3 Ekim 2018 Çarşamba

EYÜP TOSUN'LA SÖYLEŞİ

   

Eyüp Tosun; “Bir şeyin peşine takılıyorum, sürüne sürüne geziniyorum. Sonra bir hastalığın sökülmesi gibi çıkıyor metin.”

Söyleşi: Münire Çalışkan Tuğ  

Sizi, ben Öykülem ile tanıdım, ardından Kör Islık geldi. Öykülem edebiyat dünyasında sağlam bir yer edindi kendine. Kutluyorum. Kitabınızı sorularla konuşacağız zaten. Okurlarımızın sizi daha yakından tanımaları için bize kendinizden biraz söz eder misiniz? Kimdir Eyüp Tosun, edebiyat merakı nasıl başladı, neler yaptı, bundan sonra hangi hedeflere doğru yol alıyor?
Edebiyata ilgim öncelikle annem sonrasında da ilkokuldaki Türkçe öğretmenim sayesinde başladı. Okumak çok büyülü bir olaydı benim için, hâlâ öyle. Gayretim de bu yönde esasen, yani iyi bir okur olabilmek, yazı okumaktan sonra gelen bir haz benim için.
Milen Kundera, “Kimsenin söylemediğini söylemek zorunda olduğumuz için yazıyorum. Kimsenin söylemediğini söylemek, herkesin söylediğinin tersini söylemek anlamına gelir. Demek ki, yazmak tersini söylemek zevkidir” diyor. Sizin Hiçbir Şeyin Hiçbir Şeyi öykünüz de biraz böyle. Çok yazılmayan, içine pek girilemeyen bir alan. Siz niçin yazıyorsunuz? Yazmanın yaşamınızdaki yerinedir?
Niçin yazıyorum, diye düşünmedim aslında. Sorularla başlayan her şey insanı kısıtlar. Kundera gibi benim de yazmak üstüne net bir şeyler söyleyeceğim zamanlar gelecektir belki ama şu an kesin cümleler kurmak için erken. Şöyle cevap vereyim sorunuza: Kendimi bu dünyaya hem çok bütünleşik hissediyorum hem de çokça uzağım bu dünyanın gerçeğinden. Belki de tam bu noktada devreye giriyor bende yazma meselesi. Yaşamımdaki yeri de buna benzer. Hem hiç yok gibi hem de hep var. Bazen karşımdaki kişiyi dinlemekten bile aciz bırakabiliyorken bazen de aylarca tek bir kelime dahi yazmam. Zaten yazmak meselesi benim kafamda yaşadığım bir hadise, kâğıda dökülmesi çok zaman alıyor.
Hiçbir Şeyin Hiçbir Şeyi öykünüzde askerlik yaşamının travmalarını, üstlerin astlara karşı davranışlarını, kurum içindeki sorunlu kişileri ve bunların diğer kişilerde açtığı yaraları işlemişsiniz. Üstelik oraya gelmeden önce yaralı bir çocukluk yaşamış Adem, orada da yara almaya, hiçbir şeyin hiçbir şeyi olmaya devam ediyor. Öykünün sonunda anlıyoruz ki Adem babayı cezalandırmak için firar etmek istiyor? Bu öykü ile ilgili nasıl tepkiler aldınız? Oidupus’tan bu yana, bir insanın yaşamında baba gölgesi nerede duruyor? Kendimiz olabilmek için babayı öldürmeli (mecazen) miyiz gerçekten?
Öykü için sizin sorduğunuz pencereden geri dönüşler almadım açıkçası. Ama bu açıdan değerlendiren, eleştiren olsun isterim. Belki tartışırız da! Babayı öldürmek & yaşatmak meselesine gelince, şahsen kendi içimde bu meseleyi halledebilmiş değilim. Hafif de olsa duygusal olarak hâlâ bir kıpırtı seziyorum, öncelikle bunu tamamen ortadan kaldırıp sonrasında net bir kanıya varabilmeyi çok istiyorum.
Cemil Kavukçu derginiz Öykülem için verdiği bir röportajında “Yazarlık öğretilmez, ama yetenekliyseniz öğrenebilirsiniz. Bunun anahtarı da sizden önce yazılmış kitapların içindedir. Yazar olmak isteyenlere ilk öğretilecek şey, okumadan asla yazar olunamayacağıdır.” diyor. Siz anahtarınızı hangi kitaplar arasında buldunuz?
Çok kitap var. Birini söylesem diğerinin hatırı kalır.
Biraz da Kör Islık’ı konuşalım. Islık, öyküler boyunca farklı farklı imgeler olarak karşımıza çıkıyor ve kitapta anlamsal bir bütünlük oluşturuyor. Konuşamadıklarımız, içimize gömdüğümüz acılarımız, hatırlamaya çabaladıklarımız, bize yüklenen misyonların verdiği delirten acılar, Adem’in aylar önce teslim olmak için nizamiyeden içeri girerken kapıda bıraktığı, küçük dünyalarımız arasına sıkışmış ufacık mutluluk anları… Hiçbir Şeyin Hiçbir Şeyi başlıklı öykü de ıslığın ağzından anlatılıyor. Yine ıslık, işitme duyusundan görme duyusuna aktarılarak güzel bir kitap adı olmuş. Kitabın adı nasıl oluştu? Islığın sizin için öneminden biraz söz eder misiniz, desem.
Kitabın ilk adı “Serbest Melankoli”ydi. Bu adı çok sevmiştim. Ama Murat Çelik hiç beğenmeyince ben de sildim gitti. Sonra iki isim daha çıktı. Onlar da olmadı. Son olarak Kör Islık doğdu ve ölmedi. Öykülere sinen ıslık bilinçli olmadı ama. Dosya olarak ortaya çıktığında okuyunca fark ettim. İsim de böylece yakışmış oldu kitaba. Islığın hayatımdaki yeri çok önemlidir. Dayılarım çok küçük yaşta öğrettiler ıslık çalmayı. İki dayım var. Hem ikisi kendi aralarında hem de birkaç arkadaşıyla bazı anlarda ıslık çalarak anlaşırlardı. Çok hoşuma giderdi bu durum. Yıllar sonra bunları hatırlayıp kitabıma isim olarak çağrışım yapacağını düşünmemiştim tabii. Başka yönlerden de ıslığın bazı anlamları var ama şimdilik bununla kalalım…
Kitabınızda göçmenler, dil sorunu, mahalle baskısı, dinsel geleneklerin kişi üzerindeki etkisi, askerlik, yaşadığı topraklardan koparılarak yersiz yurtsuz bırakılan ve geçmişin acılarını hep içinde taşıyanlar, tekrarlanan hayatlar/ birbirinin aynısı olan günler; takıntılar, mutsuzluklar, geçmişe takılıp kalmalar gibi pek çok toplumsal ve bireysel sorunu işliyorsunuz. Sizi bu temaları işlemeye iten nedir? Yazar, suskun kitlelerin konuşan dili midir? Ne dersiniz?
Yazar nedir, kimdir bunu ben bilemem ama benim gayretim; eksik, aksayan ve ukde olarak kalmış hayat yumrularını anlatabilmek. Bahsettiğiniz hiçbir temayı planlı, hesaplı seçmiyorum. Yaşarken, okurken, izlerken veya hatırlarken beni yakalayan ve yazmaya mecbur bırakan şeylerin peşinden gidiyorum.
Münir Bey, hem teknik hem de içerik olarak ilginç bir öykü. Ayrıca beni çok etkilediğini de belirtmeliyim. Birçok yolculuğa çıktım öykü boyunca. “Kuşların ıslığında teselli arasın diye onu sakalarla baş başa bırakıp çıktım dükkândan” cümlesi ile, Sait Faik’in “Hişt Hişt”, doğa insana iyi gelir diyen sesini duydum. Kurban kesimi sırasında Münir Bey’in cebinden çıkardığı makas ve tarakla Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi’sindeki dedenin kutsal saydığı geyiği vurma sahnesi canlandı gözümde. Öyküyü çok da açık etmeden şöyle sorayım:
Bize yüklenen misyonlara, dayatmalara, mahalle baskısına neden hayır diyemiyoruz? Sanat/edebiyat, istemediğimiz, yapamayacağımız, yaparsak bizi yaralayacak dayatmalara karşı durma konusunda bize yeni yollar açabilir mi?
Öncelikle çok teşekkür ederim, beğenmenize sevindim. Ayrıca Cengiz Aytmatov vurgusu çok hoşuma gitti, çünkü benim yazarlarım arasında önlerdedir. Tabii açar, hem de çok fazla yollar. Sanat/edebiyat dediğimiz şey de bu yüzden var. Bazen bir gerçeği en yakınımıza bile anlatamayabiliyoruz; çünkü sözlü iletişim her zaman sağlıklı sonuçlar vermiyor. Doğal olamıyoruz her zaman, bu bile büyük mesele. Ama bir sanat/edebiyat eseriyle baş başa kalıyoruz ve iç hesaplaşmamız giriyor devreye. O yüzden kişilerden çok eserler etkiledi yüzyıllardır insanları. İnsan, sustuğu yerde yazar, yazdıkları bağırarak yankılanır.
Kısa’lar bölümündeki “Perdesiz Aile Manzaraları -2” adlı bir cümlelik çarpıcı öykünüzde “Sosyal medya bildirimleri tüm sesleri bastırıyordu.” diyorsunuz. Peki, edebiyat sosyal medyadan nasıl etkileniyor? Sanatın ve sanatçının seslerini de bastırıyor mu sosyal medya?
Hepimizin konuşması gereken bir mesele bu. Bence hem olumlu hem de olumsuz yönleri var. Ben kendi adıma hem iyi hem de kötü besleniyorum sosyal medyadan. Kimsenin sesini bastırdığı yok. Orası sanal bir dünya bunu unutmamak gerek, gerçek hayattaki gibi değiliz orada.
Kısa’lardan söz açmışken, kısa öykü türü yeni yeni rağbet gören bir kulvar. Hayatın hızı metinleri de kısaltıyor gibi. Kendini öyküdeki olay akışına bırakmaktan haz duyan bazı okurlar da kısa öyküden uzak duruyor sanki. Bana göre kısa öykü okura metin içinde daha çok alan açıyor. Okura, öykünün önünü, ardını, ara boşluklarını doldurma konusunda davetiyeler çıkarıyor. “Sen de öykünün bir parçası ol, kendi istediğin biçimde geliştir.” diyor. Siz nasıl tepkiler aldınız kısa öyküleriniz için?
Açıkçası çok da olumlu tepkiler almadım. Çoğunluk, “Kısa’lar”ı beğenmedi ya da kendi kafalarında bir yere oturtamadı. Aslında illa bir yere bağlama, anlamlandırma çabasını da çok doğru bulmuyorum. Biz de çok denenen ve başarı sağlanan bir alan değil zaten. Benim de bunlar oldu, alın size çok çok kısa öyküler ısrarım asla olmadı, olmaz. Şu var ki, bunlar bende böyle cereyan etti ve kendilerini bu şekilde tamamlattılar. Benim gözümde onlar da birer metin. Olmuştur, olmamıştır bunu bilemem.
Kitabın son öyküsü “Dünya Tutulması”nda “İp la bu, bitti işte. Kız uluorta kaldı öylece. Bense elimde bir top yün iple öylece çakıldım durduğum yere. Bu da benim dünya tutulmam oldu.” diyor anlatıcı. Bir iple düşlere dalma. Öykü yazma da öyle değil mi? Bir sözcük aklınızı çeler, onun ardına düşersiniz, günlerce sizinle gezer, bir anlamda dünyanız tutulur ve sonunda öykü ortaya çıkar. Ne dersiniz, nasıl çıkıyor bir öykü, ete kemiğe nasıl bürünüyor?
Aslında çok güzel anlatmışsınız, tam da böyle oluyor bende. Kör Islık’ta beş yılda yazılan öykü de var, beş saatte yazılan da. Bir şeyin peşine takılıyorum, sürüne sürüne geziniyorum. Sonra bir hastalığın sökülmesi gibi çıkıyor metin. Beni ikna ediyorsa kalıyor, etmiyorsa siliniyor.
Kümbül de kitaptaki güzel öykülerden biri. Galip üniversitede araştırma görevlisi olunca eski çevresinin ona yaklaşımı değişiyor. “Taşrada doktor veya akademisyen, yani afili bir meslek sahibi oldun mu yandın; artık hayatın hep misafir gibi geçecek demektir. Hep el üstündesin, hep göz önünde. Sanki herkesin elinde bir çift terlik var da seni rahat ettirmek için çabalıyorlar.” cümlelerinden hareketle sormak isterim. Bir yerlere gelince eski tutunduğumuz, kendimizi mutlu eden yerlerden kopuyor, yalnızlaşıyor muyuz? Kitabı yayımlanmadan önceki Eyüp Tosun’la kitaplı yazar Eyüp Tosun arasında, size yaklaşım konusunda, bir değişiklik gözlemlediniz mi? Yakın çevreniz, dostlarınız arasında, ellerinde hep bir terlikle karşılayanlar oldu mu sizi de?
Henüz olmadı! Şaka bir yana hep belirttiğim gibi yazmayı/yazarlığı hiçbir zaman öncelik yapmadığımdan benim için değişen hiçbir şey olmadı.
Kitabınızda, ‘aforizma’ da diyebileceğimiz felsefi ağırlığı olan pek çok cümle var. “Kesik bir dil üretti modern hayat. Dilimiz yaraymışçasına eksiltili sözcükler, insan babası ölünce ona benzemeye başlıyor. Kendimi değil sizi tekrar ediyorum.” bunlardan bazıları. Edebiyat –felsefe ilişkisi konusunda neler söylemek istersiniz?
İnanın asla bilinçli yapmadım bunları. Hatta yakın dostlarım bilir, özellikle bunları temizlemek için çok çaba sarf ettim. Aforizma ya da insanların bu yönde adlandırdığı cümleleri bile isteye kurmadım/kurmuyorum. Yeri gelmişken de birkaç şey söyleyeyim: Böyle yakıştırma yapıp acımasızca eleştirenler oldu/oluyor. Camus’yü, Tanpınar’ı veya bir ton yazarı da çöpe atmamız lazım eğer böyle sığ bakacaksak bu “aforizma” meselesine. Bence bütünsel olarak değerlendirilmeli eserler. Bir şey cımbızlayıp kitabı/yazarı harcamak benim nazarımda asla iyi bir okur melekesi değil. Edebiyat-felsefe ilişkisine gelince, ister istemez her kurguda ucundan felsefeye bulaşıyoruz. Bunları bazen fark ediyor, bazen fark edemiyoruz. Felsefe kelimesinin başlı başına anlamı bile yetiyor zaten edebiyata. Yazarlar da hep arıyor, hep bir şeylerin peşindeler…
Metruk Şifa, bir apartmanda yaşayanlar üzerinden bir Türkiye panoraması çiziyor adeta. Birbirini izleyenler, denetleyenler, takıntılı komşular, emekli olsa bile üniformasını bir mevki aracı olarak görenler, KPSS’ye hazırlananlar, yaşamak istedikleriyle yaşadıkları örtüşmeyen mutsuz insanlar, birbirinin aynısı yaşanan günler, geçmişe takılıp kalanlar vb. Geniş oylumlu bir romanı kapsayacak bir içeriği, yığıntı hissi uyandırmadan bir öyküye sığdırma ustalığını kazanmış bir yazar var karşımızda. Bu öyküden, Eyüp Tosun’un romana giden ayak seslerini duyar gibiyim. Var mı böyle bir proje? Çalışma masanızdakileri bizimle paylaşır mısınız?
Aslında “Metruk Şifa” bir romanın değil belki ama bir novellanın taslağı olarak gelişiyordu. Yapamadım. Roman yazmayı şimdilik becerebileceğimi düşünmüyorum. Novellayı da kotaramamış oldum. Şu an için masamda tek kelime dahi yok. Kitap çıktığından beri müthiş bir tıkanma içerisindeyim. Ne zaman normale dönerim bilmiyorum ama şikâyetim yok. Dosya sürecinde birkaç güzel hikâye vardı aklımda, belki onlar yine gelir bulurlar beni, bekliyorum.
Edebiyat dünyasına kattığınız, bundan sonra katacaklarınız değerler ve zaman ayırıp sorularımıza verdiğiniz yanıtlar için teşekkür ederim. 
Ben size teşekkür ederim. Kitabı çok güzel okumuşsunuz. Sorularınız beni çok mutlu etti. Sağ olun, sevgiler.                              
Eylül  2018- 46.Sayı

29 Eylül 2018 Cumartesi

EDEBİYATLA TRAJEDİNİN ACILARLA ÖRÜLMÜŞ YOLCULUĞU



                       Edebiyatla Trajedinin Acılarla Örülmüş Yolculuğu

                                                                                    MÜNİRE ÇALIŞKAN TUĞ


      Edebiyat ve trajedi.  Trajik olanın edebiyatta yer alması ve edebiyatın trajik olandan beslenmesi bin yıllardır devam ediyor, edecek de. Yazılı metin olarak modern tiyatro Eski Yunan’da trajedilerle başlar. Klasik trajedi için, Eski Yunan insanının, bir yandan kahramanlık çağından kalma değerler, diğer yandan varlığını iyiden iyiye hissettiren şehir devletinin yeni değerleri arasında bocalamasının ürünüdür, demek olasıdır. Toplumdaki değişen değerleri ve bu değişimin bireylerde yarattığı etkiyi izleyen Sophokles, Aiskhylos, Euripides, Asistophanes gibi, dönemin büyük trajedi yazarları, bireyin yaşadığı bocalamayı, geçmişin görkemli kahramanlıkları ile içinde bulunulan dönemin koşulları arasında sıkışıp kalmanın neden olduğu çatışmayı ve bu çatışmadan doğan trajik sonuçları anlatmışlardır eserlerinde. Günümüzde klasik trajediler yazılmıyor artık, ama ilk yazılanlar da aradan geçen onca zamana rağmen oynanmaya, seyirciden ilgi görmeye devam ediyor.
    
Klasik trajedilerde amaç, seyirciyi korkutarak kötülüklerden, olumsuzluklardan arındırmaktır. Sergilenen oyunu izleyen seyirci, oyundaki üst düzey kahramanın- tanrı, yarı tanrı, kral, kraliçe vb.- başından geçenleri izleyince korku ve dehşete kapılır. Bir devletin yöneticisi, bir kral, bilerek - isteyerek işlemediği, neredeyse kaderinin sonucu olan bir suçtan bu denli ağır cezalara çarptırılırsa oyunu izleyen seyircinin hiç kurtuluşu olmayacaktır. O halde erdemli olmalı, duygularına yenik düşmemeli ve akılcılıktan ayrılmamalıdır. Oyunu izlerken kahramanın yaşadığı acıyı tüm hücrelerinde duyumsaması bir derstir seyirci için. Sahnede gösterilmeyen ama sahne arkasında gerçekleştirilen ölüm, öldürme, iğne ile gözünü oyma gibi durumlarda kahramanın yaşadığı acıdan yansıyan sesler dayanılacak gibi değildir. Bu seslerin dinletildiği seyirci de yoğun bir arınma duygusu yaşayacak ve kendini kötülüklerden uzak tutmak için canla başla mücadele edecektir.

    Trajik Öge Çatışmadan Doğar
   Klasik trajedilerin özelliklerini ve amacını irdelediğimizde bireyin bağımsız hareket edebilmesini önleyen bir yanının olduğunu görmek olasıdır. Trajediler izletilip korkutulan, dehşete düşürülen,  sürekli kendini sorgulaması ve arınması beklenen bireye, oyun aracılığı ile, doğrunun ne olduğu dikte edilir. Bireyin kendi doğruları, yargıları ve yaşam felsefesi yok sayılır. Ondan, toplumun yüce çıkarları için kendini yok etmesi, yaşamını ve çabasını toplumuna adaması beklenir.  Dolayısıyla yol haritası egemen anlayış, üst akıl tarafından, devletin ve milletin çıkarları için dizayn edilen seyirciden duygularını, hayallerini, bireysel taleplerini, ruhunun istek ve arzularını bastırması beklenir. Bastırılan bu talepler nereye kadar kontrol altında tutulabilecektir, tutmalı mıdır? Böyle baktığımızda klasik trajedilerin mesajını seyircinin özgürlüğüne bir saldırı olarak görmemiz mümkündür. Bu da yeni bir trajik ögenin, bir çatışmanın doğmasına yol açacaktır.

  Hayatta ve edebiyat eserlerinde trajik öge, çatışmadan doğar. Bu çatışma; bireyin kendisiyle, çevresiyle, toplumla, sistemle ya da tam tersine çevrenin, toplumun ve sistemin birey ile uyumsuzluğundan kaynaklanır. Çatışma unsuru kabul noktasını aştığı anda trajik öge yavaş yavaş belirmeye, sonraki aşamalara hazırlanmaya başlar. Çatışma noktasına gelen bireyin, toplumun, sistemin endişesi artar. Kendini tehlikede gören, var olan durumundan daha kötü duruma geçeceğini anlayan birey ya da onu yöneten sistem kendini koruma, elindekileri yitirme telaşına düşer ve savaşı başlatır. Kazanır ya da kaybeder.  Bu çatışma sonrasında iki taraftan biri trajik durumu yaşayacak, diğeri kısmen de olsa kazanacaktır. Toplumun sanatçıları tarafından dikkatle izlenen bu çatışma yorumlanır, yeniden kurgulanır, eklememeler ve çıkarmalarla yeniden üretilir ve edebiyat ya da başka bir sanat eseri olarak ölümsüzleşir, edebiyat ve trajedi birbirini besleyerek yoluna devam eder.

    Yazarın İç Dünyasındaki Çatışmasından Doğan Trajik Öge: İntihar
  Sadece anlatı konusu olmakla kalmıyor edebiyat ve trajedi ilişkisi, yazarların yaşamlarına son verme biçimiyle de karşımıza çıkıyor. Bir yazar için yazmanın,  kendisi ve toplumuyla bir hesaplaşma biçimi olduğunu düşündüğümüzde bu hesaplaşmadan doğan çatışmanın aşılamadığı noktalarda başka bir trajik durumun da ortaya çıktığını görüyoruz: İntihar.
   Bilinç akışı tekniğini ustaca kullanarak edebiyata sunduğu özgün katkıların yanı sıra eleştirmen kimliğiyle de tanınan üretken ve yenilikçi yazar Virgina Woolf,  II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kaygı, yılgınlık, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girer. Kendisiyle olan bu çatışmasını aşamamış olmalı ki 28 Mart 1941’de ceplerini taşlarla doldurarak Ouse nehrine atlayıp intihar eder. Eşine bıraktığı intihar mektubunda, içindeki çatışmanın nasıl da trajik bir ögeye dönüştüğünü görmemiz mümkün. “Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç günleri yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum.” 

 Günümüzde kitapları elden ele dolaşan, okuyanın mutlak bir başkasına önerdiği Stefan Zweig, hümanist yanı ve savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından çokça söz ettirmiş bir yazardır. Yahudi kimliği ve düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedefi haline gelmiş, başka bir ülkeye yerleşse de II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son vermiştir. İçindeki çatışma onu intihara sürüklemiş, ünlü yazar o trajik sonu yaşamıştır.

Tüm zamanların en çok okunan romancısı kabul edilen Jack London’un Martin Eden adlı eseri belki de dünya edebiyatının en bilinen potkal (yardım isteme mesajı, duyuru) örneğidir. Bu otobiyografik eserinde intiharını adım adım ören yazar, günlük yaşamında bir alkol bağımlısıdır ve istediği zaman içkiyi bırakabileceğini düşünür. Hatta bu konuda iddialara girmekten de geri durmaz. Fakat sonradan bırakmak istediğinde başaramadığını görür, dehşete düşer. Kendisiyle yaşadığı bu çatışmayı aşamaması kendi trajik sonunu hazırlar. İntihar.

  11 Şubat 1963'te, evlerinin ikinci katındaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odanın kapısını kapatır, içeri gaz sızmayacak biçimde kapıyı bantlar. Alt kata iner, gazı açar, kafasını fırının içine sokarak intihar eder. Sırça Fanus adlı yarı otobiyografik eserinin satır aralarında onu intihara götüren trajik ögeleri bulmak mümkündür. Bu yönüyle Sırça Fanus da Martin Eden gibi yaşanacakları önceden haber veren bir potkal niteliği taşır.
Amerikalı şair ve yazar Sylvia Plath Otel odasında kendini asarak öldüren Sergei Yesenin’in, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovsky’ye yazdığı veda mektubundan trajik bir iç çatışmayla bu eylemi gerçekleştirdiğini görmemiz mümkün.
““Hoşça kal dostum, hoşça kal. Aşkım, kalbimdesin. Ayrılmamız da bir kader. Çok geçmeden bir araya gelecek olmamız da. Hoşça kal: el sıkışmaya gücüm yok. Üzülmek, kaş çatmak yok. Şu anda ölmek yeni bir şey değil. Çünkü yaşamak da yeni değil.”

  Bizim edebiyatımızın en trajik intiharlarından biri 1852-1887 yılları arasında yaşayan Beşir Fuat’ın intiharıdır. Sinir hastası olan annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Beşir Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazmıştır.
Daha pek çok yazar kendisiyle ve çevresiyle yaşadığı çatışmaları aşamadığı, bir çıkış yolu bulamadığı için trajik bir biçimde yaşamlarına son vermişlerdir. Merak edenler için birkaçını yazalım:
Sergei Yesenin gibi, cesedinin yanında bulunan şiirde sevdiklerine seslenen Viladimir Mayakovski,  II. Dünya Savaşı sırasında Nazi karşıtı mücadeleye katılıp esir düşen Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin ve orada gördüklerinin etkisinden kurtulamayan, en son, Tanrı inancını da kaybettikten sonra  68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eden Primo Levi, yaşamı boyunca depresyondan kurtulamayan Ernest Heminway;  Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı romanında  “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.” diyen  Tezer Özlü,  30 yaşında intihar eden Silvia Plath’ın yolundan giderek 29 yaşında intihar eden  Nilgün Marmara,  22 yaşındayken, Kadıköy Ümit Oteli’ndeki odasından atlayarak yaşamına son veren Kaan İnce, Ağır Roman’ın yazarı Metin Kaçan, Kör Baykuş adlı kitabın yazarı  Sadık Hidayet…

   Klasikleşmiş Bazı Eserlerden Trajik Sahneler
Dünya edebiyatının büyük ustaları insanlığın yaşadığı büyük acıları, trajedileri eserleri aracılığı ile bize ulaştırmışlardır. O eserleri okurken, edebi gerçeklikle gündelik gerçekliğin hep yan yana yürüdüğünü, gündelik gerçekliğin edebi gerçekliğe zemin hazırladığını görüyoruz. 
  
John Steinbeck, Gazap Üzümleri’nde 1929 Ekonomik Bunalımı sonucu genç-yaşlı, kadın- erkek, binlerce emekçinin verimli topraklara doğru çıktıkları göçü ve o yolculukta yaşandıkları acıları anlatır. Romanda, çocuğu ölü doğan kadının açlıktan ölmek üzere olan bir adamı emzirme sahnesi acının, açlığın günlük gerçeklikten edebi gerçekliğe yansımasının bir sonucu değil de nedir?




  ÇharlesDickens’ın İki Şehrin Hikâyesi adlı romanının bir bölümünde trajik öğe, kitabı okuyan herkesin kanını donduracak biçimde gözler önüne serilir.  Zafer sarhoşluğu içindeki ihtilalciler, bir yandan içki içerken bir yandan da daha düne kadar yan yana mücadele ettikleri arkadaşlarının başlarını giyotinle koparıp hala kanları damlayan bu başları saçlarından tutup havaya kaldırır ve kahkaha atarlar. Fransız İhtilali’ni araştırdığımızda gerçeğin, romanda anlatılandan daha trajik olduğunu görürüz.





    Anatole Farance, Fransız İhtilali’ni konu aldığı romanları Tanrılar Susamışlardı ve İhtilalin Çocukları’nda klasik trajedilere taş çıkartacak ağırlıkta ve dayanılmaz sahneler çizer okur için. Eğer hafızam beni hangi eser olduğu konusunda yanıltmıyorsa, İhtilalin Çocukları adlı eserin bir sahnesini sizinle paylaşmak isterim.


Sistemin güçlüleri tarafından tutuklanmış, karanlık bir yere üst üste tıkılmış kişilerden biri olan roman kahramanı, bir gün işkenceye çekilecekse buna müsaade etmeden kendi canına kendisi kıyacaktır. Bunun için de yanında küçük bir siyanür şişesi taşır. Yanındakiler birer ikişer işkenceye götürülürken sıranın kendisine yaklaştığını anlayınca koynunda sakladığı siyanür şişesini çıkarır, ancak o kargaşada şişeyi elinden düşürür. Roman kahramanı kendisini öldürecek zehri ararken ben bir okur olarak kahramanla özdeşleştiğimi, onu öldürecek şişeyi bulmasını istediğimi fark ettim ve ürperdim. Romanı okuyalı otuz yılı aşkın bir süre olmasına rağmen bu trajik sahneyi anımsadığımda hep içim titrer.

   İkinci Dünya Savaşı’nı konu alan romanlarda da edebiyat ve trajedinin yan yana, birbirini besleyerek, yürüdüğünü görürüz. Aslan Asker Şvayk, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok,  Silahlara Veda, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Herkes Tek Başına Ölür ve daha pek çok yapıt,  insanlık tarihinin bu en kanlı trajedisini bizlere ulaştırmaya ve bilincimizi taze tutmaya devam ediyor. Bu eserler arasında, en az bilindiğini düşündüğüm Herkes Tek Başına Ölür,  Hans Fallada tarafından,  1940-1942 yılları arasında Alman polisinin sürdürdüğü yasa dısı çalışmaların dosyalarından yapılan araştırmalardan yararlanarak yazılmıştır. Hans Fallada, İnsanların yaşadığı acılara ışık tutarak, benzer acıların daha sonraki dönemlerde yaşanmaması için belki de bizi savaşın yarattığı trajedilere karşı uyarmak istemişti romanıyla. 
   Oğulları Otto’yu savaşta kaybeden karı-koca Quangel çifti, zor koşullar altında, canlarından olma pahasına, halkı savaşın sonuçlarına karşı uyarmak amaçlı olarak gece sabaha kadar yazdıkları mektupları sabahları gizlice değişik yerlere bırakıp halka ulaşmasını sağlamaya çalışırken korkunç sonun kendilerini bir gün bulacağını bilseler de inandıkları uğruna her şeyi göze alıyorlar. Bir roman olduğunu bildiğim halde kitabı okurken,  Quangel çiftinin bıraktıkları mektupların bulunduğu yerler polis şefinin odasındaki haritada işaretlendikçe “Yakalanacaklar!” diye duyduğum korku ve endişe eminim ki Antik Yunan’da trajedi izleyen seyirciden daha az değildi.

   Dünya Acılı Olduğu İçin Yazılır
 Günümüz Türkiye’sinde pek çok yazar, üstünde yaşadığı topraklarda yaşanan acıları, satır satır anlatıyor eserlerinde.  Onlar; gördükleri, yaşadıkları ve izledikleri acılara kayıtsız kalamıyor, kalmıyor; belki de yaşananların tanığı olmayı, bu tanıklığı gelecek kuşaklara edebiyat aracılığı ile ulaştırmayı, insanın acılarına dil olmayı bir görev sayıp trajik olayları eserlerinin konusu yapıyorlar. Son dönemlerde okuduğum bazı yazarların eserlerini anmak isterim burada. Mine Söğüt’ün bütün roman ve öyküleri, Mehmet Fırat Pürselim’in Hayat Apartımanı, Emanetimdeki Hayatlar ya da Acı Defteri, Akılsız Sokrates,  Polat Özlüoğlu’nun  Günlerden Kırmızı ve Hevesi Kirpiğinde adlı öykü kitapları, Gamze Arslan’ın Çerçialan’ı, Eylem Ata Güleç’in Boşlukta Büyüyen’i, Belma Fırat’ın Kuyuda’sı, Melike Uzun’un Kürar’ı…
    Bu yapıtlardan bazılarını okurken tıkandım, nefessiz kaldım, direncim yetmedi bir okur olarak olay kahramanının yaşadığı büyük acıları kaldırmaya. Kimi metinlerin yazarını arayıp okuru bu kadar soluksuz bırakmaya hakkı olmadığını söyledim. “Siz de biliyorsunuz, herkesin gözü önünde gerçekleşti bu anlattıklarım, üstelik ben onları yumuşattım, defalarca üzerinden geçtim.” dedi. Haklıydı, pek çoğu film gibi izletilmişti bize televizyon ekranlarından ya da nenelerimiz gizli gizli ağlamaya devam etmişlerdi, masal süsü vererek torunlarına anlattıkları acılarıyla.
   “Her sanatçı çağının tanığıdır.” sözünden hareket ettiğimizde, Anna Karanina’nın, Madam Bovari’nin, Suç ve Ceza’nın, Savaş ve Barış’ın; İnce Memed’in, Kuyucaklı Yusuf’un ve daha pek çok eserin sadece birer roman olduğunu, anlatılanların, yazarlarının hayal gücünün sınırsızlığı içinde kurgulandığını, gerçek yaşamda karşılıklarının olmadığını kim iddia edebilir?  Okudukça hem o kahramanların trajedilerini, hem kendi trajedimizi bulmaz mıyız satır aralarında? Bazılarını defalarca okuyuşumuzu neyle açıklarız, ya da okurken gözyaşları içinde kalışımızı?

     Bir dönem, seyirciyi arındırıp olumsuzluklardan uzaklaştırmak amacıyla yazılan trajediler dönemin gerçekliğinden hareketle bir amaç için kurgulanmış ve sergilenmişti.  Aradan geçen onca zamana rağmen arınmadığımızı, olumsuzlukların artarak devam ettiğini görüyoruz. Toplumların tüm kurumlarının ve bireylerinin sorumluluğudur yaşamdaki trajedileri azaltmak ve insanın mutluluğuna giden yolları arayıp bulmak. Bu bağlamda yazarlar da -belki de insanlığın acılarını azaltmak amacıyla- gördükleri, yaşadıkları, acısını içlerinde duydukları olayları konu alan romanlar, öyküler, tiyatrolar yazıyor. Böylece trajedinin edebiyatla, edebiyatın trajedi ile olan yolculuğu devam ediyor.

Son söz Tezer Özlü’nün: “…Neden yazılır? Dünya acılı olduğu için yazılır. Duygular taştığı için yazılır. 

Ocak- Şubat- Mart 2018 (12. sayı)







24 Eylül 2018 Pazartesi

POLAT ÖZLÜOĞLU İLE SÖYLEŞİ


POLAT ÖZLÜOĞLU “Ben içimde biriktirdiğim çocukları öykülerle azat ediyorum”



Söyleşi: MÜNİRE ÇALIŞKAN TUĞ



  Öykülerinde Cumartesi Anneleri’nden Kahramanmaraş olaylarına, Gezi direnişinden bombalanan, boşaltılan köylerde yaşanan acılara, ensest mağduru çocuklardan sermaye yapılan çocuklara, Somadaki maden kazasından eşcinsel bireylerin yaşadığı travmalara, ölümlere, 10 Ekim Ankara patlamasından yaşadığı topraklardan savaş nedeniyle göç edip kendine daha güvenli yaşam alanları bulmaya çalışırken dedesi yaşındaki bir adamın bilmem kaçıncı karısı olarak gözünü açan, hatta açamayan çocuklara kadar geniş bir yelpaze izleyen ve ille de yolu çocukluğa çıkan öykülerin yazarı Polat Özlüoğlu ile söyleştik. Onun öykülerinde işlenen konularla birlikte özgün bir dil de öne çıkıyor. Kurulan imgeler eşyanın ruhunun kurguya eklenmesini sağlıyor, bu da öykülerde yeni katmanlar, anlam derinlikleri oluşturuyor.
Biz sizi Kasım 2015’te yayımlanan GÜNLERDEN KIRMIZI ile tanıdık.  Tam söyleşiye başlayacaktık ki ayağının tozuyla ikinci kitabınız HEVESİ KİRPİĞİNDE çıkageldi, hoş geldi. SonGemi okurları için kendinizi biraz tanıtır mısınız? Kimdir Polat Özlüoğlu?
İzmir’ de ikamet eden, seyahat etmeyi, kitap okumayı ve yazmayı çok seven biriyim kısaca. Gazetecilik mezunuyum. Ama mesleğimi hiç icra edemedim. Farklı iş kollarında çalıştım.  Lakin bir şekilde yazmak ve okumak hep hayatımda yer aldı. Aslında öyküye âşık ve yazmadan duramayanlardanım.
Bildiğim kadarıyla bankacısınız. Sayılar, rakamlar, faiz hesapları… Bunlardan kaçıp edebiyata mı sığındınız? Sait Faik Abasıyanık “Yazmasam deli olacaktım.” der bir yazısında, yazmanın insan üzerindeki sağaltıcı etkisini buluruz bu sözde.  Siz neden yazıyorsunuz?
Neden yazıyorum, diye ara ara düşündüğüm oluyor. Bir insan neden öykü yazar, hele öyküler bu kadar acıyı, şiddeti, kaybı, yokluğu, kurbanları, faili meçhulleri, isyanı dillendirmeye çalışıyorsa? İşte bu yüzden yazıyorum. Ben bu coğrafyada yaşayan bizleri yazıyorum. Bizim dertlerimizi, bizim acılarımızı, bizim kayıplarımızı yazıyorum. Bir nevi gönül borcumu ödemeye çalışıyorum ismini bildiğimiz ya da bilmediğimiz insanlara, kahramanlara, kayıplara, ölülere. ‘Vefa’ bir semt adı değil benim için.
GÜNLERDEN KIRMIZI’yı okurken yer yer soluksuz kalmıştım, yüreğim kanamıştı. Ardından Hevesi Kirpiğinde geldi. Adıyla rahatladım önce, bu sefer umut bekledim, ama yine acılar örülmüştü öykülerde.  Hemen hemen her öyküden sonra kendimi sokaklara atmak, rahatlamak istedim. Hangi Kevser’i ( HEVESİ KİRPİĞİNDE) okuduğumda kapılar kâbusum oldu. Toplumunun acılarına ayna tutup onu bilince çıkarmak bir mücadele biçimi mi sizin için? Sanat acılardan mı besleniyor, bu konuları seçmenizin nedenlerini bizimle paylaşır mısınız?
Keşke mutlu öyküler, umutla biten hikâyeler anlatabilsem sizlere. Keşke dudaklarınızda bir tebessüm bırakabilsem ama olmuyor. Kalemimden deftere akan mürekkep hep kırmızıya çalıyor, hep acıya boyuyor, hep kedere duruyor kelimeler bu ara. Beş yıldan fazla bir süredir düzenli olarak yazıyorum ama bu öykülerin neredeyse tamamı hüzün ve ölüme adanmıştır. Toplum olarak içinden geçtiğimiz bu karanlık zamanlarda, maruz kaldığımız acı, haksızlık ve yoksunluk, gözlerimizin önünde cereyan eden bu ölümler, hepimizin içine çöreklenen bu korku öykülerde dile geliyor. Özellikle bir konu seçip de yazmaya oturmuyorum defterimin başına, kendiliğinden oluşan bir şey. Kafamda günlerce dönüp dolaştırıp kurgulamıyorum hiçbir öyküyü. Oturunca yazan birisiyim, bir şekilde yazıyorum kalemi elime alınca. Ama düşününce evet, sanat ve edebiyat bana göre çektiğimiz acılardan, yaşadığımız zorluklardan, içine düştüğümüz açmazlardan, içimizde büyüyen umut kırıntılarından besleniyor. Bir öykücü olarak gördüğüm, duyduğum, şahit olduğum, hissettiğim kederi, ıssızlığı, ıstırabı, yokluğu, toplum olarak yaşadığımız travmayı öykülüyorum.  Unutmayalım istiyorum. Unutulmasın bunca yaşanan acı, dünya ağrısı denen şeyi bazılarımız değil hepimiz bilelim istiyorum.

GÜNLERDEN KIRMIZI, kitapta yer alan öykülerden birinin adı değil. Bana Marquez’in Kırmızı Pazartesi adlı eserini anımsattı. Yine her iki kitapta da gördüğüm,  masalsı anlatım (GÜNLERDEN KIRMIZI- Varla Yok), masalın içine yerleştirilen gerçeklik
 ( HEVESİ KİRPİĞNDE– Bin Başlı Canavar), olayların bir tül perdenin ardından puslu görünümü, zaman kullanımları (yüz yıllar önce gittiği bir cumanın tozlu ertesi, Kaç yüz yıl oldu ipeksi bir halının üstünde ayak parmaklarım kaybolmayalı? vb.) ile büyülü gerçekçiliğe yaklaşıyor öyküler. Sizin için “kırmızı” neyin sembolü, büyülü gerçekçi öyküler diyebilir miyiz öykülerinize?
Kırmızı bu toprakların simgesi benim için. Tarihin her döneminde kırmızıya çalan bir coğrafyanın çocukları olarak büyüdük. Her çağda kızıla boyandı bu dağlar, ovalar, denizler. Büyülü gerçekçi okumaktan ve yazmaktan keyif alıyorum. Gerçekleri masallaştırmayı seviyorum. Bir nevi çocuklara değil de büyüklere hitap eden masallar bunlar.  Ama hepsi yaşanmış olaylara dayanıyor, hepsi gerçek. Benim, senin ya da başkalarının yaşamamış olması hiç yaşamayacağımız anlamına gelmez ya da hissedemeyeceğimiz anlamına gelmez.
GÜNLERDEN KIRMIZI’da temel izlek çocukluktu. Bu izlek, HEVESİ KİRPİĞİNDE’de  sürüyor. Büyüklerin dünyasında tutunmaya çalışan, tutunamayan, düşen, yaralanan, kanayan, erken büyüyen çocuklarla yürüyoruz öyküler boyunca.  Neden çocuklar ve çocukluk?
Bu memlekette çocuk olmak hep zordu, hala da öyle. İlk ölen hep çocuklar oluyor, sizin de söylediğiniz gibi ilk düşen, ilk kanayan, ilk yaralanan hep onlar. Çocukluk izleği benim üzerine çokça kafa yorduğum, araştırdığım ve düşündüğüm bir izlek. Hepimiz çocuk olduk, bazılarımız mutlu çocuklardık, bazılarımız mutsuz, bazılarımız gülen, bazılarımız kederle bakan çocuklardık, bazılarımız yokluk içinde büyüdük, bazılarımız hiç büyüyemeden gömüldük. Yani sonuçta yetişkin hayatımıza yön veren en önemli şey çocukluğumuz oldu her zaman. Nasıl bir çocuktuk, nasıl bir hayat kurduk? İçimizdeki çocukları öldürdük mü yoksa onlar da bizimle birlikte büyüdü mü? Ben içimde biriktirdiğim çocukları öykülerle azat ediyorum, sayfalarda, defterlerde bazen de kitaplarımda o çocukları yaşatıyorum. Çocuk olmak güzel şey diyebilmeliyiz.
“Küskün kitap, içi şişmiş defter, hem kel hem fodul kalem, gözleri bağlı duvarlar, komada uyuklayan bilinçsiz sokaklar, mırıl mırıl mırıldanan odalar” gibi kişileştirmelerle, nesnelerin de olay kahramanı gibi anlatıldığını görüyoruz. Bazı öykülerde bu anlatımı çok daha ileri düzeyde kullanıyorsunuz. Denizkızı başlıklı öyküde( GÜNLERDEN KIRMIZI) kalem çok canlı bir olay kişisi benim için. Sözcüklere nesnenin ruhunun yüklenmesi bir öyküyü hangi açılardan besler?
Ben eşyaların da bir belleği, bir ruhu olduğuna inananlardanım. Öyle olmasa zaten yazamazdım. Her nesnenin, bir kalem, bir tarak, bir kapı, kim bilir bir bardağın bir tarihi var ve insanlık tarihi kadar eski onlarınki de kendi yaşam döngülerinde. Düşünsenize bir evde ortalama kaç aile yaşar, yüz yıllık ya da elli yıllık eski bir evde kaç çocuk koşmuş, kaç yemek pişmiş, kaç ölüm kaç cenaze yaşanmıştır? O duvarlar, kapılar, pencereler kaç kavuşmaya şahitlik etmiş, kaç ayrılığa tanık olmuşlardır? Bir aynaya kaç kişi bakmıştır ve o ayna kaç yüzü biriktirmiştir, saklamış, sırlamıştır içinde? Düşündükçe, aklıma geldikçe yazasım, dillendiresim geliyor. Düşsel bir anlatım olarak bakılabilir bir nesnenin ruhundan ya da belleğinden beslenen öykülere; ama benim öykülerime gerçeklik katıyor konuşan, kederlenen, içlenen, uyuklayan eşyalar.  Üzerlerinde nasıl bir yük var düşünsenize.
 Kurgu ve anlatım olarak sert öyküler yazıyorsunuz. Okurken bulunduğumuz yere mıhlanıp kalıyoruz. Hareket etsek yakalanacağımızdan, öldürüleceğimizden, ya da üstümüze bombaların yağacağından korkuyoruz. Her gün erkenden, meydana gelip güvercin yemi satarak yaşamını sürdürmeye çalışan Cemal Usta’nın ve kafasına isabet eden bir kurşunla ölen Yusuf’un anlatıldığı Kırmızı Ayakkabı başlıklı öyküde gözleri az gören Cemal Usta “Görmeye değer ne kalmıştı ki zaten bu kocamış dünyada.” diyor. Kendimizi Cemal Usta’nın yerine koyup sorduğumuzda görmeye değer bir şey kalmadı mı dünyada? Nasıl başa çıkarız kötülüklerle? Umut öykülerine de ihtiyacımız yok mu?
Görmeye değer çok şey var. Benim hala umudum var. Kaybetmedim, kaybetmeyelim de. Ama yazarken öyle bir yükün altındayız ki, onca insan ölüyor, onca bomba patlıyor ve her şey salt rakamlarla anlatılıyor, her ölen bir sayıdan ibaret, kırk kişi, yüz kişi, üç kişi ölmüş diye haber geçiyor medyada. Rakamlar ne kadar yüksekse o kadar haber değeri yüksek oluyor. Oysa o haberdeki her rakam bir insan, daha dün, daha bir saat önce kanlı canlı bir insandı, oysa şimdi bir sayıdan ibaret. Ben öykülerimde o rakamların sen ben gibi insanlar olduğunu hatırlatmaya, anlatmaya çalışıyorum. Unutmayalım istiyorum. Tarihin tozlu sayfalarında kaybolmasınlar. Umudum var. Umutlu olmasam zaten yazamazdım, yaşayamazdım hatta.
 Ya aşk, bu kadar acının içinde aşk nerede duruyor yaşamımızda. Her gün en az bir kadın,  bir sevdiği tarafından öldürülüyor. Öldüresiye seviyoruz yani(!) HEVESİ KİRPİĞNDE kitabınızdaki “Ah Sen” başlıklı öykünün sonunda anlatıcı “Aşktan katil olmak da neymiş bu zamanda!” diyor. Bu zamanlar, aşka inancın yitirildiği, yaşamın zorluklarının aşka galebe çaldığı zamanlar mı? Mutlu aşkı anlatan öyküler var mı masanızda?
Aşk her zaman var. Aşkı anlattığım öyküler de var ama mutlu aşkı yazmak inanın çok zor. Mutsuz, yıkan, yakan, acıtan aşkı anlatmak, kaleme almak beni daha çok cezbediyor, daha çok çekiyor. Ayrıca ne yalan söyleyeyim daha kolayıma geliyor. Aşktan ölmek de öldürmek de olmasın isterdim ama maalesef gazetelerin artık sadece üçüncü sayfalarında değil her sayfasında sözde aşk cinayetleri var. Ve mağdur olan hep kadınlar. Bir kadının töre, namus, kıskançlık ve aşk yüzünden şiddete maruz kaldığı, öldürüldüğü, dövüldüğü, yakıldığı, kırıldığı bir dünya istemiyorum. Aklım dimağım almıyor böyle bir aşkı. Zaten ona aşk da demiyorum. Zavallılık bence. Eril dil, eril öykülerden kaçınıyorum her zaman. Kahramanları kadın olan öykülerim daha çoktur bu yüzden. Ayrıca aşk olmasa bu dünyada neden yaşıyoruz ki?
Öykülerde kahramanların çoğu dünyaya tutunamayıp erkenden ölüyor. Vuruluyor, intihar ediyor, bıçaklanarak öldürülüyor vb. Bazı öyküleri ölü kahramanlar anlatıyor, hiç ölmemiş gibi, aramızda yaşıyor gibi, sokağa çıksak karşılaşacakmışız gibi. Dolayısıyla da ölüm başka bir boyuta evrilme sanki. Öykü kurgusu içinde ölümüne engel olamadığınız kahramanlarınızı böylece ölümden kurtarır gibisiniz. Ne dersiniz?
Hepimiz ölüyoruz, en çok da çocuklar. Ölümün bin türlüsünü görüyoruz bu çağda, erken ölüm, zamansız ölüm, pisi pisine ölüm, açlıktan ölüm, sırasız ölüm bu zamanların, bu toprakların değişmez bir yazgısı olmuştur her zaman; ama buna kader deyip kestirip atamaz, üzerini örtemeyiz. Ölü kahramanların anlattığı öyküleri yazmak onların yarım kalan hikâyelerini bir nevi tamamlamak gibi geliyor bana. Onlara gönül borcumu ödüyorum böylece. Hayatı ıskalamadıklarını, unutulmayacaklarını, hikâyelerinin devam ettiğini, hatırlanacaklarını, sayfalarda yaşayacaklarını, ölümü yendiklerini düşünüyorum böylece.
Öykü kişilerinizin iç dünyalarına çok iyi girebildiğinizi gördüm her iki kitabınızda da. Farklı kesimlerden insanları sanki kendinizi anlatır gibi en ince ayrıntısına inerek anlatıp onların duygu ve düşüncelerini çok iyi geçirebiliyorsunuz okura. Bunu nasıl yapıyorsunuz? Öykü kahramanlarınızla nasıl bir ilişkiniz var?
Bana okuyucularımdan en sık yöneltilen soru ‘’Nerelisiniz?’’ Dersimli misiniz? Maraşlı mı? Güneydoğulu mu? Ankaralı mı? Hayır, İzmirliyim diyorum. İzmir’de doğdum büyüdüm. Bir Dersim hikâyesi, doğuda geçen bir öykü, bir mülteciyi anlatmak için illa oralı olmak gerekmiyor. Ben bir öyküyü yazarken o kahramanın yerine, yanına, yöresine, kıyısına, köşesine kendimi koyuyorum. O çocukla birlikte divanın altına saklanıp bekliyorum Maraş’taki bir evin odasında ya da Ankara’da garın önünde paramparça dağılan o gencecik kızın elini tutuyorum.  Öykü yazarken yazının, kelimelerin, kahramanın inisiyatifinde o kurgunun içine tamamen kendimi bırakıyorum. Sokak sokak, oda oda, hücre hücre, kapı kapı dolanıp duruyorum öykünün içinde. Çoğu zaman acı veriyor ‘’Sen Yoktun’’ öyküsünde olduğu gibi. Ölüm orucuna karnındaki bebeği ile yatan işkence mağduru bir kadın mahkûmu yazmak ve yanındaki yatağa uzanıp onu hayal etmek, onu düşünmek cidden çok zor ve acı verici bir deneyimdi yazarken. Ama bunlar yaşanmış hikâyeler, hepsi gerçek, bir sürü kadın var tanıdığımız, tanımadığımız bunları yaşayan. Hele artık iki yüzüncü günü aşan Nuriye ve Semih’ e milyonlarca göz böyle kayıtsız kalırken…
Söyleşilerde genellikle yazara “Nasıl yazıyorsunuz?” sorusu yöneltilir. Ben de bir öykünün kurgusundan yazımına kadar olan süreci bizimle paylaşır mısınız, diye sormaya hazırlandığım anda HEVESİ KİRPİĞNDE’de yer alan “Boş Sayfa” başlıklı öykünüz bu sorumu boşa düşürdü. Kurgulama ve öyküye dönüşme çok iyi işlenmiş o öyküde. Yine de öykünün süreçleri ile ilgili söylemek istedikleriniz var mı? Öykü akla nasıl düşer, nasıl gelişir ve yazılır?
O öykü tam da öykü heveslisi olan, öykü yazmayı deneyen okurlara bir selam niteliğindeydi. Öykünün akla düşmesi bir isim, bir eşya, bir ses, bir resim ya da bir kelime ile olabilir. Her yazarın bir çalışma tarzı var. Ben kafamda bir kurgu oluşturmadan, uzun uzun ne yazacağım diye düşünmeden, bir anahtar kelime, nesne ya da karakterle yola çıkıyorum ve defterimin başına oturup yazıyorum. Yazmaya başladığımda zaten öykü akmaya başlıyor. Kahraman, olay örgüsü, kurgu yazarken ilerliyor. Ve bir öyküyü bitirmeden de o defterin başından kalkmıyorum. Asıl iş ise öykü bittikten sonra başlıyor benim yazın sürecimde. Öykü yazıldıktan sonra günler, geceler boyu o öyküyle, kahramanlarla, mekânla, zamanla hemhal olup, onlarla yatıp kalkıyorum. Bütün iş öyküyü yazdıktan sonra başlıyor yani, düzeltmeler ve işçilik.
   Son yıllarda öykü yazarlığı büyük bir ivme kazandı sanki. Çok sayıda öykü kitabı yayımlanıyor her yıl. Bu bir tehlike aynı zamanda öykü için. Nitelik sorunu çıkabilir ortaya. Siz öykü yazma hevesi olanlara ve okurlara neler önerirsiniz?
Yazmak bir disiplin işidir. Bunu kazanmadan ben yazıyorum diyemezsiniz. Dememelisiniz bence. Çünkü yazdıkça öğreniyoruz, yazdıkça gelişiyoruz ve ilerliyoruz. Ama sadece yazarak da iş bitmiyor. Okumak gerekiyor. Sular seller gibi okumak. Durmadan, yorulmadan iştahla okumak. Nitelikli okumalar yapmak. Sizi geliştirecek, yazın sürecinize katkı sağlayacak kitapları okumak. Okurlara naçizane tavsiyem ise kıyıda köşede kalmış yazarlara, kitaplara, küçük yayınevlerine de bir şans versinler. İnanın çok güzel kitaplar, çok güzel öyküler var.
   Biz hep yazarlara sorular soruyoruz. Son iki sayıdır yazarlardan da okurlara soru sormalarını istiyoruz. Siz de okurlarınıza bir soru sorsanız bu soru ne olurdu?

En son ne zaman bir öykü okuyup da kendinizi öyküdeki o karakterin yerine koydunuz?
          Bize zaman ayırdığınız ve öykü dünyanızı bizimle paylaştığınız için size teşekkür ederiz.     Kitaplarınızın yolu açık, okuru bol olsun.
 Ben size çok teşekkür ederim, bu güzel sorular ve söyleşi için.
                               
                                                               EKİM 2017   (35.SAYI)