16 Ocak 2019 Çarşamba

Nargül Delice ile Söyleşi

Nargül Delice: “Yazdıklarınız başlangıçta kutsal bir metinmiş gibi görünüyor gözünüze, kişiler de melekleri.”



Söyleşi: Münire Çalışkan Tuğ

Kitabının arka kapağında “Nargül Delice hikâyelerinde, samimiyeti hissedecek, tabiat kadar dengeli ruh haliyle hüznü, sevinci, şaşkınlığı abartısız yaşayacaksınız. Delice, insanımızı anlatırken gerçeğe sığınıp doğal kalmayı tercih ediyor. Okuru yoran süslü sözlerden, gereksiz betimlemelerden, beylik laflardan uzak duruyor. Hep taze kalacak sade ve özgün hikâyeler.” diye not düşülen Nargül Delice ile söyleştik bu sayımızda.
  • Doğrusu merak uyandıran bir tanıtım arka kapak yazısı. Böylesine merak uyandıran bir yazarı, daha yakından tanımak, yazma serüvenine ortak olmak isteriz. Bize kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Nargül Delice?
Nargül Delice her şeyden önce bir evlat, eş, anne ve anneanne. Atmışlı yıllardaköyde doğan ve okumak isteyen herkes gibi ortaokul ve liseyiyatılı okudum. Üniversiteyle yıllar sonra buluştum.  Doğudan batıya pek çok yerde Ebe – Hemşire olarak çalıştım ve ülke mozaiğini oluşturan her kültürden insan tanıdım.Çok yaşadım, çok okudum, dağarcığıma çok şey doldurdum; ancak yazmak için biraz geç kaldım galiba. Ortaokul yıllarında yazıp sonradan yaktığım dosyayı saymazsak yazmaya elli yaşımdan sonra başladım, diyebilirim. İlk öykümün adı “Minibüste” idi. Beni en çok rahatsız eden şeyleri yazarak başlamışım demek ki yazmaya. O yıl belediyenin açtığı atölyeye katıldım. Yazdığım öyküleri “Unutmak İçin Yaşadı”başlığı altında bir kitapta topladım.  İki yıl aradan sonra Saçımda Limon Çekirdekleri yayımlandı. Bu süreçte öykülerim Notos, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti,Kümbet dergilerinde;yurt içinde ve Azerbaycan’daki internet öykü sitelerinde yayımlandı.
  • Sayfaların rengi hayatımın özetidir diyen kadından, bir afişi kullanarak gençleri uyuşturucu ile tanıştıran hınzır gence, okumak isteyip de okuyamayan, çareyi intiharda bulan genç kızlara, yaşadığı travmaları yaşam boyu taşıyanlardan Kore’deki sevgiliye, kâbuslardan hayvanseverliğe, bir şirketin sadık çalışanlarının aldatıldıklarını anlayınca aldıkları intikamdan salyangoz toplayıcısı gençlere kadar pek çok konuyu dert edinip öykülerinizde işlemişsiniz. Bu konu çeşitliliği bana, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler romanındaki Nastenka’nınHayalperest’e sorduğu “Bir hikâyenizyoksa nasıl yaşıyorsunuz?” sorusunu anımsattı. Ne çok hikâyeniz varmış anlatacak. Bu konuları nerelerde, nasıl biriktirdiniz, diye sorsam.
Yazmaya yeni başlamışken kendime sınır koymadım. Birbiriyle bağıntılı olsun olmasın “beni yaz” diyen her konuda yazdım. Az önce de söylediğim gibi çok okudum, çok yaşadım, çok şey biriktirdim, bir başlık etrafında toplamak kolay olmadı.Geçen yıl Beyaz Geceler’i Riga’da yaşama şansını yakaladım. İlham perileri uçuşuyordu gökyüzünde. Rus edebiyatıyla gençlik yıllarımdan itibaren tanıştığım için hep merak ederdim oraları.Tolstoy ve Dostoyevski başka toraklarda yetişmiş olsaydı AnnaKarenina, Suç ve Ceza yinebirer başyapıt olur muydu,Çehov anlatacak bu kadar hikâye bulabilir miydi, Turgenyev’in yazdığı oyunlar böyle rağbet görür müydü, Gorki, Ana’yı yazıp bir döneme damga vurabilir miydi, Puskin’in şiirleri bir asır sonra okunur muydu, bilemiyorum. Doğduğum, yaşadığım toprakların, yaratı gücümü beslediğini düşünüyorum. Özellikle köyde doğup büyümüş olmayı ve mesleğim gereği çok farklı kültürlerle tanışmış olmayı şans olarak görüyorum.                                 
  • Öykülerinizi okuduğumda, dilini ve olay kişilerinin birbiri ile ilişkisini çok samimi, sıcak ve doğal buldum.  İsabel Allende “Öykü anlatıcılığı, kusursuz bir sevgiliye duyulanaşk gibi organik bir deneyimdir. Varlığımızı belirleyen doğal bir tutkudur.” der. Siz ne dersiniz,öyküleriniz sizin çocuklarınız mı? Öykü kişilerinizle nasıl bir duygu bağınız var?
Yazdıklarınız başlangıçta kutsal bir metinmiş gibi görünüyor gözünüze, kişiler de melekleri.Yaratı gücünüzün sınırlarını zorlayıp son noktayı koyduktan sonrası önemli. İlk okumalarınızda hatalarınızı göremeyecek kadar kör oluyorsunuz, kusursuz görünüyor her sözcük. Bunu kısa yoldan aşmada ikinci bir gözün her zaman işe yarayacağına inanıyorum.Atölyeler, okuma grupları tam da bu noktada önem kazanıyor. Öykü kişilerim her ne kadar farklı olsalar da az çok benim gibi düşünüyorlardır herhalde. Beni ayartan karakterler de vardır mutlaka.Çocuklarımı dünyadaki hiçbir şeyle kıyaslayamam.
Kitabın kapağını kaldırdığımızda “Benim Renklerim” başlıklı öykü ile karşılaşıyoruz. Renkli, cıvıl cıvıl bir öykü okumaya hazırlanırken daha ilk cümlede soğuk sesli, yılgın, yorgun sözcükler karşılıyor bizi öykünün içeriğine uygun olarak. Bir Anadolu kasabasının mekân olarak seçildiği öyküde ıssızlık, “iki dağın arasına sıkışmış bir hayat”(s.10) gibi ifadelerle, çocukluğunda yazar olmak isteyen Öğretmen Aysu’nun, hayallerini kilitli bir defter arasındaki renklere sıkıştırıp bir çınar ağacından sarkan ipin ucunda öte yakaya göçen acılı yaşamına yavaş yavaş hazırlıyorsunuz okuru. Anlatma değil, sezdirme ön plana çıkıyor sözcük ve cümlelerinizde.

  •  Daha ilk öyküden, sözcüklerle dost, onların sırrına ermiş bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Kutlarım. Bize sözcüklerle ilişkiniz, sözcüklerin anlatımdaki çok katmanlı anlamsal özellikleri ile ilgili neler söylersiniz?
            Teşekkür ederim. O, Notos’ta yayımlanan ikinci öyküm. Renkler Aysu’nun hayatındaki evrelerin simgesi. Metafor olarak kullanıp farklı bir öykü de yazabilirmişim aslında. Kısa öykülerde arada bir geri dönüşler olsa da şimdide kalıp göstererek, yaşatarak yazmak önemli. Özellikle mişli geçmiş zamana çok yer verilmesi öyküye zarar veriyor.Roman için geçerli olmayabilir bu söylediklerim. Bilmiyorum, bu belki bana ait bir özelliktir; uzun ağdalı, süslü, ahkâm kesen cümleleri okumaktan hoşlanmıyorum. Bir cümle en az kaç sözcükle kurulabilir,en doğru sözcük hangisi ona bakıyorum, böylesi, uzun yazmaktan daha zor aslında.
  • Kitaba adını veren öykünüz Saçımda Limon Çekirdekleri, gençlerin uyuşturucu batağına nasıl sürüklendiklerini merkeze alan bir öykü. Öykünün yazılış ve kitaba ad olma sürecini bizimle paylaşmanızı istesem.
Konu için,o yaşlarda pek çok gencin yaşayabileceği türden kötü bir deneyim demek daha doğru sanırım. Öyküyü, Notos’sun 56. sayısında sorulan ve 57. sayıda yayımlanan ‘Bu resmin öyküsünü yazar mısınız?’ kısmındaki fotoğraftan hareketle yazdım. 400 Darbe isimli filmden alınmıştı resim. Önce filmi izledim, ardından öyküyü kurguladım. Benim öykümün seçildiği haberini duyunca kitabım yayımlanmış kadar sevinmiştim.Ondan sonra klavyeye daha bir gayretle sarıldım.Doğal olarak kitabın adı da bu öykü oldu.
  •  Gecenin Sesi, travmalarımızın yaşamımızı nasıl biçimlendirdiğine ilişkin bir öykü. Rüyalar, kâbuslar, bizi rahat bırakmayan yaşanmışlıklar, kaçtığımız gerçeklerin bilinçaltımızda oluşturduğu o ağır yük. Bir öykü yazarı için rüya neyi ifade eder? Günlük hayat için anlatamadıklarımızı rüyaya mı sakalarız, daha mı özgür oluruz rüya yazarken?
            Rüyalar hayatımızın önemli bir kısmını oluşturuyor, onu yok sayamayız. Gerçekten de isteğinizi rahatça yazabilme imkânı veriyor.  Ancak, öyküyü yazıp rüyadan uyandı diyerek bitirmek çok sıradan sanki. Gece Sesleri’nde kötü bir rüyanın ardından yaşanan kâbus gibi dakikaları yazdım.Evet, geçmişin insan hayatını nasıl etkilediğini de görebiliriz ordaBu öykü Edebiyatist yayınevi ve dergisiyle tanışmamı sağladığı için ayrı bir önem taşıyor benim için.
  • Her toplumun yaşamında derin izler bırakan tarihsel süreçler vardır. “Yusuf” bunlardan birinden süzülüp geliyor ve sizin öykü kişiniz oluyor. Kore’ye giden Yusuf’la Iseul arasındaki aşka Iseul’ün babası, Yusuf’u sınır dışı ettirerek engel olur. Yurda dönen Yusuf evlenir, kızına Şebnem adını koyar. Şebnem, Iseul’ün Türkçe karşılığı. Öyküde çok sürpriz var okurun yüreğini titretecek. Kurgusu sağlam, içeriği zengin bir öykü Yusuf. Ne dersiniz, bir öykünün çağrısı nerden, ne zaman, nasıl gelir size? Onunla ilk karşılaşma, ilk göz göze gelme, onun sesini duyma, sizi etkisi altına alıp kendini yazdırma süreci. Bu süreci okurlarımızla paylaşmanızı istesem.
            Çoğu zaman anlık bir görüntüden ya da sesten hareketle bir cümle yazarım. Gerisi kendiliğinden gelir. Yusuf’u eşimin otuz beş yaşında ölen abisinin hikâyesinden hareketle kurguladım, ama kısacık bir öyküye sığdıramadım yazmak istediklerimi. Bugünlerde Yusuf ‘un Kore’deyken yaşadıklarını anlatan bir roman yazıyorum. Kesinlikle sıradan bir aşk hikâyesi değil. İnşallah yayımlandığında onun hakkında da söyleşiriz.
  • Pek çok toplumsal ve bireysel sorunu öykülerinize konu olarak seçiyorsunuz. Ayrılan anne- babalar, aldatma, çalışanların hak ettikleri parayı alamaması, okutulmayan kızlar, doğanın korunmaması, işten atmalar, mafyalaşma, töre cinayetleri; deprem, kanser … Size bu sorumu MarioVargasLlosa’nın Nobel konuşmasından alıntıladığım bir bölümle sormak istiyorum. Llosa’ya sorulan soruyu ben de size sorsam.

  • “ Katıldığım toplantılarda, kitap fuarlarında bana sık sık sorulan bir soru vardır. Diyorlar ki açlık, yokluk, yoksulluk kol geziyor dünyamızda; sömürücü güçlerin, insanı da doğayı da tükettiği günlerde yaşıyoruz. Bağnazlığın kör karanlığı giderek yoğunlaşıyor. Beyinler, yürekler körleşmeye, çölleşmeye uğruyor… Bu koşulların egemen olduğu bir dünyada yazmanın ne anlamı var? Kimler için yazıyorsun, yazdıkların kimlerin işine yarayacak?”
Gerçekten de berbat bir dünyada yaşıyoruz. Yazdıklarımızı okuyacak insan sayısı giderek azalıyor. Ulaşabildiğim okur, vaktini boşa harcadığını düşünmeden okusun, beğensin; sayı hiç önemli değil. Hayranlıkla okuduğum kitaplar dururken öncelikle benim kitaplarımın okunmasını beklemek hadsizlik olur zaten. Misafir olduğumuz bu dünyadan göçüp gittiğimde benden geriye bir ses, bir nefes kalsın, torunlarımın kitaplığında anneannelerinin okuduğu ve yazdığı kitaplarolsun yeter.
  • Dilek, Beyaz Bulut, Şaka Değil; izlek, kişi ve mekân olarak birbirinin devamı niteliğinde öyküler. Onların ayrı ayrı öyküler olmasının elbet bir nedeni vardır.
Dilek ile başlıyor öykü, Beyaz Bulut ve nihayet Şaka Değil ile noktalanıyor. Kurgularken yeterince uzun kurgulasam belki tek başına bir kitap bile olabilirdi. Köy yaşamını, kadın ve hayvan haklarının nasıl gasp edildiğini, Avcı Muhsin, kızı Emine ve Muhsin’in yeğeni Nergis üzerinden vermeye çalıştım. Kitap, kısa öykülerden oluşuyordu. O sebepten üç ayrı öykü oldu.
  • Beni çarpan öykülerden biri de Isırgan Otunun Kökü. Öyküyü okuyan pek çok kişi kendinden izler bulacaktır onda. Bir dönem ne çok kişi vardı siyasi sebeplerle ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve ne olursa olsun gittiği yere kendini ait hissetmeyip geri dönme düşleri kuran, dönen, dönemeyen… Orhan’ın kazma kürek alıp tepeye çıkışı, yıllar önce iki kaya arasına sakladığı kitaplarını çıkarıp eve, ait oldukları yere getirmesi… Sanki Orhan, kitaplarını ve yasaklı geçmişini özgürleştirmek için dönmüştür yurda. Orhan için bu kadar değerli iken kitapları, bugün kitaplara değer vermeyişimizi, çok az okuyan bir toplum olmamızı nelere bağlıyorsunuz?
Benim kuşağımın ortak problemleri bunlar. Annemin korkudan bütün kitaplarımı yaktığını hatırlıyorum. Günümüzde insanlar kitaba zaman ve kaynak ayırmıyor artık. Kitap fuarlarına gelecek kadar ilgili olanlar bile vitrine bakar gibi uzaktan bakıp geçiyor stantların önünden.  Kitap bir değer olmaktan hızla uzaklaşıyor maalesef.
  • Salyangoz Evi, kitaptaki ilginç öykülerden biri. Toplumun birçok kesiminde olduğu gibi salyangoz toplayıcısı çocuklar da mafya tarafından çevrelenmiş. Masum bir okul kaçamağı gibi başlayan öykü, pek çok kurumdaki tekelleşmeyi hatırlatıyor ister istemez. Örneğin yayın dünyası. O da hızla tekelleşmeye doğru gidiyor. Genç ve yetenekli yazarlar, köşeleri tutan otoriteleri aşıp öne çıkamıyor. Tanınmadıkları için eserleri basılmıyor, yayıncılar kendilerine daha çok para kazandıracak tanınmış yazarlara yöneliyor çoğu zaman. Siz bu duvarı nasıl aştınız, zor oldu mu kitabınızla buluşmanız?
Kitap yayımlatmak hiç kolay değil. Büyük yayınevlerinin dikkatini dosyanıza çekmek nerdeyse imkânsız, ben üç dört ay bekledim, olmadı. Edebiyatist Yayın Yönetmeni Fatih Ayan’la önceden tanışmıştım. Haydarpaşa Kitap Günleri’ndeki sohbet esnasında dosyamı yayımlayabileceğini söylediğinde çok rahatladım. Yayınevleri de kendince haklı olabilir, böyle bir ortamda risk almak istemeyebilir. Tanınmış yazarlar bile eskisi kadar rağbet görmezken uğraşmak istemeyebilir isimsiz bir yazarla.
  • Kitabınız dili, işlediğiniz konular ve konuyu işleyiş biçiminiz açısından övgüye değer. Bu yönleriyle, Boris Eyhenbaum’un bir öyküden beklediklerine de denk düşüyor bana göre. Boris Eyhenbaum,“Öykü bir çelişki, bir uyum eksikliği, bir yanlışlık, bir karşıtlık, vb. üstüne kurulur.Ama yeterli değildir bu. Öyküde her şey, tıpkı fıkradaki gibi, sonuca doğru yönelir. Öykü, nişanlanan hedefi tam ucuyla ve bütün gücüyle vurması için uçaktan atılan bir mermi gibi, büyük bir hızla atılım yapmalıdır.”der. Ben, sizin öykülerinizde o atılımı gördüm. Sizi kutluyorum. Bu tadı alınca sormadan edemiyorum: Nargül Delice’nin çalışma masasında neler var? “Yusuf” dışında bize hangi sürprizleri hazırlıyor?
Sizden bunları duymak çok güzel, Yusuf roman olarak çıktıktan sonra belki bir öykü kitabı daha hayal edebilirim. Şimdi Yusuf ve Iseul’le birlikte okyanusta dalgalarla boğuşuyorum.
  • Gerek günlük yaşamınızdaki gerekse öykülerinizdeki samimiyet ve sıcaklık için, sorularımızı içtenlikle yanıtladığınız için teşekkür ederim.
Daha güzel bir dünyada yaşamak dileğiyle teşekkür ediyorum ben de.
                  (Son Gemi Dergisi- 48. Sayı- Kasım 2018)


5 Kasım 2018 Pazartesi

JALE SANCAK İLE SÖYLEŞİ



     
      Münire Çalışkan Tuğ

 JALE SANCAK İLE SÖYLEŞİ

“Uyanan Güzel” de hikâye ettiğim hemen her şeyle birlikte bir yolculuğa çıktım. Kadın, aşk, şehir, yıkım, baskı ve direniş başlıca duraklara oldu.
(Uyanan Güzel, Roman, Hep Kitap Yayınevi)
                                                                    
*  Ben sizi Belki Yarın’la tanıdım. Ardından Uyanan Güzel geldi. Araştırdığımda 35 yıllık aktif bir yazarlık yaşamınız ve 13 kitabınız olduğunu öğrendim. Ne yazık ki ülkemizde yazar-okur buluşmaları ve tanışmaları pek yaşanamıyor. Benim gibi, sizi geç keşfeden okurlar için kendinizi tanıtır mısınız?

Elbette. Yetmişli yıllarda şiirle başladı yazma yolculuğum. O yılların edebiyat dergilerinde yayımlandı ilk şiirlerim. Sonrasında çok sevdiğim bir tür olan radyofonik oyunlar yazdım, çocukluğu radyo tiyatrosu dinleyerek gezmiş biri olarak. Öykü daha sonra geldi. Bir geldi, pir geldi diyebilirim. İlk öykü kitabım Bu Gece Pera’da 1989 yılında Can Yayınları tarafından kitaplaştırıldıktan sonra yirmi beş yıla yakın birkaç tiyatro oyunu ve senaryonun dışında. Sadece öykü yazdım. 2000’lerde Açık Radyo’da kültür sanat programları hazırlayıp sundum, TRT İstanbul televizyonunda bir dönem süreli bir programda  danışman ve metin yazarı olarak görev yaptım, son yıllarda ise öykülerle birlikte iki roman yazdım.

*   Gorki, Edebiyat Yaşamım adlı eserinde  okuduğu kitapların kendisi üzerindeki etkisini belirtirken  “ Kitaplar, insanlarda görmediğim bilmediğim şeyleri önüme serebiliyordu. Her kitap beni kalabalıktan, düzeysizlikten inanlığa, insancıllığa yükselten, daha iyi bir yaşamı anlamam ve ona karşı derin bir susuzluk duymama neden olan  bir merdiven basamağıydı.” diyor. Ne güzel anlatmış kitabın ve okumanın önemini.  Sizin yaşamınızda kitapların yeri nedir, bir yazar olarak siz Uyanan Güzel’de hangi merdivenlere tırmandırmak istediniz okurlarınızı?

Gorki’ye katılmamak mümkün değil. Edebiyat ve kitaplar olmazsa olmazdır benim için de. Umuttan, aşktan söz eden Uyanan Güzel’in ana meseleleri ise insanın güçlülüğü, birey olabilme, anlama, değişim ve özgürleşme. Bir kadının tek başına yürümeyi öğrenmesi. Romanın diğer konuları ise doğa katliamı- çevre kirliliği, betonlaşma-kentsel dönüşüm-rant, baskı dönemleri ve Gezi direnişi. Hatta gri şehir masalı üzerinden binlerce yıllık bir maceranın içinde insanın açgözlülüğüne, doymazlığına, iktidar hırsına ve kıyıcılığına da değiniyor.

*  Gülten Akın Leke başlıklı şiirinde: Çağın en karmaşık yerinde durduk /Biri bizi yazsın, kendimiz değilse / Kim yazacak / Sustukça köreldi/Kaba gönü yonttuğumuz ince bıçak,
diyor. Uyanan Güzel bu çağrıya bir cevap olabilir mi? Vahide’nin uyanışıyla bu gönü parçalamak mı istediniz, onun kimliğinde,  kadınlığını unutan, hayatın güzelliklerinden uzaklaşan, kendini günlük yaşamın rutinine bırakan diğer kadınlara bir çağrı mı yapmak istediniz?

 Çağın en karmaşık yerinde duruyoruz, aynı sevgili Gülten Akın’ın dediği gibi. Bununla birlikte, hatta hamuruna karılan kötülük tozuna rağmen, birçok korkunçluğuyla birlikte insan salt sustukça bıçağı körelen ve elinde onunla kalakalan bir varlık değil. Dünyayı güzel, iyi, yaşanır kılmaya çalışan, bunun için mücadele eden, direnen de o. Kadın insan elbette doğasıyla, aklıyla, güçlülüğüyle hayatın içinde var olmayı pek güzel bilir. Uyanan Güzel naçizane “bunu unutma,” diyor, “korkuyorsan korkundan sıyrıl, hayata karış, mücadeleden vazgeçme ve yola devam et,” diyor. “Çünkü bunları yapabilme yetisine sahipsin.”

 *  Yine aynı şiirde, “utanılacak bir şeymiş, öyle diyor Camus / tek başına mutlu olmak
sesler ve öteki sesler, nerde dünyanın sesleri / leke dokuya işledi / susarak susarak” diyor Gülten Akın. Yazar, leke dokuya işlemesin diye susmayan, susanlara da susmamayı öğütleyen, kendisi, toplumu ve gelecek için çoğul mutluluklar yaratmaya çalışan kişi midir?

 Yazar çoğul mutluluklar yaratmaktan çok- bunu gerçekleştirebilmesinin ve çözüm üretebilmesinin mümkün olmadığının farkındadır, bunu amaçlamaz, bir reçete, formül sunmaya kalkışmaz- tekil ve çoğul mutsuzlukları ve bunu yaratan nedenleri bir kez daha göstermeye çalışır okura, hatırla ve yüzleş ya da hatırla ve değiştir, demeyi yeğler diye yanıtlarsam çok daha doğru olur.

* Her yazarın değişik yazma biçimleri, hatta bazılarının çok ilginç yazma ritüelleri olduğunu biliyoruz.  Örneğin Balzac, kahve üstüne kahve içerek yazarmış. Hatta bir günde 50 kahve içtiği olurmuş, James Joyce mutlaka yatağında, yüzüstü, büyük mavi kalemiyle, beyaz giysiler içinde yazarmış. Friedrich Schiller ise, yazarken masasında mutlaka çürük bir elma bulundururmuş. Soranlara, ara ara bu elmayı koklamanın onu başka diyarlara götürdüğünü, kendisini doğada gibi hissettirdiğini söylermiş. Siz nasıl yazıyorsunuz?

 Ah, benimki bu sevgili ustalardan farklı, epeyce de sıradan bir hal. Çoğunlukla geceleri, dağınık, düzensiz bir yazı masasında, gündelik giysilerimle ekran karşısında, bol sigara içerek, bazen müzik dinleyerek, saatlerce masa başından kalmadan, metinle, kurguyla, sözcüklerle boğuşarak, lakin bundan büyük keyif alarak yazıyorum.
  
*  Fransız düşünürlerden Jules Soury’yi (Jul Sori) bir gün yolda görmüşler. Karşılaştıklarına      “ Bütün masalları çürüttüm, yıktım. Masalsız kaldım. Bana masal verin, bana masal verin, masalsız yaşayamıyorum.” diyormuş. Çıldırdığını düşünmüşler onu görenler. Kim bilir belki de kendine yeni bir masal bulduğunda çıldırmaktan kurtulmuştur.  Siz de bütün masalları, geçmiş kadim tarihi yerle bir edilen Gri şehir İstanbul’a bir masal verdiniz Uyanan Güzel’le. Masallarını yitiren, her yeri metal levhalarla kirlenen, yeşilini, doğasını, kültürünü neredeyse kaybeden İstanbul’a ve İstanbulseverlere bir umut olur mu Gri şehrin masalı?

Umut belki de şurada doğar: Gri şehrin masalı okurda, yıkıcıya teslim olmama ve İstanbul’u koruma isteği uyandırırsa ya da yazgısı İstanbul’a benzeyen diğer şehirler için bir direniş ortamı ve bir mücadeleye ihtiyaç olduğu duygusu, düşüncesi uyandırırsa, evet, umut olabilir tabi.

*   Bizler, geçtiğimiz günlerde kurmaca bir metnin- Uyanan Güzel- ardına takılıp  İstanbul’a, sizinle söyleşiye gelmiştik. O gün hep Adrian’ı aradık sokaklarda, Vahide ile karşılaşmayı umduk. Bizim için kurmaca olmaktan çıkıp gerçek kişiler olarak yaşıyorlardı kentin sokaklarında. Siz, içinde doğup büyüdüğünüz, her sokağını adım adım bildiğiniz, kitapta adını vermeseniz de bizi hep İstanbul’a çıkardığınız bu kitapta, İstanbul’u yeniden kurguladınız. Şimdi sokaklarında gezdiğiniz şehir hangisi?  Siz hangisinde yaşıyorsunuz?

Her ikisi de desem kendim için… Hem romandaki İstanbul’da hem de gerçek İstanbul’da. Romanla, romanın karakterleri ve meseleleriyle yol arkadaşlığımız sürüp gidiyorsa, romandaki kentte de yolculuklarımız sürüp gidiyor kuşkusuz. Lakin gerçeklik için öyle çok şey söylenebilir ki. İstanbul artık tam olarak benim doğup büyüdüğüm şehir değil, hayli değişti. Öte yandan hala – ne tuhaf, yitirdikçe- çok güzel ve buna rağmen dispotik bir şehir. Farkındaysanız onu tek bir biçimde tanımlamak, birkaç sözcükle anlatmak mümkün olmuyor.

 *   “Yazma, kurguladığımız bir düşün ardına düşme, uzun, çileli bir yolculuğa çıkmadır; yolculuk süresince birçok duraklara uğradıktan sonra izini sürdüğümüz düşü yakalar gibi olduğumuz yerde konaklama, ördüğümüz söz duvarlarıyla onu kuşatmadır.” der usta dilci Emin Özdemir Yüzler ve Sözcükler adlı eserinde. Siz bu yolculukta hangi duraklara uğradınız, ardına takıldığınız düşü nerede yakaladınız?

Ben de düşümün peşine düşünce kahramanlarımla birlikte, Uyanan Güzel’de hikaye ettiğim hemen her şeyle birlikte bir yolculuğa çıktım. Kadın, aşk, şehir, yıkım, baskı ve direniş başlıca duraklar oldu. Vahide ile Adrian ilişkisinde elbette, ama asıl romanın sonunda, direniş alanında diyebilirim.

*    Rainer Maria Rilke Genç Bir Şaire Mektuplar adlı yapıtında yazmaya istekli olanlara öğütler verir ve şu soruyu sorar onlara. “Yazmanız diyelim yasaklandı, ölür müydümüz o zaman ya da yaşar mıydınız eskisi gibi.” Sait Faik de “Yazmasam deli olacaktım.” der. Siz niçin yazıyorsunuz? Yazmak yaralarımıza iyi gelir mi?

Öğretmek ya da birilerini hizaya sokmak için değil, bir misyon hiç değil. Yazmak hep iyigeldi bana, yazmak can sıkıntımı giderdi, dünyaya katlanmamı kolaylaştırdı diyebilirim. Yazmak bazen yaralarımızı iyileştirebilir, bazen de yeni yaralar açabilir, böyle bir yanı da var. Yazmam yasaklansaydı ölmezdim sanırım ya da deli olmazdım, lakin hayat çekilmez olurdu.

  *   Kafka,  kitabın okur üzerindeki etkisini anlatmak için “Vicdanın derin yaralar alması iyidir. Okuduğumuz kitaplar bir yumruk gibi tepemize inip bizi uyarmadıktan sonra neye yarar? Bize, bizi acılara gömen kitaplar gerekiyor.” diyor. Uyanan Güzel’i okurken de 12 Eylül’ün karanlığı, anne- babaların çocuklarını korumak için onlarda açtığı yara, savaşın yıkımları, yaşadığımız kentlerin acımasızca talan edilmesi bir yumruk gibi indi kafamıza. Bizi sorgulamaya çağırırken sorumluluklarımızı da hatırlattı, diyebilirim. Siz kitaplarınızı böyle bir sorumlulukla mı yazıyorsunuz?

Öncelikle bir insan olarak sorumluluk duymalı, dünyayı ateşe veren, yıkan, yaşanmaz hale getiren nedenlere karşı duyarlı, ilgili, hatta karşı olmalı, karşı durmalıyız, diye düşünüyorum. Edebiyata dönersek elbette bunu bir görev gibi düşünmek, üstlenmek mümkün değil. Öyle olursa yazılamaz veya yazılan, bir edebiyat yapıtına dönüşemez. Öte yandan ben her zaman olduğu gibi bu kez de beni rahatsız eden, öfkelendiren, bir insan olarak dertlendiren toplumsal ve bireysel sorunları, durumları yazmayı hedefledim. Böyle olunca da romanda yukarıda belirttiğimiz meseleler, olaylar yer aldı. Sorgulama, yüzleşme, hesaplaşma durumları ise okura, okurun dünya görüşüne, duyarlılığına, algısına bağlı diyebilirim ancak.

*    Uyanan Güzel’den bir yıl kadar önce öykülerinizi topladığınız Belki Yarın yayımlandı.  Julio Cortazar öykü ile romanı karşılaştırırken “Etkileyici bir metin ile okur arasında yaşanan savaşımı roman hep sayıyla kazanır; oysa öykü bu sonucu nakavtla almak zorundadır.” der. Bu, öykünün daha zor yazılan bir tür olduğunu mu gösterir? Siz roman ile öykü arasındaki ayrımı okurdaki etki ve oluşum süreçleri açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Elbette her iki ana türün de kendine özgü zorlukları, açmazları var.  Cortazar’ın savına dönüp onun üzerinden yanıtlayayım sorunuzu. Öykü doğası gereği kısa, yoğun, sık, hızlı ve dinamik olmak zorundadır, bunun için de ancak tek ve güçlü bir vuruşu barındırabilir. Bir ikincisi bütün bu yapıyı bozar. Roman ise daha çok sahneye, duruma, olaya, ayrıntı bolluğuna izin verir, daha uzun bir metin olması ve bir zincir örmesi nedeniyle. O nedenle tek bir vuruş yetmez ona, vura vura gelmesi ve sonunda en güçlü olan darbeyi gerçekleştirmesi gerekmektedir. Vurmak, darbe vb. derken biraz şiddet içerdi galiba açıklama; ama ne yapalım Cortazar ustanın tanımlaması bunu gerektirdi.

*  Uyanan Güzel’i okuyup bitirdiğimizde neredeyse hepimiz kendimizce bir devam kurguladık. Sizin bıraktığınız yerden biz sürdürdük. Bu, romanda anlatılanın bize geçtiğini, kahramanları sahiplendiğimizi gösterirken bir yandan da bitmemişlik hissi yaratıyor. Belki de hazır, mutlu bir son bekliyoruz. Siz bilerek mi açık kapılar bıraktınız bize?

Ben romanın içinde söylemek, göstermek istediğim ne varsa söyleyip bitirdim, kendi içinde tamamlandı. Vahide kimseye yaslanmadan, tek başına yola devam etmeyi öğrendi, hatta gidip haziran direnişine katıldı. Adrian’la onu klasik bir sonla bir araya getirmek mesele değildi, ne var ki romanın böyle bir derdi olmadı hiç. Vahide’nin aşık olması, korkularından sıyrılıp insan içine karışması, Deniz’i, gençleri ve direnişi haklı bulması, işteasıl mutlu son demek istiyorum.

*  Çalışma masanızda neler var, diye sorsam. Önümüzdeki zamanlarda biz okurlar kimlerin, hangi yaşamların peşine takılıp hangi kentlerin sokaklarını adımlayacağız?

Kara Kutu tiyatro için bir oyun yazıyorum bugünlerde. Yazılmayı bekleyen öyküler de var. Gene birlikte insanların arasında, yaşantıların içinde olacağız el ele.
     

                                
                                         (Varlık- Nisan 2018)








22 Ekim 2018 Pazartesi

MEHMET FIRAT PÜRSELİM İLE SÖYLEŞİ - 2. BÖLÜM


Mehmet Fırat Pürselim: Çok okuyarak, çok yazarak ama en fazla da yazdıklarımdan vazgeçerek yazmayı öğrendim.

Söyleşi:Münire Çalışkan Tuğ

    Emanetimdeki Hayatlar ya da Acı Defteri, öykülerin ilginç bir kurgu ile birleştirildiği bir roman.  Romanın,“Acı Defteri”  alt başlığına fazlasıyla uygun bir içeriği var. Ülke olarak yaşadığımız pek çok trajediyi bilince çıkarıyor kitap. Bu romanınızdan biraz söz eder misiniz desem?

   Emanetimdeki Hayatlar’ı nasıl yazacağımı bulana kadar çok kafamda gezdirdim. Aslında bir askerlik hikâyesi anlatmak istiyordum, ülkenin her köşesinden gelmiş askerlerin hikâyelerini anlatma arzusundaydım. Anlatım formunu bulana kadar epeyce cebelleştim. Ki bulduktan sonra da iki sene de kaba inşaat sürdü, bir sene de ince işleriyle uğraştım. Öykülerden oluşan bir roman ama bağlantılar için de çok uğraştım, o bağlantıların içine nice öykü gömdüm, okur bulsun istedim. Balkonun kenarına duran kahraman kendisine emanet edilmiş hayatları yazarak okura emaneti teslim edip, -tasavvufta ‘emanet’ olarak nitelendirilen- canını teslim etmek niyetiyle o balkonun kenarına neden geldiğini anlatmaya başlar. Ülkenin farklı kesimlerinden gelen kahramanlar söz alarak hikâyelerini anlatır, kişisel acılardan ülkenin toplumsal acıları ya da acı defteri çıkartılır. Aşk acısı, ensest, pedofil, katliamlar, etnik/mezhepsel çatışmalar… anlatılarak ana kahramana emanet edilir. Bir süre sonra bu emanetler kahramanı zorlamaya başlar ve taşıyamayacak hale gelir. Yazarken çok zorlandım. Boğulduğum ve bunaldığım anlar çok oldu. İkinci bir Acı Defteri yazamayacağımı biliyorum. Ama hep iyi ki yazmışım diyorum. Bu roman bir yanıyla sevgili Dicle Koğacıoğlu’na yazılmış bir mektuptu ve o da okudu bunu biliyorum.   

Öykülerinizde, kadın sorunlarına duyarlılığınızı görmek bir kadın olarak beni çok mutlu ediyor. Hayat Apartımanı’nda  Ninni, Akılsız Sokrates’te Beyaz Gelinlik özellikle bu konuyla öne çıkan öyküleriniz. Ülkemizde her gün kadınlar öldürülüyor, olmadı taciz ve tecavüze uğruyor. Kadının nasıl yaşayacağı kendi istemi dışında belirlenmeye çalışılıyor. Taciz ve tecavüzcüler, ölümler
      Bir hukukçu ve yazar olarak, gerçek adaletin sağlanması, kadınların düşünsel ve bedensel özgürlüklerine kavuşması, toplumda daha görünür olması için; kadınlara, hukukçulara, aydın ve yazarlara; tacizci, tecavüzcü ve katillere bir çağrı yapsanız onlara neler söylerdiniz?



   Tüm kitaplarımda kadına yönelik şiddete karşı duran öyküler yer aldı, kadına karşı şiddet son bulana kadar da bu devam edecek. Akılsız Sokrates’le ilgili her konuşmamda, kadına yönelik şiddetin kişisel değil toplumsal sorun olduğunu ve son bulması gerektiğini dile getiriyorum. Bu amaçla yazılmış, çok yazarlı Ben Miyim Kurban? isimli bir kitapta da yer aldım. Emanetimdeki Hayatlar çıktıktan sonra sevgili İsmail Kün Ağbiyle birlikte -ki Tarsus’taki Antik Sahaf gerçek bir edebiyat adası ve İsmail Ağbi de gerçek bir edebiyat şövalyesidir- ‘Edebiyat Toplumsal Acıların Gözyaşı mıdır?’ adı altında bir etkinlik düzenlemiştik. Edebiyat ne işe yarar diye çok düşünmüştüm. Biz bunları yazıyoruz ama katiller, tacizciler, can yakıcılar bunları okuyup etkilenir mi? Tabii en başta okurlar mı? Nafile bir caba içinde olduğumuzu düşünerek üzülmüştüm. Sonra aklıma Alcatraz Kuşçusu gelince umudu yeşerterek yazıya inancımı pekiştirmiştim. Bir cani olarak girdiği hapishanedeki hücresinin penceresinden içeri giren kuşlar sayesinde kuş bilimcisi haline gelenler olduktan sonra umut hâlâ vardır. Kitapların kötülüğü dönüştürme gücünden daha büyüğünün kötülüğü kaynağından yok etme olduğunu düşünüyorum. Yani belki katiller, tecavüzler bu kitaplar sayesinde değişmeyecek ama kitap okuyarak yetişenler vicdanlı bireyler olarak kötülüğü reddedecekler. İnsanlara bir şey söylemek haddime değil ancak Mevlana’nın sözüyle, Tuncel Kurtiz sesiyle seslenebilirim, “Ey, cennetin cehennemin elinde olduğu kişi, / Bize cenneti öyle cehennem ediyorsun, etme.” 

  Bin Bir ( Hayat Apartımanı) başlıklı öyküde, Galata kulesinden atlayıp, ölen karısı ile buluşmak için intihar etmeyi düşünen öykü kişisi bana Ümit Yaşar Oğuzcan’ı; onsuz yaşayamaması ve ölümü seçmesi de Attila İlhan’ın Ben Sana Mecburum şiirindeki hastalık derecesindeki tutkuyu ( belki de bağımlılığı demeliyim) çağrıştırdı. Öykünün devamında ise Nazım’ın Karıma Mektup dizeleri canlandı belleğimde.
    Ne dersiniz bu öykü ilhamını Ümit Yaşar Oğuzcan, Attila İlhan ve Nazım’dan almış olabilir mi? Yoksa bu bağlantıları ben mi kurdum?

  Ümit Yaşar, Attila İlhan, Nazım Hikmet çok sevdiğim ve çok okuduğum şairler, üzerimde etkileri çok olmuştur mutlaka yazdıklarıma sinmişlerdir. Ama Bin Bir için, Barselonalı şair Jordi Virallonga Bir Aşk Tefecisinin Notları isimli şiir kitabının yerelleştirilmesi ve öyküleştirilmesi denemesi diyebilirim.

Üç Kişilik Yalnızlık (Hayat Apartımanı) başlıklı öyküde; dede, torunun karnesini sorup cevap alamayınca başarısız olduğunu düşünerek “ Babası gibi şair mi olacak yoksa?” diyor. Şairlik neredeyse, işe yaramazlık demek.
    Toplumun bir kesiminin sanatçıya bakışı neden bu kadar eleştirel, sanat gerçekten karın doyurmuyor mu?

 Bilinen hikâyedir; Sait Faik yurt dışına çıkmak için pasaport başvurusu yapar, mesleği sorulunca muharrir/yazar der ama memur bu cevaptan tatmin olmaz, meslek hanesine ‘İŞSİZ’ kaydını düşer. Artık televizyonla bağlantılı olmak kaydıyla para kazanmak mümkün olsa da, Sait Faik’ten bu yana çok fazla ilerlediğimiz de söylenemez. Günümüzde de yazıyla uğraşan pek çok kişinin para kazandığı başka işleri var. Kaleminden para kazananların da, sadece telif eserleriyle geçinmeleri mümkün olmadığından; çeviri, atölyeler, çeşitli mecralarda yazılan yazılar, etkinlikler gibi pek çok kalemi ceplerinde taşımak zorunda kalmaktalar. 

 Bir de çocuklar için korku öyküleriniz var. KUMSALDA. Bu kitabın oluşum sürecinden de söz edebilir misiniz okurlarımız için?
 
Kumsalda gençler için yazılmış korku hikâyeleri hatta romanı. Ama büyüklerin okumasında da bir sakınca yok. Çocuklar için yazdığım doğa öyküleri var; Flamingo Çocuk’un ardından Yavru Fok NeSu da yakında çıkacak. Kızım Nehir ve yeğenim Ilgaz, bir dönem ısrarla korku hikâyeleri yazmamı istiyordu. -Bilirsiniz çocuklukta korku hikâyelerini hem dinlemek isteriz hem de geceleri uyuyamayız.- Ben de yazmayı denemek istedim. Kumsalda böyle çıktı. Fakat ilk başta onlar için ağır geleceğinden okumalarını istemedim. Çocuklar tabii ki, dinlemeyip gizlice başlasalar da yarıda bıraktılar. 14 yaş üzeri, lise için daha uygun bir kitap. İkisi de ancak bu yaşlarda okudu. Bana dinledikleri, okudukları korku hikâyelerini anlatmaktan hâlâ hoşlanıyorlar ve hâlâ geceleri birazcık da olsun korkuyorlar.  

 Bu aralar Vapur’da avukatlık öykülerinizle yer aldığınızı görüyorum. Bu öyküler yeni bir kitabın ayak sesleri mi? Mehmet Fırat Pürselim’in çalışma masasında neler var?
Bu öyküleri yazmamı senelerdir çok söyleyen oldu. Ben de birkaç deneme yapıp bir kenara attım ve devamını getirmedim. Aslında kafamda onlarca öykü var, yazılmayı bekleyen. Yazmak ve kitap bütünlüğünde toplamak istiyorum fakat ne zaman olur bilmiyorum. Kısa vadede olmayacağını söyleyebilirim. Yazıp bir kenara atayım da, kitabı sonra düşünürüm. Bir yandan da yarım kalmış ve tamamlamak istediğim o kadar çok projem var ki… Tezgâhta bekleyen az önce bahsettiğim çocuk kitabımız var. Masamda tamamlanmak üzere olan daha önce yazdıklarımdan farklı bir yönde duracak olan bir öykü kitabı var. Öyküden sonra isteğim baba oğul çatışmasını anlatan aslında bitmiş olan romanın içime sinmeyen yönlerine yoğunlaşmak. Fakat bir bakarsınız avukat öykülerini tamamlamaya girişmişim ya da çocuklar için kafamda kurguladığım yeni hikâyeyi anlatmışım ya da yepyeni bir işe girişmişim… Hayat ve yazı bizi nereye götürürse artık…

Sorularımıza verdiğiniz içten yanıtlar için size teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Aydili Derneği’nde gerçekleştirdiğimiz saatler süren söyleşimiz gibi uzun ama keyifli bir sohbet oldu. Umarım okurlarınız da keyif almıştır.

  

                                                   Eylül- Ekim- Kasım 2018 (23.Sayı)
                                                              

                                                                                              










21 Ekim 2018 Pazar

MEHMET FIRAT PÜRSELİM İLE SÖYLEŞİ- 1. BÖLÜM






Mehmet Fırat Pürselim: Çok okuyarak, çok yazarak ama en fazla da yazdıklarımdan vazgeçerek yazmayı öğrendim.

Söyleşi:Münire Çalışkan Tuğ

*Siz hiç Balık Atlası incelediniz mi? Yaşamını çöpten kazanan dostlarınız oldu mu, sofrasını size teklifsiz açan, ama çok ısrar etmenize rağmen özel yaşamının gizlerini açmayı en onulmaz zamanınıza bırakan?
* Ya, karşı masada, kestiğinizi sandığınız kız, bir yerlerden tanıdık çıkıp size " Aşk olsun Ahmet Amca" derse,
* Siz hiç intihar etmiş bir şairin başka bir yazarın ruhunda yaşamasına ve kendini orada da
öldürmesine tanık oldunuz mu? Üstelik "Bir gün fırsat bulduğumda, boğulan bir adamın izlenimlerini yazacağım kesinlikle." dediği halde.
* Sevdiği adamı terk edip başkasıyla evlenen eski sevgili " Benden artık sana zarar gelmez. Ölüyorum! " dediğinde, "Öyle sesli güldüm ki ... Bir aptal bile bunun ağlamak olduğunu anlardı." dan daha güzel bir cümle olabilir mi?
*Yaşadığı travmalarla hemen büyümek zorunda olan çocuklar içinizi acıttı mı?
* Beyaz gelinlikle barış yolculuğuna çıkan Pippa'yla, Mahmutgillerin Gelini Leyla, Şoroloların Gelini Ahmet neden hep aynı sonu yaşıyorlar?
* (Ç)alınan pahalı armağanlar yılların yıprattığı duyguları onarabilir mi?
* Kimi zaman gerçekle rüya iç içe geçer, hangisinde olduğunuzu bilemezsiniz. Rüya sandığımız ölümcül bir gerçektir aslında, siz de böyle durunlar yaşamadınız mı?
* Postmodern bir savunma sonrası avukatınız sadece davanızı değil, yaşamınızı da alıp üzerine giyinirse, karınızı öpme hakkına da sahip olmaz mı?
* Bulduğumuz anda kaybettiğimiz, hayatımızda bir kara lekeden başka bir sey olmayan yakınlarınız oldu mu?
* " Martı kaşlı çocuğu, Kartal deyip avladınız. Oysa o, anasının kuzusuydu. Biz kuşlardan helâllik alırız, siz cebinde misketleriyle çocuğumuzu geri verin." diyerek bitiriyor öykülerini yazar Mehmet Fırat Pürselim . Martı kaşlı çocuk ve arkadaşları için helâllik istiyor, veriyor musunuz?
Yukarıdaki değiniler Mehmet Fırat Pürselim’in Akılsız Sokrates adlı kitabından yararlanılarak hazırlanmıştır.  "Güzel kitaplar okumak istiyorum, hem beni sarsıp kendime getirsin,  diyorsanız Mehmet Fırat Pürselim kitapları iyi bir seçim. Biz de bu sayımızda okurlarımız için Mehmet Fırat Pürselim ile söyleştik. 

   Biz sizi, Akılsız Sokrates’in yayımlanması, okur ve dergi çevrelerinin sizden sık sık söz etmesiyle tanıdık. Sonra söyleşi için derneğimize davet ettik. Bizi kırmayıp geldiniz, üyelerimizle keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu söyleşi sırasında diğer kitaplarınızla da tanıştık. Şimdi de dergimizin okurları sizi daha yakından tanısın istiyoruz.
Bize kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Mehmet Fırat Pürselim?  Yazma serüveniniz nasıl başladı, gelişti?
Öncelikle teşekkür ederim. İzmit’te derneğinizde çok keyifli ve uzuuun bir sohbet gerçekleştirmiştik. Tüm arkadaşlara selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Aynaya baktığımda; sabahın ilk saatlerinde yazan, gündüzleri adliyelerde koşturan ya da bürosunda dilekçelerle boğuşan, akşamları arkadaşlarıyla sohbet eden, film izleyen ya da kitap okuyan hayatı genel olarak bu döngü içinde süren, uzak ve uzun yolculuklara çıkmanın hayalini kuran birini görüyorum. Hukuk Fakültesindeyken, sıkıcı dersleri dinlemeyip sıra altlarında sürekli edebiyat kitapları okuyordum. Kafamda da öyküler biriktiriyordum, ‘On Hikâye On Ölüm’ diye. Defterler dolusu yazıyordum. Dergilere ve yarışmalara gönderiyordum, hiçbir yerde başarılı olamıyordum. Yazıya küsüyordum ama küslük en fazla birkaç gün sürüyordu. Yeni bir öykü ya da projenin iştahıyla kalemi elime alıyordum. Çok okuyarak, çok yazarak ama en fazla da yazdıklarımdan vazgeçerek yazmayı öğrendim. Sonrasında da dergiler, ödüller, kitaplar geldi.  

  Kitaplarınızı okuduğumda, bütün eserlerinizde toplumsal sorunları işlediğinize tanık oldum. Başarıya ulaşmak için gece gündüz çalışan, ulaşınca da bunu hazmedemeyen ve gülünç ve zor durumlara düşen kişiler (Akılsız Sokrates), çöp toplayıcılarının cömert dünyası (Balık Atlası), intihar etmiş bir yazarın başka birisinin iç dünyasında yaşaması ve kendini orada da öldürmesi (Okaliptus Ruhu),  yaşadığımız travmalarla hemen büyümek zorunda kalışımız (Artık Büyüdüm), işlediği cinayetin etkisinden kurtulamayanlar (Güvercin), Barış Gelini Pippa’nın birçok ülkeyi geçtiği halde bizim ülkemizde tecavüze uğrayıp öldürülmesi, bekâretin her şeyin üstünde sayıldığı bir toplumda kadınlara yaşatılan travmalar, töre cinayetleri, gerçekle iç içe geçen rüyanın ayırdına varamadan yaşayanlar, geleneksel yapının zorlamasıyla çocuklarımıza, torunlarımıza gösteremediğimiz sevgimiz, toplumda sanatın ve sanatçının onaylanmaması, işsizlik, 6-7 Eylül olayları, kadın sünneti, recm cezaları, maden kazaları, kanser ve daha pek çok sorun.
Bu konuları işleyerek topluma bir ayna tutmak mı istiyorsunuz, sanatın ve sanatçının görevi bizi bize anlatıp sarsmak, toplumsal bilinci diri tutmak mıdır?

Hiçbir zaman görev bilinciyle yazmadım. Kendime misyonlar ya da vasıflar da yüklemiyorum. Bahsettikleriniz benim içimi acıtan, ilgimi çeken, aklımı kurcalayan, gönlümü çelen… kişiler, olaylar, konular… Ben yazmak istediklerimi, içimdeki huzursuz cini harekete geçirenleri yazıyorum. Edebiyat amaçtır ama bunu yaparken parmağıyla işaret etmeden topluma ya da insanlara da bir şeyler gösteriyorsa -ki bence yazının genel anlamda bir derdi olmalıdır- o yazar ne güzel yazardır. Ben de güzel yazar olmaya çalışıyorum.  

  Raymond E. Feist, “Okuyucunun dikkatini çekmek için, okuyucuya, ilginç bir karakterin başına bir bela açarak o beladan nasıl kurtulacağını vermek yeterlidir.”diyor. Okuyucunun dikkatini çekmek bu kadar kolay mı gerçekten?  Okurlarınızdan nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Sinemada ya da edebiyatta ya da müzikte belli kalıplar vardır ve bunları kullanırsanız, dikkat çekersiniz. Bunlar ezberlenmiş formüllerdir. Gülme efekti bize gülmemiz gerektiği, el çırpıldığında eşlik etmenin zorunlu olduğu, yavaşlayan müzikle göz pınarlarımızın nemleneceği öğretilmiştir. Amaç çok satmak, gişe başarısı ya da bilgisayardan indirilen bir çıstakın üzerine her seferinde benzer basit sözler yazmaksa, evet dikkat çekmek bu kadar basittir. Popüler işlerle kısa vadede başarı elde edersiniz ama uzun vadede kimse sizi hatırlamaz. Beni herkes hatırlasın diye bir derdim yok ama yapabildiğimin en iyisi yapmak gibi bir derdim var. Bunun karşılığını da kısa vadede alamasanız bile inanın uzun vadede kazanan samimi olan, gönül verilen, candan can katılan işler oluyor. Geri dönüşler benim için çok kıymetli ama özel. Birileri bir şey söylüyor ve gününüzü güzelleştiriyor. Bunu gerçekten hak ettim mi, diye düşünüyorsunuz. Var olsunlar…

   Öykülerinizin birçok yarışmada ödüle değer görüldüğünü, ilk kitabınız Hayat Apartmanı’nın 2012 Naim Tirali ödülünü aldığını biliyorum. Akılsız Sokrates, 2017’de Türkan Saylan Öykü Ödülü, 2018’de Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü aldı. Öncelikle sizi kutluyorum. Ödüllerin yazar üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?

Teşekkür ederim. Naim Tirali, Türkan Saylan, Orhan Kemal her biri çok kıymetli insanlar, ruhları şad olsun ve dileğim isimlerine layık olmak. Kitabı görünür kılması bir yana, o kıymetli insanlarla birlikte anılmak en büyük ödül bence. Ama yazarı motive eden bir yanı olduğunu da gizleyemem. İlk dönemlerde en sıkıntılı zamanlarımda değer bulunduğum ödüller sayesinde edebiyattan kopmadım ve yazmaya devam ettim. Hiç unutmuyorum. Dosyam bir yayınevinde kabul gördükten sonra senelerdir ha bu gün ha yarın denilerek bekletiliyordu. Edebiyattan tamamen kopmuştum, iki seneden fazla zamandır elime kalem almamıştım. Beni tekrar yazıyla buluşturacak bir kıvılcım arıyordum ama bir türlü çakmıyordu. Eskişehir’de bir yarışmanın ilanını gördüm, elimdeki öykülerden birini gönderdim. Orada kazandığım mansiyondan sonra tekrar ayağa kalkıp denemek için kendimde güç buldum. Dosyamı o yayınevinden çektim ve kalemi öpüp başımın üzerine koydum. Verilen her ödül, yazara teslim edilen ucu sivri bir kalemle bomboş bir defterdir, sen yaz diyen adeta.  
 
   Öykü severler ve yazar adayları için soruyorum. Bir öyküde kurgu,  gözlem ve araştırma nasıl birleşiyor? Hayat Apartımanı’ndaki “Şaheserim” başlıklı öykünüzde saatçi dükkânını anlatırken verdiğiniz ayrıntılar iyi bir araştırma ve gözlem yaptığınızı düşündürdü bana. Merak ettim, böyle bir dükkân var mı, gidip yerinde gördünüz mü? Hepsi kurgu demeyin sakın, inanamam.

😊 Kemal Tahir, Amerika’ya ayak basmadan New York’ta geçen Mayk Hammer polisiyeleri yazmış, ben bir saatçi dükkânı yazmışım çok mu? Farklı dükkânlardan parçalar alıp birleştirerek yazdım orayı. Yazar adayları için söyleyecek olursam, zaten kurgu böyle bir şeydir: Bir şeyi doğrudan aktarmak değil, başka başka kişi, olay, mekân vs.yi hamur gibi yoğurarak istediğiniz şekilde biçimlendirerek okura anlatmak. Hayat Apartımanı’ndan sonra zaman zaman apartman fotoğrafları gönderenler oldu burası mı diye, soranlar. Okurun hayalinde temelini atıp, kabasını tamamlayıp, kafasının içine yerleştirip, kahramanlarıyla birlikte yaşadığı her apartman aslında Hayat Apartımanı. Öte yandan bir iki sene önce Taraklı’da gezerken bir ‘saatcı’ya rastladım ve işte Şaheserim’deki dükkân bu dedim, kendi kendime.   

   Öyküleriniz birçok dergide yayımlanmış ve yayımlanmaya devam ediyor. Bizler de derneğimizin Yaratıcı Yazarlık Atölyesi olarak birçok dergiye yazı gönderiyoruz. Yayımlandığında motivasyonumuz artıyor. Bazı dergiler ise geri bildirimde bile bulunmuyor. O zaman da beğenilmediği hissine kapılıyoruz. Edebiyat dergileri yazar adaylarının okuludur, diye bilinirBir ülkede iyi yazarlar yetişmesinde dergilerin yeri nedir sizce?

Eskiden ülkemizde yazarlık atölyeleri yoktu ve yazarlar dergilerden yetişirdi. Dergiye bir yazı gönderildiği zaman okunacağını ve olumlu ya da olumsuz da olsa mutlaka dönüş yapılacağını bilirdiniz. Editörün olumlamaları ya da uyarıları doğrultusunda kendinizi geliştirirdiniz. Uzun zamandır böyle bir iklim yok, maalesef. Çünkü neredeyse her derginin kendi atölyesi var. Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay olsa da doğru bilgiye ulaşmak eskisinden de zor. Bu yüzden bilgilerini kendilerine -atölyelerine- saklıyor olabilirler. -Kaldı ki çoğu ulusal derginin kapısı herkese açık gözükmesine rağmen ağırlıklı olarak kendi mutfaklarında pişen ürünleri servis ediyorlar.- Bunun yanı sıra artık çok fazla kişinin yazmasının ve dergilere gelen yazılara editörlerin cevap vermelerinin sayısal olarak hayli zor olmasının da etkisi var. Bir diğer sebep de yazarların tutumundan kaynaklanıyor. İlk öyküsünü yazan kişi kendini Sait Faik’le bir hatta daha üstün görüyor. En ufak bir eleştiriyi bile şahsına yapılmış saldırı olarak görüp misliyle karşılık veriyor. Böyle bir iklimde sağlıklı geri dönüş beklemek maalesef mümkün değil. Benim de öykü editörlüğü yaptığım dönemler oldu. Her öyküyle ilgili not alsam da, bunları on – on beş yıl önce yazarlarıyla paylaşabildiğim halde yakın dönemde paylaşmak istemedim.
Dergileri uzun bir süredir genç yazar arkadaşlarımıza bıraktım, sadece öykü isteyen dergilere -ayrım yapmadan elimdeki ürün ölçüsünde- gönderiyorum. Yarışmalarda da aynı şekilde davranıyorum; kitap bütünlüğündeki yarışmalar dışındakilerin yazar yetiştirmeye vesile olması gerektiğini düşündüğümden ilk kitabımdan bu yana hiçbirine katılmıyorum.
Dergilerin nitelikli ürünler yayınlamanın, tartışmalarla/anketlerle edebiyata yön vermenin, eleştirilerle nitelikli edebiyata katkı sunmanın, dosyalarla bilgilendirmenin, yazarların yaşam öyküleriyle/hatıralarıyla onları daha yakından tanımamızı sağlamanın… yanı sıra iyi yazar yetiştirmeye de katkı sunması gerektiğini düşünüyorum. Ama bu arada yazarların da dergide yazılarını yayınlatmanın mı, yoksa gelişimlerine katkı sunulmasının mı peşinde olduklarına karar vererek dergileri takip etmelerini öneririm. Gönderilen ürünleri doğru dürüst bir elekten geçirmeden yayınlayan dergiler, kısa vadede mutluluk verse de uzun vadede mutsuzluk getirecektir.   

    Son yıllarda öykü atağa mı geçti? Her gün gazetelerin kültür sayfalarından, sosyal medyadan, edebiyat dergilerinden birçok yazarın bir öykü kitabı yayımlandığını okuyoruz. Bu kitapların yazarlarıyla söyleşiler yapılıyor.  “Ben hiç öykü okumazdım, ama şimdi dönüp dönüp öykü okuyorum.” diyenler var çevremizde.  Romanın tahtı sarsılıyor mu?  Dergimiz okurları için 2018 öykü atlasını çıkarmanızı istesek bu atlasta hangi yönleriyle, hangi isimler ve eserler yer alır? (Öykü atlası tamlamasını sizin “Balık Atlası” öykünüzden esinlenerek oluşturduğumu itiraf edeyim.)

Roman ve öykü arasında bir rekabet olduğunu düşünmüyorum, birinin yükselmesi diğerini de olumlu yönde tetikler. Öykü eskiye göre görece daha çok konuşulsa da roman her zaman en popüler tür olmaya devam edecektir. Fakat özellikle genç yazarların öyküye taze kan pompaladığı muhakkak. Yakın zamanda Mahur Beste dergisinde 2000’li yıllar Türk Öykücülüğü dosyasına hayli kapsamlı cevaplar verdim. Edebiyat Ortamı Dergisi’nin 2018 Öykü Yıllığı’nda 2017’nin öykü atlasını kendime göre çıkartmaya çalıştım. Dilerseniz bu soruya cevaplarımı oralardan alıntılayım:
“Çok fazla yazılıyor; bu günümüzdeki öykünün en güzel yanı ve en büyük problemi. Nicelikte sorun olmasa da nitelikte problem yaşamaktayız. Günümüzde yazarlarla birlikte konuların ve anlatımın da çeşitlenmiş olması sevindiricidir. Heveslilerin bir süre sonra çekileceğini ve gerçekten aşk duyanların devam edeceğini düşünüyorum. Onun için yazılan kötü eserlere üzülmek yerine okuduğumuz iyileri için mutlu ve umutlu olmalıyız.”
Oysa Rüyaydı, Merve Koçak Kurt / Israrı Kanadında, Figen Alkaç / Orada Bir Yerde, Engin Türkgeldi / Gece, Kediler ve Sessizlik, Semrin Şahin / Maveraünnehir Nereye Dökülür?, Engin Barış Kalkan / Belki Bu Defa, Belki Şimdi, Alois Hotschnig / Yolun Gölgesi, Behçet Çelik…

   William Faulkner,“Mazeret üretmeyin, eğer yazar kötü şeyler yaşıyorsa bunu yazmalı diye düşünüyorum. İnsanlardan şöyle şeyler duyuyorum: ‘Evli ve çocuklu olmasaydım, yazar olabilirdim’ ya da ‘Bunu yapmayı durdurabilseydim, yazar olabilirdim.’ Buna inanmıyorum. Bence yazacaksanız yazacaksınızdır. Hiçbir şey size engel olamaz.” diyor.
    Yazma konusunda sizi engelleyen durumlar var mı? Bunları nasıl aşıyorsunuz? Yazdıklarınız içinde tepkiyle karşılanan, keşke bunu yazmasaydım dediğiniz öyküler oldu mu?

Her insanın hayatında onu engelleyen ya da besleyen durumlar var. Bunlardan yakınarak yazıyı ertelemek yerine yazmak istiyorsanız hemen şimdi diyerek kâğıda ve kaleme sarılmalısınız. Virginia Woolf’tan sebeple insanlar yazmak için kendilerine ait bir odalarının olmasını bekliyorlar. Oysa odaya gerek yok, kendine ait bir masa da yeter. Hatta o masa size ait olmasa da olur. Salondaki yemek masası, kütüphanedeki okuma masası ya da bir çay bahçesindeki üzeri delik muşambalı masa da yeter. Siz yeter ki yazmak isteyin.
Pek çok yazar gibi benim de günümü dolduran bir işim -avukatlık- var, ayrıca ailem ve sosyal hayatım var. Hiçbirini engel olarak görmüyorum kazancım olarak bakıyorum. Para kazandığım bir işim olmasaydı, belki daha aceleci davranacaktım, ekonomik kaygılarla daha fazla ama içime sinmeyen kitaplar yayımlayacaktım. İnsanın ailesi ve dostları yoksa en güzel kitapları yazsa ne olur? Sevincini, derdini, kederini, hayallerini kimseyle paylaşamadıktan sonra…
Sadece yazamazsınız, önce yaşamanız gerekir. İnsanlarla tanışmadan, hayatı tanımadan deniz gören bir balkonda yazmaya oturursanız, sahiciliği yakalayamazsınız. Bu yüzden ne yaşıyorsam önce yaşamaya bakıyorum. Eğer bu öykü bana yazılmışsa elbet bir gün yazarım, diye düşünüyorum.
Tüm bunların yanında yazmaya nasıl vakit bulduğumu soruyorsanız… -Ki siz biliyorsunuz.- Sabahları erken kalkıyorum, 5 - 6 gibi evde kimse uyanmadan salondaki yemek masasında birkaç saat çalışabiliyorum. (Tıpkı sorularınıza cevap verirken yaptığım gibi. 😊)
Öyle çok büyük tepkiler almadım, elbette tepki aldıklarım da oldu ama keşke yazmasaydım dediğim olmadı. Daha doğrusu yayımlanan öykülerimin içinde olmadı, çünkü ince eleyip sık dokuduktan sonra yapabildiğimin en iyisini ve en doğrusunu yaptığımı düşündükten sonra yazdıklarımı okurla paylaşıyorum.   

    Hayat Apartımanı’nın ilk öyküsü, “ Şaheserim”de bir saatçi çırağı, ustasından dinlediği bir hikâyedeki gerçekleşemeyen bir düşü devralır ve onun peşine düşer. Bütün ömrünü ona adar, bu yolda gözlerini kaybeder. İşi çırağına bırakıp evine kapanır, şaheserini gerçekleştirmek için çalışır. Bu arada şaheserini göremeden görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Eserini bitirip elleriyle yokladığında mükemmeli yakalayamadığını anlar.
    Ne dersiniz sanatta mükemmeliyete ulaşmak mümkün müdür?

Kestirmeden söyleyeyim, mümkün değil. Bu gün Dostoyevski’yi getirin eline bir eline Suç ve Ceza’yı diğerine silgi ve kalem verin, pek çok ekleme ve çıkartma yapacaktır. O yüzden amaç mükemmelliğe ulaşmak değil de yapabildiğinin en iyisini yapmak olmalı ve her yeni eserinde ezberlenmiş doğru formülleri tekrar etmek yerine kendini aşmaya çalışmak daha iyisini yapmaya çalışmak olmalı diye düşünüyorum. Denerken yanılabilirsiniz -Hindistan diye yola çıkıp Karayip kıyılarına çıkabilirsiniz-, çok kötü eserler de ortaya çıkartabilirsiniz -gemiyle okyanusa açılıp geri dönemeyen nice kaşif olmuştur- ama denemezseniz Amerika’yı keşfedemezsiniz.

   Üç Kişilik Sessizlik ( Hayat Apartımanı) öyküsünde dedeyle torun karşılaştırmalı olarak anlatılıyor. Her ikisi de hem sert, hem eğlenceli. Öykünün devamında deniz kadınla özdeşleşiyor. Onun sakin ve fırtınalı halleri ile kadınların duygularındaki dalgalanmalar verilmek isteniyor(?) Buradan da anneye geçiliyor. Yani imgelerden bolca yararlanılıyor.
   Sanatta neden imgeler kullanırız? Bunun esere katkısı, okura etkisi nedir?

Hayatı doğrudan yaşarız ve yaşarken imgeye ihtiyaç duymayız ama onu, olayı, orayı, o anı vs. birine anlatırken hatta kendimize hatırlatırken dahi imge olmadan tahayyülün gerekleşmesi mümkün olmaz. Okura anlatılanın, duygunun geçmesi için imgelerden faydalanırız.
- Bir kadına âşık oldum! (Okura duygunuzu geçirmeniz mümkün değil.)
- Deniz gibi bir kadına âşık oldum. (Okurun zihninde kâh fırtınalı kâh durgun, deniz gibi mavi gözlü kumsalı gibi sarı saçlı, deniz gibi bilinmez derinine daldıkça şaşırtan vs. vs. bir kadına âşık olunduğu duygusu uyanır.) 
- Akdeniz gibi bir kadına âşık oldum. / Karadeniz gibi bir kadına âşık oldum. (İlkinde okurun zihninde sıcak ikincisinde soğuk bir kadın canlanır.)
- Adrasan gibi bir kadına âşık oldum. / Haliç gibi bir kadına âşık oldum. (Okur olarak aklınızda iki farklı kadın canlanıyor değil mi?) 

    Devamı daha sonra yayımlanacaktır.
   

                          Bu söyleşi Aydili Sanat Dergisi’nin 23. Sayısında yayımlanmıştır.