimli bir kitapta da yer aldım. Emanetimdeki Hayatlar çıktıktan sonra sevgili İsmail Kün Ağbiyle birlikte -ki Tarsus’taki Antik Sahaf gerçek bir edebiyat adası ve İsmail Ağbi de gerçek bir edebiyat şövalyesidir- ‘Edebiyat Toplumsal Acıların Gözyaşı mıdır?’ adı altında bir etkinlik düzenlemiştik. Edebiyat ne işe yarar diye çok düşünmüştüm. Biz bunları yazıyoruz ama katiller, tacizciler, can yakıcılar bunları okuyup etkilenir mi? Tabii en başta okurlar mı? Nafile bir caba içinde olduğumuzu düşünerek üzülmüştüm. Sonra aklıma Alcatraz Kuşçusu gelince umudu yeşerterek yazıya inancımı pekiştirmiştim. Bir cani olarak girdiği hapishanedeki hücresinin penceresinden içeri giren kuşlar sayesinde kuş bilimcisi haline gelenler olduktan sonra umut hâlâ vardır. Kitapların kötülüğü dönüştürme gücünden daha büyüğünün kötülüğü kaynağından yok etme olduğunu düşünüyorum. Yani belki katiller, tecavüzler bu kitaplar sayesinde değişmeyecek ama kitap okuyarak yetişenler vicdanlı bireyler olarak kötülüğü reddedecekler. İnsanlara bir şey söylemek haddime değil ancak Mevlana’nın sözüyle, Tuncel Kurtiz sesiyle seslenebilirim, “Ey, cennetin cehennemin elinde olduğu kişi, / Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.” 

  Bin Bir ( Hayat Apartımanı) başlıklı öyküde, Galata kulesinden atlayıp, ölen karısı ile buluşmak için intihar etmeyi düşünen öykü kişisi bana Ümit Yaşar Oğuzcan’ı; onsuz yaşayamaması ve ölümü seçmesi de Attila İlhan’ın Ben Sana Mecburum şiirindeki hastalık derecesindeki tutkuyu ( belki de bağımlılığı demeliyim) çağrıştırdı. Öykünün devamında ise Nazım’ın Karıma Mektup dizeleri canlandı belleğimde.
    Ne dersiniz bu öykü ilhamını Ümit Yaşar Oğuzcan, Attila İlhan ve Nazım’dan almış olabilir mi? Yoksa bu bağlantıları ben mi kurdum?

  Ümit Yaşar, Attila İlhan, Nazım Hikmet çok sevdiğim ve çok okuduğum şairler, üzerimde etkileri çok olmuştur mutlaka yazdıklarıma sinmişlerdir. Ama Bin Bir için, Barselonalı şair Jordi Virallonga Bir Aşk Tefecisinin Notları isimli şiir kitabının yerelleştirilmesi ve öyküleştirilmesi denemesi diyebilirim.

Üç Kişilik Yalnızlık (Hayat Apartımanı) başlıklı öyküde; dede, torunun karnesini sorup cevap alamayınca başarısız olduğunu düşünerek “ Babası gibi şair mi olacak yoksa?” diyor. Şairlik neredeyse, işe yaramazlık demek.
    Toplumun bir kesiminin sanatçıya bakışı neden bu kadar eleştirel, sanat gerçekten karın doyurmuyor mu?

 Bilinen hikâyedir; Sait Faik yurt dışına çıkmak için pasaport başvurusu yapar, mesleği sorulunca muharrir/yazar der ama memur bu cevaptan tatmin olmaz, meslek hanesine ‘İŞSİZ’ kaydını düşer. Artık televizyonla bağlantılı olmak kaydıyla para kazanmak mümkün olsa da, Sait Faik’ten bu yana çok fazla ilerlediğimiz de söylenemez. Günümüzde de yazıyla uğraşan pek çok kişinin para kazandığı başka işleri var. Kaleminden para kazananların da, sadece telif eserleriyle geçinmeleri mümkün olmadığından; çeviri, atölyeler, çeşitli mecralarda yazılan yazılar, etkinlikler gibi pek çok kalemi ceplerinde taşımak zorunda kalmaktalar. 

 Bir de çocuklar için korku öyküleriniz var. KUMSALDA. Bu kitabın oluşum sürecinden de söz edebilir misiniz okurlarımız için?
 
Kumsalda gençler için yazılmış korku hikâyeleri hatta romanı. Ama büyüklerin okumasında da bir sakınca yok. Çocuklar için yazdığım doğa öyküleri var; Flamingo Çocuk’un ardından Yavru Fok NeSu da yakında çıkacak. Kızım Nehir ve yeğenim Ilgaz, bir dönem ısrarla korku hikâyeleri yazmamı istiyordu. -Bilirsiniz çocuklukta korku hikâyelerini hem dinlemek isteriz hem de geceleri uyuyamayız.- Ben de yazmayı denemek istedim. Kumsalda böyle çıktı. Fakat ilk başta onlar için ağır geleceğinden okumalarını istemedim. Çocuklar tabii ki, dinlemeyip gizlice başlasalar da yarıda bıraktılar. 14 yaş üzeri, lise için daha uygun bir kitap. İkisi de ancak bu yaşlarda okudu. Bana dinledikleri, okudukları korku hikâyelerini anlatmaktan hâlâ hoşlanıyorlar ve hâlâ geceleri birazcık da olsun korkuyorlar.  

 Bu aralar Vapur’da avukatlık öykülerinizle yer aldığınızı görüyorum. Bu öyküler yeni bir kitabın ayak sesleri mi? Mehmet Fırat Pürselim’in çalışma masasında neler var?
Bu öyküleri yazmamı senelerdir çok söyleyen oldu. Ben de birkaç deneme yapıp bir kenara attım ve devamını getirmedim. Aslında kafamda onlarca öykü var, yazılmayı bekleyen. Yazmak ve kitap bütünlüğünde toplamak istiyorum fakat ne zaman olur bilmiyorum. Kısa vadede olmayacağını söyleyebilirim. Yazıp bir kenara atayım da, kitabı sonra düşünürüm. Bir yandan da yarım kalmış ve tamamlamak istediğim o kadar çok projem var ki… Tezgâhta bekleyen az önce bahsettiğim çocuk kitabımız var. Masamda tamamlanmak üzere olan daha önce yazdıklarımdan farklı bir yönde duracak olan bir öykü kitabı var. Öyküden sonra isteğim baba oğul çatışmasını anlatan aslında bitmiş olan romanın içime sinmeyen yönlerine yoğunlaşmak. Fakat bir bakarsınız avukat öykülerini tamamlamaya girişmişim ya da çocuklar için kafamda kurguladığım yeni hikâyeyi anlatmışım ya da yepyeni bir işe girişmişim… Hayat ve yazı bizi nereye götürürse artık…

Sorularımıza verdiğiniz içten yanıtlar için size teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Aydili Derneği’nde gerçekleştirdiğimiz saatler süren söyleşimiz gibi uzun ama keyifli bir sohbet oldu. Umarım okurlarınız da keyif almıştır.

  

                                                   Eylül- Ekim- Kasım 2018 (23.Sayı)