3 Eylül 2018 Pazartesi

HANDAN GÖKÇEK'LE SÖYLEŞİ


Handan Gökçek; “Bazen susmak için yazılır, bazen haykırmak, bazen kendine dokunmak bazen de elinin eremeyeceği yerlere uzanmak için…”



Söyleşi: Münire Çalışkan Tuğ

Bu ayki söyleşi konuğumuz Handan Gökçek. Yazma serüvenini, “Okuru rahatsız etmek için yazıyorum, soru sormak için yazıyorum, susmak için yazıyorum. Bazen kaçmak için bazen de sığınmak için yazıyorum.  Yazmak hayatla ölüm arasındaki fısıldama, bir kordon bağı, eşsiz bir titreşim. Öyle bir ritim ki hiç durmuyor.” cümleleri ile anlatan Handan Gökçek’e edebiyatımıza kattığı değer ve sorularımıza verdiği içten yanıtlar için teşekkür ederiz.
Son Gemi okurları sizi yakından tanıyor, dergimizde yayımlanan “Boş Sayfa” adlı öykünüz Antoloji-2’de de yer aldı. Eminim romanlarınızı ve öykülerinizi okuyanlar da az değildir. Yine de okurlarımızın sizi daha yakından tanıması için kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Handan Gökçek?
Aslında en zor bahsettiğim şey “kendim” oldum her zaman. İzmir doğumluyum ama kendimi bütün şehirlere, köylere, yeryüzündeki her toprak parçasına ait hissediyorum. İlkokul yıllarından beri kitap hayatımda hep oldu. Süreyya Evren’in dediği gibi “Öyle güzel bir şey ki okumak, yazmamak mümkün değil”. İlk başlarda ben de birçok insan gibi şiir yazıyordum. Bir gün sevgili Dinçer Sezgin’e yazdığım şiirleri okuttum. Bana şunu söyledi “Sen şiir değil, öykü yazıyorsun. Öyküyü dene.” Bu cümle benim hayatımda çok şeyin değişmesine sebep oldu aslında. Önce öyküye, oradan romana, tiyatro oyununa, çocuk edebiyatına, senaryoya… Sanırım yazı ile alakalı her tür benim için gidilmesi gereken bir ada ve yaşanması gereken bir macera…
Yazmak bir parça zorunluluk benim için, bazen durup sorarım kendime “Neden yazıyorum?” bunun “Çünkü…” diye başlayan birçok cevabı var aslında. Okuru rahatsız etmek için yazıyorum, soru sormak için yazıyorum, susmak için yazıyorum. Sartre’nin dediği gibi “Kendimle karşılaşmak, kendi öznelliğime dokunmak için yazıyorum çünkü yarattığım nesne elimin eremeyeceği yerde.” Bazen kaçmak için bazen de sığınmak için yazıyorum.  Yazmak hayatla ölüm arasındaki fısıldama, bir kordon bağı, eşsiz bir titreşim. Öyle bir ritim ki hiç durmuyor. Yeni bir metin yazmaya başladığımda hep o son noktayı koyduğumda hissedeceğim eşsiz tatmini düşünüyorum. Sanırım ben biraz da o son noktanın bağımlısıyım. İçimdeki yalnız sokaklarda dolaşmak, hiç tanımadığım başka bir ‘ben’le karşılaşmak, kalemimi farklı bir boyuta taşıyor sanki. Yazmak yalnız kendimi değil, yaşamı, dünyayı, duyguları yeniden keşfetmek benim için. Her metinde bambaşka bir dünyanın içinde buluyorum kendimi. Gördüklerim, duyduklarım, hissettiklerim, bildiklerim hepsi bir araya geliyor ve yeni karakterler yeni dünyalar yaratıyor. Ve ben o dünyanın içinden geçiyorum, geçerken de gördüklerimi yazıyorum.

Eserlerinizi severek, beğenerek okudum. Sizin yazın dünyanızla bugüne kadar tanışmamış olanlar için eserlerinizden biraz söz etmenizi istesem…
Çok teşekkür ederim. Öykü ile başladım yazmaya. “Düş Hırsızı” ve “Sır Dökümü” adlı iki öykü kitabından sonra “Ah Mana Mu” adlı romanım geldi. Geçtiğimiz günlerde “Katre” adlı bir öykü kitabım daha yayımlandı. Öykülerde daha çok bireyin içsel sorunları, toplumdan bireye yansıyan meseleler üzerinde duruyorum. “Ah Mana Mu,” 1924 Nüfus mübadelesi üzerine çalıştığım ve aynı zamanda büyükannemin hikayesi olan bir roman. “Elenika”, “Sır Dökümü” adlı öykü kitabımda üç sayfalık kısa bir metindi. Onu yazdıktan sonra Elenika’nın ruh halinden çıkamadım. Sanırım beş yıl kadar büyüttüm içimde. O aklımdayken “Ah Mana Mu” yayımlandı, bir çocuk kitabı yazdım, bir oyunum sahnelendi, ama Elenika bırakmadı peşimi… Sonunda onu bir roman olarak çalışmaya başladım. 6-7 Eylül olayları dönemi ve bir kantocunun yaşam hikâyesi. “Ve Yokmuş” ise bir görüntünün romanı. Ne zaman lüks bir otelin önünden geçsem kapıda duran, kurşun askerlere benzeyen adam dikkatimi çekerdi. Yanı başında dönen bir kapı, önünde hızla akan bir dünya ve bütün bu hareketin tam ortasında duran bir adam… O adamın hayatına girmek istedim. Kahramanım Bilgin, istediği gibi başlamayan hayatını, istediği kahramanlarla ve hikâyelerle sürdürüyor. 12 Eylül darbesinin iç dünyasında yarattığı yıkım, Bilgin’in yaşamını şekillendiriyor. Mesai saatleri lüks bir otelin döner kapısı önünde geçen Bilgin, gözleri önünden akan dünyayı hayallerinde dönüştürüyor. “Piri Reis” ve Charlie” on iki yaş üstü kurgusal biyografik iki roman. “Minik Yağmur Damlasının Maceraları” ve “Gökyüzü Perileri Yeryüzü Çocukları” yedi yaş üstü iki çocuk kitabı…
               
“Ah Mana Mu” sizin de belirttiğiniz gibi bir mübadele romanı, biraz da aile tarihi deyip daha fazla ayrıntı için sözü tekrar size bıraksam…
Dünyada bugüne kadar karşılaşılmamış bir uygulamayla iki toplum birbirinden ayrılıyor, insanlar nesiller boyu yaşadığı topraklardan koparılıyor, aileler parçalanıyor… Ve adına mübadele denen olgu başlıyor. Bu süreç ve sonuçları hem Yunan devletinden göç eden Türkler için hem de Türkiye’den göç eden Yunanlar için travmatik bir kırılma noktasıdır. Benim hem anne tarafım hem de baba tarafım bu göçü yaşadı ve bu acılı göçün izleri hala sürüyor. Babaannemin hikâyesinden yola çıkarak kaleme aldığım bu romanda, yol, din, anne, mübadele metaforları üzerinden çalıştım. Benim için bu roman beş yıl süren güzel bir yol ve ağır bir yüktü. İki yıl yalnızca araştırma yaptım. 1919 ve 1924 yıllarında Yunanistan ve Türkiye’nin ekonomik siyası yapısı, mimarisi, bitki örtüsü, geçim kaynakları. Sonra Lozan Barış Antlaşması süreci, maddeleri, mübadelenin uygulama şekli üzerine çeşitli sempozyum dosyaları ve araştırma kitapları okudum. Romanı yazma süreci boyunca da mübadelenin Türk ve Yunan edebiyatına nasıl yansıdığına dair kitapları ve o dönemi anlatan her iki ülke yazarlarına ait ürünleri inceledim.
Fransız düşünür Jules Soury’yi (Jul Sori) bir gün yolda görmüşler. Karşılaştıklarına “Bütün masalları çürüttüm, yıktım. Masalsız kaldım. Bana masal verin, bana masal verin, masalsız yaşayamıyorum.” diyormuş. Çıldırdığını düşünmüşler onu görenler. Kim bilir belki de kendine yeni bir masal bulduğunda çıldırmaktan kurtulmuştur.
Siz roman ve öykülerinizde insanın içine bıçak gibi işleyen gerçekleri, kendi bakışınızla yeniden kurgulayarak anlattınız.  Masallarını, ninnilerini yitiren, geçmişinden koparılan, onlara yeni yaşamlar dayatılan insanlar kendilerine yeni masallar bulabildiler mi, yoksa hep ayrıksı mı kaldılar? Örneğin mübadiller gittikleri ya da geldikleri yere kök salabildiler mi?
Birinci kuşak mübadiller için belki bu çok zor oldu ama şu an ben üçüncü kuşak bir mübadil olarak yaşadığım toprağa kök salmış hissediyorum. Benim vatanım Türkiye ve ülkemi yaşadığı tüm zorluklara, acılara, haksızlıklara rağmen seviyorum. Bu topraklarda doğan herkes kendini kendi hikâyesinin içinde buluyor çünkü. Bir gün buralardan sökülüp başka topraklara gitmek zorunda kalırsak bu bizim için elbette çok zor, hatta “ölüm gibi” bir şey olacak ama çocuklarım, onların çocukları, onların da çocukları yeni topraklardaki yeni yeni hikâyeler içinde bulacaklardır kendilerini. Dünya dediğimiz yer milyonlarca küçük hikâyenin bir araya geldiği kocaman bir romandan başka nedir ki? Yeni hikayeler hep olacak…
Romanı okuyalı neredeyse üç yıl oldu. Yakın çevremdeki pek çok kişiye, özellikle de mübadillere önerdim, okuttum. Romandaki bir sahne gözümün önünden gitmiyor. Annenin, gemiden inerken çocuklarını kaybetmemek için kendine iple bağladığı bölüm bir fotoğraf karesi gibi çakılı kaldı hafızamda. Siz anlatılarınızda beş duyunun işlevini çok iyi yansıtıyorsunuz. Neden önemlidir anlatıda beş duyu?
Yazar birbirine hem çok benzeyen hem de birbirinden farklı iki gerçeklik içinde yaşar. Yaşamsal gerçeklik her zaman kurgusal gerçekliği besler. Bizler yaşamsal gerçeklik içinde beş duyumuzla algılıyoruz dünyayı ve zihnimiz bütün algıladıklarımızı kaydediyor buna da deneyim, hatıra, anı diyoruz. Dolayısıyla roman kahramanlarımız da kurguladığımız dünyanın kuralları içinde beş duyuları ile “var” olacaklardır. Hikâyeyi gerçek bir zemine oturtmak ve okuru kurguladığınız gerçekliğe ikna etmek için beş duyu kullanımı bence en önemli unsurlardan biridir.

“Sır Dökümü” adlı kitabınızda üç sayfalık bir öykü iken peşinizi bir türlü bırakmayan ve sonradan kendini roman olarak yazdıran “Elenika”. Ülkemizde yaşanan, aslında çok da işlenmeyen, hafızalardan silinmeyen bir tarihsel süreci, 6-7 Eylül olaylarını temel alan ama hep tetikte olduğumuz anların tercümanı Elenika. Söz yine sizde.
“Elenika”, 1955 yılıyla günümüz arasında köprü kurmuş bir yapıt. Yaşadığımız günleri daha iyi anlayabilmek, etnik farklılıklara, çatışmalara daha yansız bakabilmek için bu tür bağlantılara gereksinimimiz var. Unuttuğumuz, belleklerimizin bir köşesine ittiğimiz utanılası zaman dilimlerinin gün yüzüne çıkmasına da…
Bir zamanlar birlikte yaşadığımız insanlar şimdi neredeler?
Hangi milliyetçi (!) vatansever ruhla kovaladık onları, direnip de kalanların hayatlarını nasıl altüst ettik?
Gidenlerin bıraktığı boşluğu nasıl doldurduk ya da dolduramadık?
Yeri geldiğinde övündüğümüz o mozaiğin un ufak edilmiş parçaları nerelerde gömülü?
Bu düşünceler, bu sorular Elenika’yı yazmamdaki en büyük sebeplerden biri. Ayrıca kaybolmaya yüz tutmuş bir müzik türü olan “kanto”nun ve dönemin kantocularının hikâyesi olarak da bakılabilir bu romana.
                               
Üçüncü romanınız “Ve Yokmuş” yine bir tarihsel dönemi anlatıyor. 70’li yıllar, 12 Eylül Askeri Darbesi ve 90’lar. Kitaplarınızda bu tarihsel dönemleri konu olarak seçmenizin özel bir nedeni var mı? Yazar olarak tarihe tanıklık etmek, yaşananları bilince çıkarmak mı istiyorsunuz?
“Ve Yokmuş”ta, günümüzün nevrotik, tedirgin insanını Bilgin karakteri üzerinden anlatmaya çalıştım. Bilgin’in çocukluğu 12 Eylül dönemine rastlar ve yaşamının bir bölümü bir hücrede geçer. Sonrası asosyal bir adamın var olma çabası…
Doğmak tesadüflere bağlıdır, başkalarının koyduğu bir isim altında yaşam sürer. Yazmak kendini kanıtladığı anda önce haritadaki sınırlar silinir, sonra diller ve en son dinler. Geriye kalana bakılır; “insan” O insanın gözlerinden görülür dünya, aşk, savaş, barış, ayrılık ve insani olan her duygu… Bazen susmak için yazılır, bazen haykırmak, bazen kendine dokunmak bazen de elinin eremeyeceği yerlere uzanmak… Arka sokaklar keşfedilir, içsel sokaklar. Yük ve yoldur yazmak…. Çoğu zaman bir metnin sonuna koyulan o son noktanın hazzıdır. Dolayısıyla bir mesaj vermek için yazmıyorum, her şeyden önce kendim için yazıyorum, kendimle konuşuyorum…
Yazar olarak elbette bir parça tarihe tanıklık etmek ve gelecek kuşaklara yaşananları aktarmak ve bir kişinin dahi olsa bakış açısına bir katkıda bulunmak da güzel bir duygu benim için…
Kızıl Darı Tarlaları’nın yazarı Mo Yan “Bir yazar kendi toplumundaki haksızlıkları, çirkinlikleri ve karanlık yanları, insan doğasının kötülüklerini eleştirmelidir.” der. Siz de böyle bir amaçla mı yazıyorsunuz?
Yaşadığımız ülkenin topraklarına, yaşadığımız dünyanın geçmişine dönüp bakmak önemli bir tavır. Benim için belki tam olarak eleştirmek değil de hatırlatmak diyebiliriz. Santayana’nın dediği gibi “Geçmişini unutanlar, onu bir daha yaşamak zorunda kalabilirler.”
               
Öykülerinize gelince, “Katre”de ağırlıklı olarak kadın öykülerine yer veriyorsunuz. Sevgisizlik, yalnızlaşma, aile içi ve dışı fiziksel ve ruhsal şiddet, baskı, çocukluk travmaları, öteki olma durumu gibi, kadınların çok yakından tanık oldukları, yaşadıkları sorunlar. Nasıl dönütler aldınız bu kitabınızla ilgili. Sevdi mi kadınlar Katre’yi?
Henüz çok yeni olmasına rağmen güzel dönütler alıyorum. Söylemeye korktuğumuz, paylaşmaya çekindiğimiz, dillendirmekten rahatsızlık duyacağımız birçok durumun öyküleri var çünkü bu kitapta…
Katre’de ve romanlarınızda kadın sorunlarına olan duyarlılığınızın öne çıktığını görüyorum. Benim de çok işlediğim konudur kadın sorunları. Ülkemizde her gün kadınlar öldürülüyor, olmadı taciz ve tecavüze uğruyor. Kadının nasıl yaşayacağı kendi istemi dışında belirlenmeye çalışılıyor. Taciz ve tecavüzcüler ya aklanıyor ya da failler küçük cezalarla yakayı kurtarıyorlar. 
Bir yazar olarak, gerçek adaletin sağlanması, kadınların düşünsel ve bedensel özgürlüklerine kavuşması, toplumda daha görünür olması için; kadınlara, hukukçulara, aydın ve yazarlara, bir de tacizci, tecavüzcü ve katillere bir çağrı yapsanız onlara neler söylerdiniz?
Yazdığım her kitabın alt metninde bu anlamda birçok çağrı yaptığımı düşünüyorum…
Bir de “Yakın’dan Geçen Mülteci Öyküler” var. Kolektif bir çalışma, siz de bu kitabın derleyenisiniz. Yine yakıcı ve güncel bir sorun ele alınıyor kitapta. Kitabın arka kapağından “İsteyen istediğini söyleyebilir, misafirperverlik yapımızda yok denebilir;
Herkesi birden ağırlayamayız denebilir; ülkelerinde kalsınlar denebilir; ülkeleri için savaşsınlar denebilir; hastalık taşıyorlar denebilir; ekmeğimizi çalıyorlar denebilir… Hiçbir söz bu itirazları haklı çıkarmıyor çünkü cenazelerimizin farkı yok birbirinden. Yenilmezliğimizle, adaletimizle, kibrimizle ve olmayan tarihi belleğimizle o kadar güçlüyüz ki ölüm kimseyi ayırt etmeden kapılarımızı çalıyor, sefalet ve savaş hiç ummadığımız yerde bizi bekliyor.” cümlelerini okuyoruz. Bu çalışmanızdan biraz söz etmenizi istesek sizden. Proje nasıl başladı, ne amaçlandı, istenen amaca ne kadar ulaşıldı?
Beş yıldır Yakın Kitabevi ile birlikte yürüttüğümüz bir edebiyat atölyesi var. Edebiyat dünyasına yeni adım atmış arkadaşlarımızla dedik ki birlikte ortak bir kitap hazırlayalım ve bir kavramdan yola çıkarak çalışalım. Mülteci kavramı insanlık tarihi ile yaşıt olmasından ve aynı zamanda çok güncel olmasından dolayı da bu kavram üzerinde çalışmaya karar verdik.
Yayınevimin de desteği ile bir buçuk yıllık çalışma sonucu ortaya güzel bir dosya çıkardık. Aldığımız dönütler çok güzeldi, her ne kadar çok büyük amaçlar ya da bir şeyleri değiştirmek gibi misyonlar yüklemesek de sesimizi duyurabildiğimizi düşünüyorum.
Beş yıldır Yakın Kitabevi ile birlikte yürüttüğünüz bir edebiyat atölyesi olduğunu söylediniz. Bu cümleniz bana, yazar ve eleştirmen Ferudun Andaç’ın “Öykü Yazmak Hikâye Anlatmak” adlı eserindeki “Yıllardır dil/edebiyat, söz, yaratıcılık, edebi türler/metinler, sanat kuramları üzerine dersler veren, seminerler hazırlayan biri olarak yazmanın öğrenilebilir/öğretilebilirliğinden söz ederim. Ve yine bu derslerimde yaratıcılığın asla öğretilemeyeceğinin altını çizerim.” sözlerini anımsattı. Sizin deneyiminiz nedir? Yazarlık öğrenilebilir/öğretilebilir bir şey midir? Yetenek bunun neresindedir?
Bir kurmaca metin yazmak için elbette çeşitli insani yeti ve bilgilere ihtiyaç duyarız. Yetiler doğuştan vardır, sonradan biraz daha parlatılarak ortaya çıkartabiliriz. Neden bir resim kursu ya da gitar kursu değil de bir yazma atölyesine ihtiyaç duyuyoruz. Demek ki bu alana ilgi var, ilginin olduğu yerde de yetenekten söz edebiliriz. İlgi yoksa bilgi de olamaz, yeti de. İnsan ancak merak ettiği kadarını öğrenebilir.
Yazmak diğer dil becerilerine göre zor ve karmaşık bir süreçtir. Hiç bitmeyen bir öğrenme durumudur da diyebiliriz. Ve mutlaka yazdığınız her metin söyleyecek sözlerinizin olduğunu gösterir. Andre Gide şöyle der ”Anı yazmak, ölümün elinden bir şey kurtarmaktır.”
Yaratıcı yazma atölyelerine devam eden kişiler zaten yazmaya karşı ilgi duyan ve yazan kişiler, bunu biraz daha geliştirmek, yazdıklarını paylaşmak için bir araya gelmek istiyorlar. Bu tür atölyelerde en önemli şey önce iyi bir okur olmak elbette…
Yazma atölyelerine bir grup çalışması olarak da bakabiliriz, her şeyden önce bu çalışmalar okurun edebiyat ile olan aktif ilişkisini güçlendirir. Popüler kültürün dayattığı en çok okunanlar listesi dışında edebiyat tarihine geçmiş kitaplar hakkında referans alınır. Yine de unutulmamalı ki yazmak çeşitli kurslar, atölyelerden önce kitaplardan öğrenilir bu da çok okumakla mümkündür.
Arjantinli yazar Julio Cortazar, öykü ile romanı karşılaştırırken “Etkileyici bir metin ile okur arasında yaşanan savaşımı roman hep sayıyla kazanır; oysa öykü bu sonucu nakavtla almak zorundadır.” der.
Bu, öykünün daha zor yazılan bir tür olduğunu mu gösterir? Siz roman ile öykü arasındaki ayrımı okurdaki etki ve oluşum süreçleri açısından nasıl değerlendirirsiniz? 
Öykü benim için kısa, vurucu, irkilten bir çığlık gibi olmalı. Çığlık uzarsa nağmeye dönüşür etkisi kaybolur. Roman ise neden sonuç ilişkileri üzerinden nağmeli bir ezgi gibidir… Her iki türün de kendine göre zorlukları/kolaylıkları var bana göre. Yazmak son derece kişisel bir eylemdir. Bu her yazar için değişir. Yazmanın çıkış noktası “mesele”dir. Anlatmak istediğiniz bir şey vardır, söylemek istediğiniz bir söz. Bu bazen öykü olarak düşer içinize bazen de roman. Ben yazıya her zaman uzun bir yolculuk olarak bakıyorum. Bu yolculuklarda durup dinlendiğim duraklardır türler. Aynı zamanda birbirini besler, birbirinden etkilenir. Örneğin senaryo çalışmak, diyaloglarımı güçlendirdi, şiir ile uğraşmak kelime tasarrufunu öğretti. Günümüz edebiyatında da artık türlerin belli kalıpları, beli tanımları yok gibi, şiir öyküye, öykü, romana geçiş yapabiliyor.
Bir öykü atmosferini kurmakla, bir roman atmosferini kurmak hem birbirine çok yakın hem de bir o kadar uzak. Öyküde bir anın fotoğrafını sözcüklerle çekerken, romanda uzun soluklu anların, yaşantıların akışına bırakıyorsunuz kendinizi. Yazınsal türlerin hepsi, sözcüklerle görüntüyü okurun zihnine geçiriyor.
Son yıllarda öykü atağa mı geçti? Her gün gazetelerin kültür sayfalarında, dergilerde bir yazarın bir öykü kitabı yayımlandığını okuyoruz. Yeni çıkanlara yetişemez olduk. “Ben hiç öykü okumazdım, ama şimdi dönüp dönüp öykü okuyorum.” diyenler var çevremizde. Romanın tahtı sarsılıyor mu?
Son Gemi okurları için “2018’in mutlaka okunması gerekleri listesini” yapmanızı istesek bu listede hangi isimler yer alır?
Bizim toplumumuz roman okumayı daha çok seviyor sanırım. Yazma eylemi olarak öykü atağa geçti evet ama okur olarak düşündüğümde hala bu alışkanlığın edinilemediğini görüyorum ben. Oysa çok güçlü kalemleri olan öykü yazarlarımız var. Özellikle son dönem öykücülerimizden birkaç isim vermek gerekirse:
Mine Söğüt – Deli Kadın Hikayeleri
Pelin Buzluk – Deli Bal
Birgül Oğuz- Hah
Polat Özlüoğlu – Hevesi Kirpiğinde
Bade Osma Erbayav – Tatavla’da Bir Delirme Vakası
Roman Olarak birkaç isim de vermek isterim yine son dönem çıkan kitaplardan
Raşel Meseri – Köpek Balıklarının Kayıp Şarkıları
Tekgül Arı – Nişa Kaybolmaya Hazır Değilim
Kemal Varol – Hav ( ve bütün romanları)
Altay Öktem – Thomas Düşerken
Çalışma masanızda neler var, diye sorsam. Önümüzdeki zamanlarda biz okurlar hangi tarihsel dönemleri, kimleri, hangi yaşamları okuyacağız?
Masamda oldukça uzun soluklu bir çalışma gerektiren distopik bir roman var. Üç tarihsel romandan sonra zamanı ve tarihi tamamen ortadan kaldıracağım. Bu çalışma ne zaman biter, ne zaman yayınlanır ya da yayınlanır mı henüz ben de bilmiyorum. Ama benim için büyük bir macera olacağı kesin…
Verdiğiniz yanıtlar için teşekkür eder, çalışmalarınızda başarılar dileriz.
                                                                  45. Sayı (Ağustos 2018)


1 Ağustos 2018 Çarşamba

ALPER KAYA İLE SÖYLEŞİ

Alper KAYA : “Bir gün keşke 27 saat olsa.”


SÖYLEŞİ: MÜNİRE ÇALIŞKAN TUĞ
Genç ve üretken bir yazar Alper Kaya. Bugüne kadar altı romanı yayımlandı, altı kolektif kitapta yer aldı. Yazarla Kasım 2017’de Oğlak Yayınları’ndan çıkan son romanı “Bütün Kuralları Yık!” ve polisiye üzerine konuştuk.
Son Gemi okurları seni dergide yayımlanan öykülerin ve dergi için hazırladığın kapak tasarımlarından tanıyor. Bu yeterli bir tanışıklık değil, diye düşünüyorum. Okurlarımız için kendini tanıtır mısın?
Evet, Ayşegül’le Haydarpaşa Kitap Fuarı’nda tanıştıktan sonra derginin kapaklarına da naçizane bazı çalışmalar yapmaya başladım. Sorunuza gelecek olursam; 1990 yılında Ankara’da doğdum. İlk romanım “08.00” 2011 yılında yayımlandı, sonrası 2014’ten itibaren geldi. Ağırlıklı olarak polisiye türünde yazıyorum. Aynı zamanda Evrensel Gazetesi’nde her cumartesi futbol yazılarım yayımlanıyor.
Çok genç bir yazarsın. Ortalama bir hesap yaptığımızda seçkiler hariç dört yaşa bir kitap düşüyor yaşamında. Seni kutluyorum. Bu başarının formülü nedir? Sen bir günü kaç saat yaşıyorsun?
Çok teşekkürler! Evet, ortalama olarak dört yaşa bir kitap diyebiliriz, tam olmasa da. Ancak bunun bir başarı olduğunu pek de düşünmüyorum. Çünkü ben hikâyelerim oldukça, yazıyorum. “Bir gün keşke 27 saat olsa” diye hayıflandığım nicedir…
Bütün Kuralları Yık! Adlı romanın yayımlanmasının üzerinden oldukça az bir zaman geçmesine rağmen kendini ispatladı. Birçok okuma ve öneri listesinde yer aldı. Kutluyoruz, yolu açık olsun. Bu kitapla ilgili sorularımıza geçmeden önce diğer kitaplarından da biraz söz eder misin?“Valiz”de ne var mesela,”Tanrı Misafiri” kim, “Kaçak” nelerden kaçıyor, “Yüzüncü Haber” nedir, “08.00” da ne olacak? Ve tabii, öykü seçkileri.
Kronolojik sırayla gidelim dilerseniz…
08.00’da, bir bardaki altı kişinin dört saatlik bir zaman diliminde geçen, Rus ruleti oynayarak tanışma hikâyesini anlatmıştım. Valiz ise, dedesinin ölümünden sonra onun kaldığı huzurevinden dedesinin valizini alan bir gencin Kore Savaşı ve Kıbrıs Harekatı’nda yer alıp da o bölgeden insanlarla evlenen askerlerin öykülerini araştırmasının hikâyesiydi.
Kaçak, Yüzüncü Haber ve Tanrı Misafiri ise; Komiser Tahsin Serisi’nin ilk üç kitabı. Kaçak, bilimkurgu polisiyesi olarak tabir edilebilecek bir türde. LucidDreaming kavramının bir deney ile işlendiği apartmanın sakinlerinin, kendilerine tuzak kurduğunu düşündükleri kişiyi yakalamaya çalışmalarını ele alıyor.
Yüzüncü Haber ise, bir gazeteci cinayetini anlatıyor ve pek tabii ki, Türkiye’de öldürülmüş basın emekçilerine ithaf edilmiş bir eser. Tanrı Misafiri ise, evsizleri öldüren bir katilin hikâyesi…
Bütün Kuralları Yık!’a baktığımızda, anlatımın çok iyi olduğunu görüyoruz. Sade, açık, akıcı. Dili güzel örüyorsun. Kitabın kurgusu, geçişleri, olaylar arası bağlantılar da çok sağlam. Kutlarım. Günümüzde mafya -bürokrasi ilişkisi de olsa olsa bir polisiye içinde anlatılabilir sanırım. Ayrıca kitabını kurgu bir roman gibi değil, gerçeğin ta kendisi diye okudum. Biraz söz eder misin Bütün Kuralları Yık!’tan?
Mafya bürokrasi ilişkisinden tutun da, namus cinayetlerinden pedofiliye dek pek çok konu da polisiyenin alanına girer bence. Burada bir kısıtlama olacaksa, ancak yazanın ufkundaki kısıtlamadandır.
Bütün Kuralları Yık!’a gelecek olursak; roman bir kiralık katilin kendisine tuzak kuranları yakalamaya çalışmasının anlatısı.
Kitabı okurken “ Olay nasıl sonuçlanacak?” diye merak etmedim hiç.” Yazar, başka hangi göndermeleri yapacak?” merakının ardına takıldım. Bizi olay okuyucusu olmaktan kurtaran, alt metinlere odaklayan bir kitap Bütün Kuralları Yık!. Ayrıntılar kaba olayın önüne geçiyor, dolayısıyla da ergen bir okur olmamızı önlüyor. Bu bilinçli bir tercih mi, diye sorayım.
Tabii ki de bilinçli. Zira, polisiyede de diğer türlerde de alt hikâyelerin çeşitliliği ve güçlü oluşu ana hikâyeyi besleyen bir olgu diye düşünüyorum. Şimdiye dek böyle ilerlemeye çalıştım, kalemim elverdikçe de bu yoldan devam etmeyi planlıyorum.
Romanın baş kişisi Nazım sanatla uğraşan bir adam.  Sanatın görevi insanda estetik beğeni geliştirmek, ondaki vahşi- yabanıl yanları törpüleyerek duygularını inceltmek değil midir? Oysa Nazım gözünü kırpmadan adam öldürüyor. Müziği sadece iş olarak görüyor. Sanki o, sanattan değil, öldürmekten zevk alıyor. Öldürdükçe rahatlıyor. Kan dökme bağımlısı sanki.
Josef Conrad’ın Karanlığın Yüreği adlı romanda  kahramanı Kurtz’u anımsattı bana. Kurtz  fildişi ticareti yapan şirketi tarafından ormanın en iç bölgesindeki şubesine gönderilir. Kahraman orada kendini yeşil, yabanıl bir yalnızlığın içinde bulur. Çevresi vahşi denebilecek insanlarla doludur. Kuntz’un görevi,  gönderildiği yerden fildişi toplayıp şirketine göndermek ve gittiği yerdeki birbirlerinin etiyle beslenen vahşi insanların yabanıl alışkanlıklarını kırıp  onların yüreklerine uygarlığın tohumlarını ekmektir. Vahşilere uygarlık taşımakla görevlendirilen Kurtz önce adam öldürmeye, sonra da bundan büyük bir zevk almaya başlar, adeta kan dökme bağımlısı olur. Öyle ki öldürdüğü kişilerin kellelerini  kestirip direklerin tepesine geçirerek evinin çevresine, yolların kıyısına diktirir bu direkleri.
Bütün Kuralları Yık!’ı okurken Nazım’ı Kurtz’a benzettim öldürme konusunda. Nazım neyin peşinde? Paranın mı, egonun mu, geçmişin hesabını görmenin mi? Onu adam öldürmeye yönlendiren temel etmen ne, diye sormadan edemedim sana Nazım’ın yaratıcısı olarak.
Katillerin içgüdüleri, insanoğlunun asırlardır çözmekte zorlandığı bir muamma. “Nazım neyin peşinde?” sorusunun tek bir cevabı yok. Temele inecek olursak yola çıkış sebebi, kendi hayatını kurtarmak. Bir süre sonra kendi hayatını kurtarmayı, bildiği tek çözüm olan cinayetle eşleştiriyor kendi aklınca.
Emin Özdemir’e göre insan duygular, düşler, düşlemler yumağıdır. Romancının görevi de bu yumağı yarattığı karakterin dünyasına dönüştürmedir. “Bir romanı, öyküyü okurken karakterin gözünden bakarız dünyaya; olayları, olguları onun algılama kalıpları içinde yaşarız. Romancıların öykücülerin yaratılarında karakteri öne çıkarmasının nedeni de budur.” der.
Biz de Bütün Kuralları Yık!’ı okurken Nazım’ın gözüyle bakıyoruz. Hatta onunla özdeşleşip galip gelmesini istiyoruz. Oysa o bir katil ve bizim, onun yaptıklarını onaylamamamız gerekir.
Sen ne dersin bu ikileme?
Bu ikilem, bana da Bütün Kuralları Yık! hakkında en çok gelen yorumlardan birisi. Bu, benim için de şu sorunun cevabı oldu: Yazarken sevdiğin bir karakteri, o karakter ne kadar kötü bir figür olsa da, okuyucu sever mi?
Sanırım bu soru, sizin sorunuzun da cevabı oldu.
Kızıl Darı Tarlaları’nın yazarı Mo Yan “ Bir yazar kendi toplumundaki haksızlıkları, çirkinlikleri ve karanlık yanları, insan doğasının kötülüklerini eleştirmelidir.” der. Bütün Kuralları Yık!’ta karşılaştığımız olaylar toplum olarak hiç de yabancı olmadığımız durumlardır. Sen de böyle bir amaçla mı yazdın kitabını?
Amaç, demeyelim de; yıllar sonra dönüp bakıldığında yazıldığı dönem için bir derdi ifade eden metinlerin kutsallığına bir saygı duruşu diyelim. Yazarın bir derdi olmalı. Bu dert de, içinde bulunduğu toplumdan çok da uzak olmamalı. Aksi taktirde, yazdığı metin okuyucuda net bir karşılık bulamaz. Bu benim kendi okuma tercihlerimi de belirleyen bir düstur olduğu için, yazarken akışı da belirliyor.
Mo Yan’ın kitabından söz etmişken, romanda köpekler insan ölülerini, insanlarsa köpekleri öldürüp yemek için saldırıyorlar birbirine. Açlık eyleme dönüşüyor yani. Eylemin temelinde ise hayatta kalabilmek var. Senin romanında da benzer bir durum söz konusu. “Hayatta kalabilmek için öldür.” Bu polisiyenin temel izleği mi?
Temeli olduğunu iddia etmek zor. Çünkü keyif için öldüren katil figürleri de var, Nazım’ın romandaki hikâyesinden önceki hayatında olduğu gibi profesyonel bir meslek olarak insan öldürmeyi tercih eden karakterler de var. Yahut tamamen intikam güdüsüyle hareket eden katiller de var…
Bu sorunun net cevabı bilinse, bence gerçek hayattaki cinayetlerin de çözümüne yaklaşılır.
Cervantes, Don Kişot’un önsözünde “ Don Kişot’un babası gibi görünsem de üvey babası sayılırım.” der. Bu sözle, eserinin başka yapıtlardan izler taşıdığını anlatmak istediğini düşünürüm ben. Yine Carlos Fauntes “Bu dünyada babasız bir kitap, öksüz bir cilt var mıdır? Başka kitapların soyundan gelmemiş bir kitap? İnsanlığın yazınsal imgeleminin o ulu soyağacının bir dalı olmayan tek bir kitap sayfası var mıdır?” diye sorar.
Genelde polisiyenin, özelde senin kitaplarının soy kütüğünde kimler var?
Polisiyenin soy kütüğünde pek çok isim var tabii ki. Edgar Allan Poe’dan, Arthur Conan Doyle’a ve Agatha Christie’ye değin pek çok usta kalemi sayabiliriz. Özele gelecek olursak, Peyami Safa’nın Server Bedi mahlasıyla yazdığı Cingöz Recai serisi, benim okuduğum ilk polisiye eserlerdendir. Güncel dönemde ise Celil Oker’i karakter, Çağatay Yaşmut’u ise mekân yaratımı konusunda büyük bir gıptayla takip ettiğimi söylemezsem çok ayıp olur.
Çok satanlar listelerine baktığımızda, okurun tensel, tinsel tutkularını kamçılayan, onlarda erotik imgeler uyandıran, okudukça uyuşturucu etkisinde bağımlılık yapan yığın romanları var. Polisiye de gördüğüm kadarıyla bağımlılık yapan bir roman türü. Onun da fanatik bir okur kitlesi var. İki roman türünü biçim, söylem, kurgu, roman kişileri, içerik ve okur kitlesi açılarından karşılaştırırsak polisiyeyi daha nitelikli kılan nedir sence?
Aslında cevap sorunun da içinde gizli bence: Yazılma amacı. Bir çamaşır suyunu koyu renkli çamaşırlar için üretmişseniz, koyu renkli çamaşırlar içindir. Eğip bükülecek pek bir şey yok.
Kuramcıları dinlediğimizde,  yazar kendi okurunu arar, diyen de var, yaratır diyen de. Senin okurla nasıl bir ilişkin var? Kim kimi yaratıyor?
Eğer okur önemli olmasaydı, yahut sorudan hareketle benim yaratabildiğim bir meta olsaydı; kitaplarımı sadece yazıcıdan çıktı alıp evde rafa koyabilirdim. Oysa, okuru aramak, esasen yazarın da değil kitabın misyonudur. Şiiri ele alalım; yazıldıktan sonra o artık şairin olmaz. Okurundur. Okur ne anlıyorsa, şiir de odur. Ötesi değil. Roman için de benzeri bir yakıştırma yapabiliriz.
 Son Gemi söyleşileri için klasikleşen bir sorumuz var. Yazarlarımızdan da okurlarına bir soru sormalarını istiyoruz. Sen okuruna ne sormak istersin?
“Çok satanlar değil de, çok satması gerekenler rafları tam olarak kaç yüzyıl sonra kıymete biner bu edebiyat ortamında?”
Hatta, “Yılın seviyesini düşürebilmek için okur bu denklemde tam olarak nereye düşmelidir?”
Zira bu iki soru birbirini beslemezse, verdikleri cevaplar da havada kalacaktır.
Bize zaman ayırdığın için teşekkür ederiz. Yolun açık olsun. Aman ha, kuralları esnetmek yok.
Ben teşekkür ederim! Fizik kurallarından hareketle, yıkılan şeylerin esnemeye pek de mecalleri kalmaz zannımca.


Şubat - 2018 (39.Sayı)

31 Temmuz 2018 Salı

HANİFE ALTUN'LA SÖYLEŞİ


Hanife Altun : “Hayat kocaman bir meme, insan da doymak hazzından ibaret bir varlıkmış gibi distopik bir kurguyu, rutin hayatın içinde kanlı canlı yaşayan öznelere dönüşüyoruz.”


 SÖYLEŞİ: MÜNİRE ÇALIŞKAN TUĞ

Bu ayki sayımız için MASALINDAN GÖÇEN KUŞ ve HUZURSUZ ÖZNE kitaplarının yazarı Hanife Altun ile söyleştik. Kendisiyle, yazma sürecini, sözcüklerin anlam evrenini, rüyanın öykü anlatımındaki yerini, arayışları ve daha pek çok şeyi konuştuk. Keytifli okumalar.

  • Biraz bize kendinizden söz eder misiniz, kimdir Hanife Altun?

Biraz kolaya kaçıp ilk kitaptan ilgili bölümü şuraya kopyala/yapıştır yapıyorum.
İstanbul/Bakırköy’de o olağan hadise meydana geldiğinde ilkyazın, ikinci günüydü sene; 1979…
Anadolu Üniversitesi/Türk Dili Edebiyatı okudu. Okuma yazma bilmeden önce de öğrendikten sonra da hep yazdı, yazıyor, yazabileyim istiyor. Uzun süre özel sektörde çalıştı. Çocukluk yıllarında bir süre kalede durduğu rivayet edilse de pek yerinde durabildiği söylenemez. Gerçekte, mavi leğenin kıyılarına vuran kayıkları; kurmacada herhangi bir denizin kıyılarına vuran siyah saçlı kadınları seviyor.
Çok seviyor; tekerleği olup motoru olmayan şeyleri. Tersini pek değil…
Çok seviyor; ağacı, toprağı, yolun yokuşunu, mevsimin kışını (kafiye olsun diye demiyor)
Çok seviyor; az katlı, arka bahçeli evleri, tarçınlı akide şekerini, kedileri (ille de tekir olanları)
Çok seviyor; insanları (ille de başkaldıranları) Tersine üzülüyor.
Çok seviyor; çocukları (ille de esmer, kıvırcık saçlı, kız olanları) Tersini düşünemiyor.

  • Çarpıcı bir kitap adı HUZURSUZ ÖZNE.  Günümüz insanının ruh haline de tam denk düşüyor. MASALINDAN GÖÇEN KUŞ’tan HUZURSUZ ÖZNE’ye gelen süreç nasıl işledi?  Bu süreci okurlarımızla paylaşır mısınız?

Dosyayı teslim ettiğimde başka bir ismi vardı. Editörümün o isme itirazı oldu. “Ya başka bir isim ya da yanında bir şey daha olsun” önerisi ve hatta ısrarı sonucu o ismin yanına bir kelime daha ekleyerek yeni bir isim buldum. Tam, bu oldu. Tamamdır, derken başka bir sorun karışımıza dikiliverdi. Eklenen o kelimenin, aynı zamanda Kürtçede argo bir anlamı olduğunu öğrendim son dakika. (Kapak çalışılıyor baskıya girecekken) Artık elimde TÜYAP’a yetişmek gibi saçma bir telaş eşliğinde, baskıda bekleyen isimsiz bir dosya vardı. İki uykusuz gecenin ardından “HUZURSUZ ÖZNE”yi buldum. Birkaç gün ve birkaç uykusuz geceden sonra kendi adını kendisi koydurmuştu. Bu çok mistik bir cevap olacak belki ama isim bulma süreci bu şekilde gelişti ve çok içime sinen bir isim oldu. “MASALINDAN GÖÇEN KUŞ”un altında kalmadığını düşünüyorum. İki kitap arasında geçen sürece ilişkin öyle çok özel bir şey yok. Hayat akıyor, ben yazmaya devam ediyordum, hepsi bu.

  • Okumanın öneminden en çok söz eden, bunun için değişik kampanyalar, etkinlikler düzenleyen, ücretsiz kitap dağıtımları yapan ama çok az okuyan bir toplumun yazarı olarak okurdan beklentiniz nedir?   Ona bir çağrıda bulunsanız ne dersiniz?

Okurdan beklenti, ona çağrıda bulunmak… Off! Çok büyük laflar bunlar. Az okuyan toplumun yazarı, gibi bir tanım toplumun dışında ve hatta üstünde bir konumlanmayı işaret etmekte. Kaldı ki okuma eylemini sadece kitap nesnesinin yanına getirerek baktığımızda matbaanın icadıyla yaşıt bir deneyimden bahsetmiş oluruz. Ya öncesi? Ya ağacın, toprağın, suyun, kurdun/kuşun bilgeliği? Okunabilir onca şey varken okumayı böyle dar bir alana hapsedebilir miyiz? Kitap okumak özelinde ille de bir şey söylemek gerekirse. Okumakla bitmiyor, sonrası var. Okuduğunla ne yapacağını bilmek filan… Aksi durumda kitap okumak tehlikeli olabiliyor, okumasınlar diyeyim. Son olarak okumanın ne’liğine ilişkin düşüncemi en doğru biçimde ifade eden çok sevdiğim şu sözü de yazıp susayım. “Sürekli başka BEN’likleri dinlemekten başka nedir ki okumak”


  • Siz kitaplarınızın okurla buluşması için ilginç yöntemler deniyorsunuz? Metrolara, otobüs duraklarına, katıldığınız etkinliklerde masa üstlerine imzalı kitaplar bırakıyorsunuz. Bir parkta otururken bir bakıyorsunuz yanınızda bir  HUZURSUZ ÖZNE, ya da metrobüstesiniz, sizden önce birisinin unuttuğunu düşündüğünüz bir MASALINDAN GÖÇEN KUŞ sizin oturacağınız yerde duruyor. Bulan için heyecanlı bir durum. İçini açıp bakınca bu heyecan daha da artıyor, kendine hitaben bir şeyler yazılmış. Kitabınızı bulanlardan geri dönüşler aldınız mı? Neler söylediler bu durumla ilgili?


Evet, böyle bir kampanyam ya da hareketim var :) Kampanyanın tam adı şöyle “Depoda Çürüyeceğine Vatandaş İstifade Etsin.” Aslolan paylaşmak. Kitap dışında yapışkanlı kâğıtlara yazılmış notlar da paylaştığım oluyor. Böyle bir kâğıda sevdiğim bir şiirden, ya da şarkı sözünden bir bölüm yazıp toplu taşıma araçları, kafeler, tiyatro, sinema salonları gibi kamusal alanlarda bir kenara iliştiriyorum. Çünkü yaşadığımız gezegeni çevreleyen atmosferin duvar gibi bir şey olduğunu düşünüyorum, onu aşıp gidebilmek (normal koşullarda) mümkün değil. Her şey hayatı çevreleyen ve benim de duvar olduğunu varsaydığım o şeyin içinde yaşanıyor. Duvara fırlattığın şey çarpıp, sekip sana geliyor. İyilik, mutluluk bulmak istiyorsan o duvara bunları fırlatmak gibi basit bir iş yapmak gerekiyor. Ben de bunu yapmaya gayret ediyorum.
Kitaplarla ilgili dönüşler oluyor evet. Bir keresinde Beşiktaş/Kadıköy vapuruna bıraktığım bir kitap, Şehir Hatlarında stajyer olduğunu, Türkiye’ye okumak için geldiğini söyleyen genç bir arkadaşa denk gelmiş, o da Facebook’tan minik bir teşekkür mesajı yazmıştı. Şu âna kadar en ilginç etkileşim/geri bildirim bu.

  • Usta Dilci Emin Özdemir yazma yaratma eylemini, “sözcüklerin anlam evreninde yapılan bir yolculuğa” benzetiyor. Siz nasıl tanımlıyorsunuz bu eylemi?  Ya da niçin yazıyorsunuz, sizi yazmaya iten, bu yolculuğa zorlayan içinizdeki ‘Huzursuz Özne’ mi? Peki bu özneyi huzursuz eden nedir, diye sorsam.

Buna yakın bir düşüncem var benim de. Her kelime bir kavramı, anlam yükünü işaret eden bir sembol/şifre, sözcükleri seçip yan yana getirdiğinizde anlamlardan bir yapı inşa etmiş oluyorsunuz. Kelimeleri bir nevi boncuk gibi düşünebiliriz, anlam da boncukların üzerindeki delikler. Bu deliklerden, yani anlamından yakaladığın sözcükleri ipe dizme işi yazmaya/anlatmaya denk geliyor bence.
Aklı kurguyla çalışan bir çocuktum. Çocukluğumdan beri kelimelerle oynamak en sevdiğim oyundu. Tek çocuk olmanın şartları içinde kendiliğinden oluşmuş bir oyundu bu, belki de. Çünkü yalnız kalmayı, kendi kendine oyalanmayı seven bir çocuktum. Bu, bugün de pek fazla değişmiş değil.
Okumak, dinlemek, düşünmekten ibaret uzun zamanlar geçirirdim çocukken. (Dinlemek kısmını çocukluk ve ilk gençlik yıllarımın büyük bölümünü istila eden Sezen oluşturur) Öyle ki herkesin bahçede parti havasında eğlendiği esnada ben gündüz gözü, ağustos sıcağında kalın perdeleri çeker, tüm günü dergiler, kitaplar, teyp ve radyo eşliğinde geçirirdim. Ne canım sıkılır ne de zerre kadar gocunurdum bundan. Ne büyük keyifti. Sanırım bu marazi durumun doğal bir sonucu olarak gelişti yazmak işi de.
Böyle bir yolculuğa zorlanmak diye bir şey söz konusu değil. İçimde bir ‘Huzursuz Özne’ olup olmadığına gelirsem, doğuştan rahatı kaçık bir yanım hep vardı. Huzursuzluk bunun tam karşılığı değilse de kusursuz konforu, rahatı sevmiyorum. Bir sinek olsun, kanat çırpıp beni rahatsız etsin isterim. Bu rahatsızlığın sonucunda da tepkisiz kalabilen biri değilim. (İlk gençlik demleri çok daha serseri mayın bir tiptim şimdilerde duruldum, duruluyorum.) Tüm bu dolmanın, kurulmanın deşarjını yazmayla sağlayabiliyorum. Bunu yapamasaydım başka deşarj sahaları bulmam gerekecekti. Yazmak biraz “gazımı alıyor” hepsi bu.


  • “Çok Büyük Bahçenin Tek Ağacı” başlıklı öykü, bir solukta kendini ele vermiyor,  çoğul bir okuma gerektiriyor. Sıkı bir dokusu, yoğun ve örtülü bir anlatımı, bilinemezlikler üzerine kurulmuş bir içeriği var. Sözcükler adeta bilinemezliği derinleştirmek için yeniden yoğrulmuş. Çok dikkatli okunması gerekiyor. Ben üç defa okudum. İncir ağacı ile anne arasındaki ilişki.  İkisi de boynundan yaralı, her ikisi de içine bir sırrı hapsediyor. İncir ağacı yalnızlığın sembolü gibi geldi bana. Yine incir ağacını anlatırken  “Bu evde yaşayabilmenin tek şartının bir sırrı gövdesine hapsetmek o bile anlamıştı. Bize sırtını dönüp bahçe duvarından aşıp, sokağa uzattığı gövdesi, tam da boyun hizasına denk gelen yerde duvarın köşesine yaslanıp, yaslandığı yerden derin bir yara almıştı. Duvarın kenarı bu yaranın oyuğuna sıkıca basılmış bir el gibi yerleşip incirin gövdesine kaynamıştı günbegün.” diyorsunuz.  İncir ağacı aynı zamanda anneyi mi sembolize ediyor? Bize biraz bu öyküden söz eder misiniz?

O öykünün temel meselesi bilinmezlik. Çocuğun babayla, babanın yokluğu ve bu yokluğun meydana geliş sebebiyle ilgili soruları, bilinmezlikleri. Kendince kuruyor, bozuyor, çıkarımlarda bulunuyor ve az buçuk seziyor olan biteni. Elde ettiği sonuç hoşuna gitmeyince de yeniden karıyor kâğıtları. Konuşulmayan, dokunulmayan, hep susulan bir baba, daha doğrusu babanın yokluğu ve bu yokluğun sebebi var. Durdukça, konuşmadıkça büyüyen bir mesele olup çıkıyor. Bu bilinmezlik kurguya da yansısın istedim. Yapmaya çalıştığım buydu.


  • “Kocaman bahçedeki tek ağaca karşılık, küçücük evimizin içi, büfelerin, sehpaların, aynalı konsolun üstü, pencere kenarları, girişteki taşlık saksıların içine hapsedilmiş çiçeklerle doluydu. Karanfiller, güller, ortancalar, sardunyalar, kasımpatılar, aslanpençeleri…” Yine aynı öyküden yaptım bu alıntıyı. ( Öyküden hala çıkamadım.) Bahçeye ekilip dikilebilecek çiçekler evin içine tıkıştırılmış, saksıya hapsedilmiş. Tıpkı ülkemizde kadınlara biçilen, biçilmek istenen misyon gibi. O çiçekler, içimize gömdüğümüz, yaşayıp tadını çıkaramadığımız güzellikler midir, yoksa daracık alanlara sıkışmışlığımız mı? Bu sıkışmışlık içinde her gün azar azar solarak yok olup gitmez miyiz? Ne dersiniz, içimize hapsettiğimiz çiçeklerimizi geniş bahçelerimizin her yanına ne zaman serpiştireceğiz? Yaşam alanlarımızı genişletmenin bir yolu olmalı.

Yazarken bunları düşünerek ve bunları düşündürmeyi amaçlayarak yazmadım. Bu sıkışmışlığı imlemek değildi derdim. Büyük, tek ağaç gövdeleri yerine, bir kalabalık olsun istedim fonda. Ve bu, şuna hizmet etsin diyeydi. Ağaçların büyük gövdeleri arkasına bir şeyler saklanabilir elbette ama saklanacak hikâyenin büyüklüğü, onu minik parçalara bölmeyi gerektiriyordu. Böldüğünde de saklama alanlarına ihtiyaç vardı. Saksı altları bu iş için en uygun yer diye düşündüm. Kadının dar alana hapsedilmesi göndermesi bu öykü özelinde öne çıkarmak istediğim bir şey değildi.


  • Kitaptaki çok çarpıcı öykülerden biri de “Sonra” başlıklı öykü. Ölümün, öldürmenin, ensestin, intiharın, çalıp çırpmanın hepimiz için normalleşmeye başladığını, toplum olarak iflah olmaz bir yabancılaşmaya doğru hızla yol alıyoruz. Yüreğimizi ağzımıza getiren olaylara neden bu kadar doğal yaklaşıyoruz? Onları neden normalleştiriyoruz? Bu öykünün ‘Huzursuz Özne’si var mı, varsa kim?

Sonra’nın Huzursuz Öznesi yok. Öykü kişisi huzur ne bilmiyor. Huzurlu bir tek ânı yok, fakat bunu huzursuzluk diye tanımlayabileceği bir deneyimi de olmamış. Meşhur, balığın denizi bilmeme hadisesi gibi bir şeye benzetebiliriz. İçinde bulunduğumuz koşulları ilkten hafif ısıtıyorlar, biraz daha, biraz daha… derken kâh kızgın sacın üzerinde, kâh fokurdayan kazanın içinde birer birer eksiltiyoruz takvim yapraklarını ve bunu “yaşamak” sanıyoruz. Görmek, temelde “uzaklaşmayla” iliği bir mesele. Uzaklaşmak, anlamak, ayırdına varmak yerine “içinde” kalarak yabancılaşıyor, kanıksıyoruz. Kalın bir kabuk meydana geliyor,  görmesi, anlamsı, ağrıması, acıması, haykırması gereken yerlerimizin etrafında. Alışmak diye bir laneti var insanın. Alışmak suistismal edilmeler silsilesinin eşiği. İçeri doğru tek bir adım yetiyor bitkisel hayata girmenize.

  • “İadeli Taahhütlü” hapishanede geçen bir öykü. Öykü kişisi kadar rüyası da ilginç ve renkli. Okurken bizi gülümseten hoş fotoğraf kareleri canlanıyor gözlerimizin önünde. Öyküde rüyalara yer vermenin,  öyküye ve öykü kişilerinin ruh hallerinin anlatımına nasıl bir katkısı olur? Ya da öykü- rüya ikilisi için ne dersiniz?

Buradaki rüya durumu biraz farklı, Salih o rüyayı görüyor mu uyduruyor mu belli değil. Parçalanmış bir gerçeklik algısı var. Salih anlatmak, konuşmak istiyor. Bu isteği gerçekleştirmek için olanakları da kısıtlı.
Öyküde rüyanın/rüya dilinin imkânlarından faydalanmak benim için konforlu bir yazma deneyimi oldu/oluyor. O yapı üretmeye, çoğaltmaya çok müsait. Rüya kadar sınırsız anlatı olanakları. Bunun yanı sıra flu bir fon ouşturma imkânı da çok cazip geliyor bana. Yarı saydam bir örtünün ardında meydana gelen kıpırtıları, oradan birer ikişer koparıp hikâyenin toprağına yerleştirme, birbiri ardına akan ve birbirini tamamlayan bir demet görüntüye dönüştürme süreçleri rüyanın kendisi kadar tılsımlı bir iş.


  • “İliştirme” ve “Plaza” adlı öykülerin kahramanları, ‘Huzursuz Özne’leri, kentten kaçıp kırsala sığınıyorlar. Mutlular olup olmadıklarını, öyküleri okuyunca görecek okurlar. Bizi kentlerde sıkıştıran ve oralardan kaçmaya zorlayan nedir? Kaçmak bir çözüm mü? Kalarak çözüm üretilemez mi? Kırsalda da sıkışırsak nereye kaçacağız? Bu özne nerede huzur bulacak? Ya da huzurlu yaşayabilmesi için onun neler yapması gerekir?

Bu öykü benim kişisel deneyimlerimden izler taşımakta. Şehir yaşamı, tıklım tıkış otobüsler, trenler, metrolar, beton bloklar, penceresiz plaza ofisleri… Oturup hesap ettiğinde, hayatın devamlılığına zerre katkısı olmayan, sen orada, o üretimi yapmsan da dünyada bir saman çöpü nispetinde eksiklik meydana getirmeyecek işler için, sırtında “ACİL” yüküyle oradan oraya koşturken telef olduğun zamanlar tamı tamına bir ömre denk geliyor. Keyfince geçirecek bir on dakika bulamadığın, çantanda bekleyen ve okumak için deli olduğun kitaptan bir paragraf okumak için gereken zaman ve enerjiyi sünger gibi emen o ortamlar. Buralarda o kadar yoğun zamanlar ve uzun yıllar geçirdim ki bir yerden sonra kurgularıma da yansıdı. Ve çok fazla paydaşı olan bir mağduriyet bu. İlaveten, bir de benim kişisel pencere tutkum var tabii. Bir caddeye ya da doğa manzarasına açılan pencerenin önünde saatlerce durabilirim.
Mesele, çözüm üretmek/üretememek, gitmek/kalmak meselesi değil esasen. Problemin-çözümün-gitmenin-kalmanın ve daha başka bir sürü şeyin anlamını yitirmesi, gözden düşmesi.
Dünyanın ve yaşamın değişen adetleri bir noktadan sonra o denli abuklaşıyor ki gözle görünmez bir telaşı, mahkumun prangası gibi ayağına geçirmiş, elindeki kahve bardağının ağızlığını eme eme oradan oraya koşuşturan tiplerin görüntüleri, bir aynanın içinede akıp gidiyor. Mütemadiyen aynı hal. Hayat kocaman bir meme, insan da doymak hazzından ibaret bir varlıkmış gibi distopik bir kurguyu, rutin hayatın içinde kanlı canlı yaşayan öznelere dönüşüyoruz. Bunun hakkında kafa yormaya başladığında aklını oynatacak denli korkunç görüntüler sökün ediyor önüne. Tam da bu anda bir imdat çığlığı, kurtuluşa ilişkin bir umut olup çıkıyor hayatın nüvesine dair “şeyler” Bunlar da en nihayeti toprak, su, hava, dağ, taş, deniz kadar minimum ve alternatifsiz seçenekler oluyor.
İnsandan kasıt öznenin huzuru bulması bana çok da matah bir şey gibi gelmiyor. Yok ille de huzur diyorsa ya düşünmekten ya akıldan cayacak. Bu iki ucu dikenli değneği elinde tutmakta ısrar ediyorsan da huzurunda bir miktar hasarı, zaman zaman yıkımı göze alman gerekecek.


  • Yaban İncir’i ; savaşa, ölüme, öldürmeye, düşman/insana yöneltiyor okurun dikkatini. Okuru ezberini bozmaya çağırıyor desem, yeridir. Anlatıcının, öykünün içeriğini de sırtlayan şu cümlesi yeterince sarsıcı, duyarlı bir insan için. “Düşmanın bu kadar insana benzediğini hiç düşünmemiştim.” Ne dersiniz? “Düşman da kırmızı mı kanar yaralanınca?”

Büyük büyük işaret parmakları var. Adına seçilmiş, iktidar, muktedir, yönetici… ne dersek diyelim aynı kapıya çıkıyor. Devasa birer işaret parmağından ibaret hepsi. Elde ettikleri o muazzam gücü (senin hür iradenin şeffaf kutulara yansıması diye fiyakalı bir de tanımı var, bu ezici gücün vücuda gelmesinin) korumanın yegane yolu, “irade sahiplerinin” omuzlarına binmek. Bu sana yük gelmesin, imtiyazların pay edilişine, hakkının gasp edilişine ses etme, bir noktadan sonra silkelenip sırtındaki o yükü al aşağı etme diye oyalanacak mevzular icat ediyorlar senin için. Bunun en kestirme yolu da yan yana, omuz omuza durması gereken, aynı gemide olan ve olmaya mahkumları bölüp, karşı karışya getirip, birbirne krdırmak, düşman etmek. Bu kargaşanın gölgesinde, saltanatını sağlama almak.
O devasa işaret parmaklarının gösterdiği, yine parmak sahibine ait dille tanımlanmış bir ezberin içine doğuyorsun. Kavramları, anlamları öylesine çekip,esnetip, eğip, büküyorlar ki neden sonra, kavramından soyunca elinde kalan anlama baktığında “nasıl ya” hayretine çarpıp parça parça oluyorsun. Düşman diye işaret edilenin sana benzeyen yanlarını keşfetmek kendi eline, koluna, bacağına dokunup bu uzuvlarını hissetmeye benziyor.
Akan kanın, yiten canın, sündürülüp onlarca yıla yayılmış acının, kabuk tutmayı unutmuş sayısız yaranın sonunda “düşmanın da” kanının kırmızı aktığı bilgisine erişiyorsun. Onca bedel, bu kadar basit ve hatta rezil farkındalık için ödeniyor. İşin acı tarafı bireysel aydınlanma da bir işe yaramıyor. İş ki bu farkındalığa aynı anda ve hep birlikte varabilelim. Yegâne kurtuluş imkânı bu eş zamanlı farkındalık anına muhtaç. Ve maalesef git gide uzaklaşan bir ihtimal. O devasa işaret parmağının hareketleriyle perdeye düşen gölgenin ihtişamı görme yetimizi işlevsiz kılmakta. Parmak sahibinin kurduğu oyunun piyonlarından başka bir şey değiliz. Yine onun bulduğu kavram ve sloganları karşılıklı birbirimize sesleyip duruyoruz.

  • Eşofman, şort, saç, sakalsızlık tahrik unsuru olur da kırmızı ruj olmaz mı? Tahrik indirimi için belki de en uygun araç kırmızı ruj. Kitaptaki son öyküden hareketle size şunu sormak istiyorum, kadın bedeni üzerinden yükselen bu çığırtkanlığa en az kadınlar kadar, insan/erkeklerin de karşı çıkması gerekmez mi? Sonuçta bu saçma sapan düşünceleri öne sürenler bütün erkekler adına konuşur gibi kuruyorlar dillerini.

Cinsiyetler arası bir iktidar savaşı söz konusu olan. Hal böyleyken erkek/insan buna niye karşı çıksın ki? Bindiği dalı kesmek olmaz mı bu? Erkek/insanın pastası duruyorken, karnın doyması talebi hatta arsızlığı… hem yerdiği (tahrik unsuru sayılan) hallerle bir takım güdülerini tatmin edecek hem de bu tatmin işi suç sınırlarına denk geldiğinde, obur iştahını üstümüze kusup kurtulacak. “Kırmızı Ruj” ve türevi “tahrik usurlarını” sonuna kadar tüketip hazzın doruklarına çıktıktan sonra, yere çakılma tehlikesine karşı güvenli ve konforlu iniş imkânı da kanunlar tarfından garanti ediliyorsa, bu güzel icraatlarına devam etmesinde de ne etsin o, erkek?

  • Okurlarınıza yeni müjdeler verecek misiniz? Çalışma masanızda ne var bu aralar?

Çalışma masamda ve daha ziyade kafamda sürekli bir şeyler var. Buradaki “Müjde” lafı da bana çok büyük geldi. Bu müjdeyi bekleyen bir tek kişinin varlığından emin olsam bu benim konstrasyonumda epey hasar oluştururdu. Henüz bu denli tekamülünü tamamlamış bir ruha sahip değilim ve bu beni korkutuyor. Şimdilik muradım, aklımda taşıdıklarımı yazıya dökecek denli olgunluğa eriştirip yazabileyim ve yazılan bu şeyler de yazıldığına değer olsun. Gün gelip yazdığım karşıma dikilip beni utandırmasın bütün gayretim ve dikkatim buna yönelik.

  • Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

  İlginizden ötürü ben teşekkür ederim.
                                                             
                                                            Mart 2018 - 40.sayı