2 Mayıs 2017 Salı

SENİN İÇİN SÖZCÜKLER BİRİKTİRDİM


                                          SENİN İÇİN SÖZCÜKLER BİRİKTİRDİM

                                                                                              Münire Çalışkan Tuğ

    “Senin için sözcükler biriktirdim” dedi adam kadının alev alev yanan gözlerinin içine bakarak. Aşka, paylaşıma, mutluluğa yelken açan sözcükler. Her birini yüreğime işledim nakış nakış.  Dilimden değil, yüreğimden akacaklar sana bundan böyle. Var mısın, şimdi dağıtalım onları tüm evrene.

 Bak, elini tutuyorum işte. Bu ateş. Benliğimizin çıra- kibrit  buluşması, birlikte eriyip tek beden olma hali.”

  Adam cebinden çıkardığı ateşi,  kıyıya vuran dalgaların ayaklarını okşadığı denize savurdu.

“Balıklara, denizkızlarına armağanımız olsun. Nasıl olsa bizdeki artık sönmeyecek.” 

  “Canından olma pahasına çaldığı ateşi halka armağan eden Promete’yi anımsattın bana, dedi kadın, Promete’nin  bedeni kayalıklarda kartal gagalarıyla inlerken Zeus içkisini yudumluyordu Olimpos’ta. Hiç pişman olmadı Promete, ateşi insanlığa armağan ettiği için.”

   Tenlerini saran ateşle, denizdeki dalgalanmayı, yanmayı, kaynamayı izlediler birlikte. Şenliğe durdu mavi patiska. Köpük köpük kabardı deniz, dalgalar birbirine sarılıp okşadı sahili. Balıklar zıplayıp yuttu ateşi, denizkızları dansa durdu yüreklerine düşen korla.  

  Tekrar cebine daldırdı adam elini. Bir sözcük daha çıkardı.

 “ Bu aşk. Onu rüzgâra bırakalım istiyorum. Dağılsın her yana. Dağlara, ovalara, denize, gökyüzüne.  Kimin yanından geçerse girsin yüreğine. Bir büyü gibi yayılsın her yana.”

  Adam parmaklarının arasında tuttuğu aşkı öptü, nefesiyle üfleyip rüzgâra saldı. Aşk döne döne yükseldi. Kimi denizin üstünden geçip balıklara, kimi kuşlara, kimi de insanlara fısıldadı taşıdığı emanetin sırrını. Bitmez bir yolculukta hiç yorulmadı rüzgâr aşkı taşımaktan.

“ Bu da şarkılar.”  dedi adam, cebinden çıkardığı sözcüğü gösterirken. Sonra kadının kulağına fısıldadı şarkıyı. Adamın gözlerinde kayboldu kadın, kadının gözlerinde kayboldu adam. Damarlarındaki kanın ılık ılık akışını, kalp atışlarının hızlandığını hissettiler.

 “Onu kuşlara verelim. Gece gündüz mırıldasınlar umudu, direnci, aşkı. Biz şarkımızı söylerken başkaları da buluşsun kendi şarkılarıyla.”

    Denizin üstünde uçan martının gagasına kondurdu şarkıyı adam. Martı dağıttı şarkıyı gagadan gagaya. Kulaktan kulağa ulaştı şarkı. Adamla kadın dans etmeye başladı sahilde. Çılgınca, ölesiye, doyasıya. Deniz sıcak sıcak okşadı ayaklarını, rüzgâr saçlarını dağıttı, kuşlar aşk şarkıları fısıldadı kulaklarına. Karşı kayalıklarda inleyen Promete’nin acıları dindi.

                                         

   Günlerdir, içi titreyerek okuduğu, bitmesini istemediği kitabın bu son sayfasını tekrar tekrar okudu kadın.  Kapatıp dizlerinin üstüne koydu, dirseklerini kitaba dayayıp yüzünü avuçlarının arasına aldı. Bir deniz kenarı hayal etti, kocasının kollarında erimek istedi dans ederken. Kuşlar şarkılar fısıldasın, rüzgâr aşkla okşasın istedi tenini. Dışarıya kulak kabarttı. Ne kuşlar şarkı söylüyordu, ne de rüzgârın uğultusu vardı. Soğuk bir ürperti bütün bedenini dolaştı, üşüyordu.

    Başını kaldırıp odayı taradı. Kocasının yatmadan önce çıkarıp sandalyenin üzerine gelişigüzel attığı pantolonuna ilişti gözü. Kalktı, ceplerini yokladı. Birkaç metal para, tütün artıkları, kullanılmış bir selpak ve birkaç şans oyunu kuponundan başka hiçbir şey bulamadı. Pantolonu yerine bıraktı. Gecenin sessizliğini dinledi bir süre daha. Yatak odasından kocasının horultuları geliyordu.

  Kitabı tekrar eline aldı, birkaç defa baştan sona göz gezdirdi. Bazı bölümleri tekrar okudu. Bittiğine üzüldü, kendini terkedilmiş gibi hissetti. Gözlerini kapattı, kitaptaki adamı hayal etti, sözcükleri onunla birlikte dağıtmak isterdi.  Elini tutmak,  onunla dans etmek, yanmak istedi. Rüzgârda uçuşan, martıların gagalarına ilişen, denize karışan sözcükler canlandı gözünde. Kimisi bir dalganın koynunda salınırken, kimisi de ağacın dalına konan kuşun gagasındaki ötüşte çınlıyordu. Hayatı bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden.  Kocası ona hiç aşkla bakmamış, yüreğini titretecek sözler söylememişti. Oysa nasıl da ihtiyacı vardı güzel sözlerle okşanmaya.

 “ Okuduklarımdan çok mu etkileniyorum, okudukça mutsuz mu oluyorum?” dedi kendi kendine. Hayır, yapamazdı okumadan. Bir tek kitaplarda buluyordu mutluluğu. Kitabı, bir sevgilinin tenini okşar gibi kavradı, vitrindeki diğer kitapların arasına özenle yerleştirip yatak odasına geçti. Kocasını uyandırmadan yatmalıydı. Şimdi dayanamazdı onun kendisinden görevmiş gibi beklediklerine. Hem kitaptaki aşkın atmosferinden çıkıp kaba dokunuşlara tahammül edemezdi. Yorganı yavaşça kaldırıp sessizce girdi yatağa. Kocası horlamaya devam ediyordu. Uyanmadığına sevindi. Uzun süre döndü yatakta. Düşler kurdu, okuduğu kitaptan sahneler canlandı gözlerinin önünde.

   Uyku ile uyanıklık arasında yorganın bir ucunun kaldırıldığını hisseder gibi oldu. Nefesini tutup bekledi. Bir daha kıpırdadı yorgan. Gözlerine inanamadı. Onu bu kadar yakışıklı hayal etmemişti kitabı okurken.  Sağ işaret parmağını dudaklarına bastırmış “ hişt!” diyordu. “Biliyorum beni bekliyorsun, seni almaya geldim, senin için cebimde sözcükler biriktirdim. Sahile inip onları birlikte dağıtalım tüm evrene.”
                                                                   SonGemi
                                                                Nisan 2017

 

28 Mart 2017 Salı

MASALINDAN GÖÇEN KUŞ



        Masalından Göçen Kuş | Münire Çalışkan Tuğ


Hanife Altun, Notabene yayınlarından çıkan ilk kitabı Masalından Göçen Kuş’ta alışılmışın dışında bir otobiyografiyle açıyor bize dünyasını. Öyküleştirilmiş biyografi hayli özgün ve ilgi çekici. “Çok seviyor, tekerleği olup motoru olmayan şeyleri. Tersini pek değil, Çok seviyor, ağacı, toprağı, yolun yokuşunu, mevsimin kışını. (Kafiye olsun diye demiyor.) Çok seviyor insanları. (İlle de başkaldıranları!) Tersine üzülüyor…” Süregelen cümlelerle bizi öykü dünyasına girmeye hazırlıyor. Sonrasında obur bir merakla çeviriyorsunuz sayfaları.
Üç ayrı bölüme ayrılmış olan öykülerin bölüm başı yazıları da ayrıca dikkate değer. Öyküler üç bölüme ayrılmışsa da bölümler ince bir kurguyla birbirine bağlanmış, birbiriyle ilintili kılınmış.
Çocukluk travmalarımız, korkularımız, ölüm acıları; öfkeli kocalar, kocalarını aldatan kadınlar, öç alma duygusu biriktiren çocuklar, deliren kadınlar, adamlar ve dahası… Kitap boyu bize eşlik edecek izlekler.
Kitabın ilk öyküsü Salçalı Ekmek’te elinde bir dilim salçalı ekmek, zamansız düşen çocuğa ve onunla eş zamanlı olarak üşüyen ve gitmekte direten bir kadına sesleniyor, Hanife Altun’un, sesini emanet ettiği anlatıcı:
“Çocuk. Salçalı ekmek yiyor çocuk… Düştüm diye ağlanmaz çocuk. Kalk. Düşmek: Öğrenmek. Bize daha yara gerek. Çocuk. Elinde ekmek. Ekmeğin üstünde salça, salçanın üstünde karınca…” Bu sesleniş şefkatli bir anne eli olup okşuyor, dünyanın dört bir yanında çocukluğunu yaşayamadan düşenlerin yaralarını. Kadına seslenişindeki duyguysa, çocuğa seslenişteki duyguyla tezat oluşturan bir tonda işitiliyor. “Gece. Işığı söndürülmüş zaman. Ne gecenin hayrı, ne gündüzün şerri; yeğdir bize. Şimdi otur. Akrep de, yelkovan da hayatın üstünde. Hayatı kim sakladı bir kalbin içine? Kim mahkûm etti onu düzenli bir ritme? Sekte=ölüm. Vakit, kalmak şimdi, daha karlar yağacak. Bir sağanakla yetinmek mi? Saçma!”
Dede’de, içimize işleyen kokular ve onlarla gelen anılar sarıp sarmalıyor bizi. “Bazı anıların kayıtları kokuyla mıhlanmıştır zihnimize. Bir koku duyarsın ve şarkının da dediği gibi, gelir anılardan bir davet, çocukluğun canlanır,” cümlelerinin ardına takılıp bir yanınız öyküde, diğer yanınız, geçmişten burnunuza gelen kokuların sarmalında, hangi zamanda olduğunuzu anlayamadan yol alıyorsunuz satırlar arasında. Yazı silikleşiyor, çocukluk günlerinizin kokuları sayfalar arasından buram buram yükselirken, siz dedenizin şapkasını ya da bastonunu kapıp kaçıyorsunuz yeni bir dede- torun oyununun neşesi içinde.
Acılar erken büyütür çocukları. Bir oyunda koşarken ayağına takılan taşla düştüğünde, kanayan dizinin acısına ağlamak varken, annesinin yaralarını görüyor çocuklar. Unutuyor dizinin acısını, parmağını bastırıyor annesinin kanayan yarasına. Çünkü, “Anneler ağlayınca güvendiği dallar elinde kalıyor çocukların.” (Babamın Evi)
Kimi zaman, düşlerimize kaçıp ardımızda telaşlı arayışlar bırakarak kayboluruz. Gizlendiğimiz yerde,  “ Nasıl kıymete bindim. Niye daha önce düşünmedim? Alıp başını giden her zaman böyle kıymetli midir? Kaçan hep kovalanır mı?” diye sorup yine kendi yanıtlarımızı bulmaya çalışırken gözlerimizin önünden elma ve horoz şekeri yüklü, camdan bir el arabası geçer, dilimiz birkaç tur atar ağzımızın içinde, çepeçevre dudaklarımızı yalarız. Alabildiğine sessiz oluruz o kaçıp saklandığımız yerde, ele geçmemek, büyünün bozulmaması, gerçeğe dönmemek için. “Kayıp” öyküsünün satırları arasında gezinirken bir de bakmışız biz de saklanıvermişiz çocukluğumuzun oyunlarından birine. Hişt, kimse duymasın dolabın içinde olduğumuzu.
Anımsamak istemediğimiz, ama yakamızı bir türlü bırakmayan anılar çalar sık sık kapımızı. Peşimizi bıraksınlar, aklımızın yakasından ellerini çeksinler isteriz, ama öyle olmaz çoğu zaman. “Her yanım ses, her yanım kulak… Anılar sevimsiz ve soğuk. Nüvel Baba başlıklı öykü, böyle soğuk bir anının ardına takıp sürüklüyor bizi. Elimiz ayağımız buz kesse de sürüyoruz izi. Yolumuz yetiştirme yurtlarına,  koruyucu annelere, çocuk gelinlere, ensestin açtığı yaralara uzanıyor. Ellerimizi nefesimizle ısıtmaya çalışsak da yürek üşümeniz geçmiyor bir türlü.
Nüvel Baba’nın ardından, çocukluk travmalarının delirttiği, parçaladığı insanların yaşamı çıkıyor karşımıza Aklımda Uyuyan Kadınlar’da. Yaralı bir çocukluk, hasta bir geleceğe gebedir, demekten kendimizi alamıyor ve Beni Almaya Gelecekler’i okumaya başlıyoruz. Kendisini ve annesini çok döven babadan kurtulmaya çalışırken anne acısı yaşayan çocukla bekliyoruz camın önünde, onu ve bizi almaya gelecek olanları. Bir yandan da gözümüz, kulağımız,  Meryem’in teninde Nurcan’ın ömürlük yasını tutan Hasan’da. “Nurcan Saçlarını Kısacık Kestirmiş Anne”
Yalnız yaşayan bir öğretmenin çocukluğu ile ilgili anne yaraları çıkıyor sonra karşınıza Saçları Annem Gibi Mi Kokar başlıklı öyküyle. Anlatıcıyla kulak kesilip dinliyoruz, üst katta oğlu ile yaşayan kadının evinden gelen sesleri.
Aşağı Tükürsem Bıyık, Yukarı Tükürsem Sakal adlı öykü, aklı kendine yük edinmekten caymış bir insanın gözünden aklın “değerini” aktarıyor okuyucuya. “Kaç saat oldu bilmiyorum. Toplam çuval sayısının kaç olduğunu bilmediğim gibi. Ne yaptığımı ve neden yaptığımı biliyorum. Bundan eminim. Orada bir sıkıntı yok. Hangilerinin çuvala girmesi, hangilerinin denize atılması gerektiğine, neye göre mi karar veriyorum? Keyfime göre. Keyfim tartışmaya açık değildir.” Bu öyküde sakal ve bıyığın yer değiştirme gerekçesini anlamak için biraz dikkat etmek, hatta belki de bu küçük oyunu açık eden ipucunu keşfetmek için ikinci bir okuma yapmak bile gerekebilir.
Yap-boz hayatlar, mutfak tezgâhının üzerine sıraladığı rengârenk reçel kavanozları ile mutluluğun resmini yapan kadınlar, Taksici Recep’in karısı Cemile, Mutluluğun Resmi başlıklı öyküyle yaşamlarına ortak olmamızı bekliyor bizden.
Kitaptaki en ilginç öykülerden biri de “Annem Evde mi?” başlıklı öykü. Öykü neredeyse baştan sona soru cümleleriyle ilerliyor. Başlığı da bir soru cümlesi zaten. “Oğlanın gözleri var mı? Ya babanın izleri? Onlar göğsümde, baldırımda mı? Hala mosmor mu? Ben kadın. İçimde ne var? Babamdan arta kalan şeyler mi? Neler?” gibi sorular bizi öyküdeki olayın derinliklerine, karanlıklarına çekiyor. Bu anlatım biçimiyle, iç dünyada yapılan psikolojik bir kazı çıkıyor ortaya. Adeta bir saklambaç oyununda sobeleniyor baba.
Kitaba adını veren “Masalından Göçen Kuş”ta sorular ve yanıtlar birlikte ilerliyor. Sonra susmanın dili giriyor devreye. Dünyada su götürmez acıların olduğunu, cevaplar çalındığında, dünyanın kör bir kuyuda uyuyan mavi bir küreden başka bir anlamının olmadığını, bir çöp kibritin aklı yakıp her şeyi yok ettiğini anlatıyor bize yazar, imgenin gücünü kullanarak. Ayrıca, anlatımdaki duyular arası aktarmalar da imgenin gücünü artırıyor: “Bütün gözler kördü, görmek kulaklara kaldı. Kulaklar gördü, su uyudu, dil sustu.”  Bu imgesel anlatım Sarhoş Kavak’ta da devam ediyor: “Bak sen yine şu kavağın sarhoş raksına. Sebepsiz, rüzgârsız, şuursuz bir sallanma hali dallarında, sarhoş değil de ya ne bu kavaklar?” diye sorduktan sonra, “Geceden kalmışlıklarına bir sabah arama telaşıyla uyanmış gibiler.” biçiminde pekiştiriyor imgeyi.
Masalından Göçen Kuş, bazı içerikler ve ayrıntılarla örneklediğim bu öykülerden oluşmuyor sadece. Daha pek çok öykü sizi bekliyor okumanız için. Kitabın son öyküsünden hareketle diyorum ki, “Bakın parmaklarınıza, belki suç ortağınızdır onlar da.  Kimi zaman işaret edip ötekileştirerek, kimi zaman da ses çıkarmayarak. “Elin Vebali Parmağın Boynuna“dır belki de.
Münire Çalışkan Tuğ – edebiyathaber.net (28 Mart 2017)


14 Mart 2017 Salı

İSTANBUL KIRMIZISI


                         İSTANBUL KIRMIZISI –Ferzan Özpetek

        Güneşin doğumu ve batımı, denizden gelip geçen vapurlar, gemiler, denizin üstünde uçuşan martılar; ara sokaklarda yaşama savaşı veren, kimi de bu savaşı kaybeden, bir çarpışma ile, çöplerden topladığı kağıtlar havada uçuşurken çöp toplama aracının dibine düşen  yoksullar…
 
   Ülkesinde yaşanan acıları ve içindeki çığlığı, karmaşayı romana, heykele, filme dönüştürerek susturmaya, kendini sağaltmaya çalışan sanatçılar… Karısına aşık olan adam, bunu açık açık dile getirdiğinde ne onu ne de karısını dövmeden, bıçaklamadan, öldürmeden sorunu çözümleyebilen kocalar,  dinlediği bir anının büyüsüne kapılıp boğazın sularına kendini bırakarak karşıya geçmenin büyüsünü tatmak isteye insanlar…

     Köylerinden göçmek zorunda olan insanların sıkıntıları, onlara yardım elini uzatan duyarlı kişiler, yıllardır Galatasaray lisesi önünde oturma eylemleri yaparak kayıp çocuklarını arayan anneler ve daha nice yönleriyle yaşayan, nefes alan, insanın gözüne, kulağına, ruhuna dolan İstanbul.

    Ferzan Özpetek’in İstanbul Kırmızısı filminden söz ediyorum. Kocaeli’nde uzun süredir nitelikli bir film izleyememiş olmanın yoksunluğuna iyi geldi İstanbul Kırmızısı. Kan yoktu, kin yoktu, vıcık vıcık aşklar, anlamsız göz süzmeler, dakikalarca süren polis kovalamaları yoktu. Televizyonların düğmelerine her uzandığımızda,  kapımızı her araladığımızda, yollarda yürürken, otobüslere tıkış tıkış bindiğimizde bizi daraltan, bunaltan her şeyden uzak, sımsıkı sarıverdi beni İstanbul Kırmızısı.

  Gitmeden önce birçok yorum okudum, çoğu olumsuzdu. Hepsine kulak tıkayarak gittim izlemeye, daha önce de öyle olmuştu, çok eleştirilen filmleri sevmiştim. Yine öyle oldu.
  İmgesel çalışılan sanat filmlerini sevenlere ve görsel bir şölen izlemek isteyenlere öneririm. Kitabını da çok beğenmiş, hatta arkadaşımdan alıp okuduğum kitaba el koymuştum. Size bir sır vereyim mi? İzleyenlerin “belirsiz bırakılmış” demelerine rağmen ben Denizi’in nerede olduğunu biliyorum. Benim için belirsiz değil son.
  
                                                    

    

1 Mart 2017 Çarşamba

KADIN, ADAM, ÇOCUK


                                          KADIN, ADAM, ÇOCUK              
                                                                                   Münire Çalışkan Tuğ

        Alaca karanlıktı gece. Bir çığlık düştü gecenin koynuna. Kadın kaptı çığlığı, bastırdı memesine.  Sustu çığlık.
     Adam camı açtı, kollarını uzatıp kucakladı karanlığı. Yüreğinden yıldızlar uçurdu göğe. 
    Toprağın kucağında bekleyen tohum kıpırdadı, yokladı yatağını.  Bir ağaç, kılcal köklerini uzattı yanından akan ırmağın kıyısına. Dal dal büyüdü umut, çiçeğe durdu ağaç.
      
                      Işığa kesti gece.
                            
                           ***
   Alaca karanlıktı gece.   Umuda kesmişti ayaz. Yıldızlar telaşlı; ay, bulutların ardında kıpır kıpır. Sabahı bekliyordu tüm canlılar,  gün ışığında yıkanmak için.
   Bir çığlığa gebeydi gece. Toprak,  sarmak için çığlığı, tohum çatlamak için can suyunu bekliyordu.  Ağaç,  köklerini uzatıyordu yeniden, yanından akan ırmağın kıyısına.  Umut, yeşereceği baharını özlüyordu.
  Bir kadın, bir adam, bir çocuk pencereden boşalttılar içlerindeki yangını geceye.  Büyüdükçe harlandı, harlandıkça büyüdü yangın.  
   
                   Ayazı kesildi gecenin, ay gülümsedi bulutların ardından.

                                 ***
    Sabahtı, ışıl ışıldı güneş. Sabah çiğini emiyordu toprak. Ağaçların dallarındaki yavru kuşlar, ilk uçuşa hazırlanıyordu, ürkek çırpınışlarla.
  Bir uğultu ilerliyordu sokaklardan alanlara. Kara gözlü, kara kaşlı bir çocuk, ok gibi fırladı evinden, karıştı uğultuya. Gözlerinin karasını yıkadı güneşte. Ağacın dibine oturup kuş cıvıltılarını katık edecekti ekmeğine, gaz bulutuyla gelmeseydi onu yere çalan kin.
    Önce kaldırıma düştü küçük bedeni, ardından toprağa.  Zifiri karanlık yuttu sabahı.  Bir düş, bir kâbusu doğurdu.  Toprak bağrına basarken küçük bedeni, kaşlarından havalanan kuşlar güneşe uçtu kanat kanada.
   Oğlunu kucaklar gibi toprağı kucakladı kadın, kadının gözyaşlarını emdi topraktaki beden. Büyüdükçe büyüdü kadının göğsündeki sancı.
   Adam, ağıtlar süzdü acılarından. Gökyüzünde bir yıldızın kendisine göz kırptığını gördü, ırmak kenarındaki ağacın yapraklarındaki yeşili, yeşil yapraklar arasında çiçeklenen dalları, dallarda uçuşan kuşları izledi yüreğindeki sancıyı bastırmaya çalışarak.
    
                     Işığını yitirdi gün.

                              ***
    Adamla kadın, önlerine açtıkları deftere yıldız güncesi tutuyorlar şimdi, gökyüzüne bakarak. Tarihin belleğine not düşüyorlar damıttıkları acılarından, kimsenin ekmeğine kan bulaşmasın diye.  
     
                Tarihin sayfaları aydınlansın diye ışığını gönderiyor Güneş.


Güncel Sanat
Ocak-Şubat 2017

           
                                          


26 Şubat 2017 Pazar

ELMA DERSEM...


                                                         ELMA DERSEM …
                                                                                            Münire Çalışkan Tuğ

    “Önüm, arkam, sağım, solum sobe.”

    İçi çürüyen ahlat ağacının kovuğunda, onu ebelemek için sessizce bekliyoruz. Üstümüz, başımız, elimiz, yüzümüz ağaç çürüklerinin tozlarıyla kahverengiye boyanmış. Başka bir gezegenden gelmiş gibiyiz. “Elma, dersem çık; armut, dersem çıkma!” diye bağırıyor ilk sobelenen Ahmet.
   Ömer dikkatli,  radar gibi açtığı gözleriyle tarıyor çevreyi.  Ağacın kovuğuna saklanmak yasak. Ben,  Asiye’nin kalp atışlarını ancak oraya saklanırsak duyabiliyorum. Göğsüne yaslanıp dinliyorum: Mah-mut, Mah-mut, Mah-mut. Ağacın gövdesindeki küçük delikten Ömer’in az ilerdeki taşın arkasını kontrol etmek için uzaklaştığını görüp kovuktan dışarı fırlıyoruz.

     “Sobe, sobe, sobe”

   Bize küçümseyerek bakıyor Ömer. Oyunbozanlık en büyük küçümsenme nedeni. “ Çanak çömlek patladı.” diyerek el vurup tempo tutuyor diğerleri.

  Yıllar sonra bugün, bir saklambaç oyununda, kasabanın ırmağa bakan yamacındaki ahlat ağacının kovuğuna gizlenen çocukluğumu arıyorum. Ebe kim- sobelenen kim, bilemiyorum. Çocukluğumu özlüyorum. “İçimde ne kadar acı varsa boşaltıversem ağacın içindeki şu boşluğa, ya da aşağıda akan ırmağa. Irmak alıp götürse acıları, biz yine saklambaç oynasak çocuk sevinçlerimizle.” diye düşünüyorum.
  “Çanak çömlek, sobe, sobe…” Çocukluğumdaki masumiyetini yitiren sözcükler dönüp duruyor kafamda. Elma dersem…

  Kulağımda çınlayan seslerle kendime geldiğimde, bir suçlu gibi koltuğa büzülmüş ve iyice küçülmüş buluyorum kendimi. Bütün çocukluğum üzerime yığılmış, kocaman bir yükün altında ezilmiş gibiyim. Nefesim tıkanıyor. Kalkıp camı açıyorum. Kasabanın tertemiz sonbahar kokusunu içime çekmek iyi geliyor, biraz açılıyorum. Karşı tepedeki yaşlı ahlat ağacı, oyuğuna gizlediği çocuk gülüşlerimle selamlıyor beni. Yamacın dibinde uzanan ırmak,  ellerimiz ve yüzümüzden topladığı ağaç çürüklerinin tozlarını sürüklüyor rahat yatağı boyunca. Çıplak ayakları ve sırtındaki yiyecek torbası ile Fahriye Teyze’yi görür gibi oluyorum ırmağın kenarında.
        Pencereden ayrılıp yine koltuğa yığılıyorum. Karşı duvarın dibindeki masanın üstünde duran siyah beyaz televizyon açık. Boş boş bakıyorum ekrana. Ekrandaki kadın, gözlerini bir ağaca kilitlemiş, hareketsiz duruyor. Kadın ağaca bakıyor, ben kadına. Sonra anlıyorum ki ağaca değil, içine bakıyor o. Benim bilmediğim, ne kadar dikkatli baksam da göremeyeceğim bir şeyler geçiyor belleğinden. Sanki, kanatlanıp, çok uzaklardan gelen çağrıya uyarak uçmak istiyor, ama uçamıyor. Kadının yüzü iyice yaklaşıyor ekranda. Acı çektiğini ara sıra seğiren yüz kaslarından anlıyorum. Fahriye Teyze’nin yüzü canlanıyor belleğimde.
      Birden değişiyor sahne. Kadın,  ırmağın yanında yükselen sarp kayalıkların üstünde dimdik duruyor.  Aşağısı uçurum. Uçsa kanadı yok, atlasa parçalanacak. Başının üstünde dönen kuşlardan biri olmak istiyor belki de, ya da bir rüzgâr, uçurumlara aldırmayan.

    Görüntü yine yaklaştı, arka fonda gerilimi artıran bir müzik. Sağ yanağının kasları iki kez titreyen kadın, gülmeye başladı. Ağır çekimdeymiş gibi, kollarını yavaşça kaldırdı, boşluktan aşağıya bıraktı kendini. Kayalara çarpa çarpa ırmağa ulaştı. Irmak, kendine ulaşan bedeni kucakladı, akışına devam etti.

   Fahriye Teyze, diye mırıldandığımın ayrımına varıyorum. Çocukluğumun ıspanaklı böreklerinin tadı yayılıyor damağıma. Nasırlı elleri, sıcacık gülümsemesi ile karşıma dikiliyor Fahriye Teyze.  Neredeyse,  uzansam ulaşacağım ellindeki börek tepsisine. Çocukluğumdan gelen görüntüsüyle, “ Ispanak zihin açarmış, yiyin de öyle oynayın!” der gibi canlı canlı duruyor karşımda. “Çanak, çömlek patladı Fahriye Teyze, biz büyüdük,  oyun bitti, sobelendik.” diyorum karşımda duran hayali kadının gözlerinin içine bakarak.
     Fahriye Teyze, ırmağın kenarındaki yamaçta ne zaman kurulduğunu bilmediğimiz bu kasabanın en çalışkan, en mutlu kadınıydı. Irmak kenarındaki bahçesinde sadece sebze değil, kocaman bir hayat yeşertirdi. Hiç yorulmadan çalışır, ürettiklerini konu komşuyla paylaşır, o paylaştıkça daha bir verimli olurdu bahçesi. Ekim- dikim zamanı annelerimizin bize verdiği işleri hemen bitirir, onun bahçesinde alırdık soluğu.
     Açtığı çukurlara attığı tohumların üstünü örtmeden önce bizi yanına çağırır,  bize sırayla türkü söyletirdi.  Dediğine göre, bu türküler tohumların can suyuymuş. Bahçesindeki ürünlerin verimli olmasının nedeni, onlara türkülerle can suyu vermesiymiş.  Bir gün annemi de görmüştüm, toprağa attığı patates tohumlarına türkü söylerken. Annemin türkü söyleyen sesini ilk o zaman duymuş, koşarak yetiştirmiştim Fahriye Teyze’ye.  “Demek bu yıl kuzineler hiç boş kalmayacak, bol bol patates yiyip yaza çok güçlü çıkacağız.” demiş, sırtımı sıvazlamıştı.

    Biri kız, ikisi erkek üç çocuğu vardı.  Büyük oğlu Ömer polis olmuştu. “ Okumadı haylaz, ama yine de kurtardı kendini.” demişti kızı Ayşe’nin düğününde görüştüğümüzde. “Ayşe’yi de baş göz ettim. Burada bize yakın olsun istedim. Yaşlanıyoruz, bir tas sıcak çorbaya ihtiyaç duyduğumuzda koşar gelir, zaten seviyorlardı birbirlerini.” diye ekledikten sonra, kaygıyla yüzüme bakıp:
  “ Çocuklarımın hepsini çok severim, ama Ahmet’im bir başkadır, sen de bilirsin. Görüşüyorsunuz değil mi İstanbul’da? Şimdi Ömer’imin tayini de İstanbul’a çıktı, destek olurlar birbirlerine. Sen de ayrılma onlardan, o yaban ellerde kollayın birbirinizi.
     Ahmet’im iyi hoş da biraz değişik fikirleri var,  ana yüreği işte, korkuyorum başına bir şey gelir diye. Bilirsin, seni de oğlum gibi severim, elini çekme üzerinden. Dinler o seni. Ahmet’im için endişeleniyorum oğul, beni üzecek bir şey yapmaz, değil mi?   Senden başkasına soramıyorum bunları. Kendisine sorduğumda ‘Sen beni merak etme anacığım!’ deyip geçiştiriyor.”
    Durmadan soruyor, kaygısı yüreğini bit yeniği gibi oyuyordu. O gece Fahriye Teyze uyuduğunda uzun uzun konuşmuştuk Ahmet’le. Anasının kaygılarını anlatmıştım ona. Şimdi burada kilitlenmiş gibi otururken, kulaklarım Fahriye Teyze’nin çığlıklarıyla uğulduyor.
   “Ocağınıza incir ağaçları dikile katiller, gün yüzü göremeyesiniz inşallah. Ömer’im, sen polis değil misin, niye kurtarmadın Ahmet’imi? Sen de oradaymışsın diyorlar silahlar patlarken. Komşular, polis kıyafetli resimlerini görmüşler gazetelerde. Benim oğlum terörist değildi. İnsanları bu kadar çok seven terörist olur mu hiç? Ahmet’im, yaktın ciğerimi; komşular, nasıl dayanırım ben bu acıya?”

    İçim iyice daralıyor. Kapıyı çekip yamaçtaki ahlat ağacının dibinde alıyorum soluğu. Eğilip kovuğa bakıyorum. İyice ufalanan, neredeyse kahverengi bir küle dönüşen ağaç çürükleri arasında, saklambaç oynadığım arkadaşlarımı, mutlu çocukluk günlerimi arıyorum. Ellerim ve yüzüm çürük tozlarına bulanıyor. Fahriye Teyze’nin çocukluğu gülümsüyor ağacın kovuğundan.
    Kovuğa başımı uzatıp “Elma, dersem çık; armut, dersem çıkma” diye fısıldıyorum.  Fahriye Teyze ağacın çürük tozlarının kahverengisine bulanmış saçlarıyla uzatıyor başını kovuktan. Bembeyaz saçları kına kızılı. Üstündeki giysiler parçalanmış, yırtıklarından teni görünüyor. Ayakları çıplak. Sağ elinde boyunun iki katı uzunluğunda bir değnek.  Sol eliyle, içini yiyeceklerle doldurduğu poşete geçirdiği ağaç parçasını omzuna atmış, onu tutuyor. Poşetin içi görünüyor. Ne bulduysa doldurmuş: küflenmiş ekmek parçaları, sararmış marul yaprakları, kuru erikler, peynir, zeytin, gazete parçaları… Beli hafif öne bükülmüş, elindeki uzun değneğin ucunu yere dayayarak ağır ağır çıkıyor ağacın kovuğundan. Yanımdan geçip ırmağın yanındaki yola iniyor. Karşıdan gelen adamı görünce omzundaki torbayı ve değneğini atıp koşmaya başlıyor. Hemen pantolonuna saldırıyor genç adamın. Adam kendini kurtaramıyor Fahriye Teyze’nin elinden. Aradığını bulamayınca dizlerinin üstüne çöküp dövünmeye başlıyor. Genç adam ayaklarının üstüne düşen pantolonunu hızla toplayıp uzaklaşıyor. Fahriye Teyze neden sonra ayağa kalkıyor, yere attığı poşetini omzuna, uzun değneğini eline alıp çok uzak diyarlardan gelerek yine çok uzaklara giden bir derviş edasıyla ilerliyor yol boyunca.

    Ağaçtan kopan, yosunlu ve çürük bir dalın, ayağımın ucuna düşmesiyle kendime geliyorum. Kalkıp mezarlığa yürüyorum. Dün Fahriye Teyze’yi gömdüğümüz, daha toprağı kurumamış mezarın başında alıyorum soluğu, Bir yandan da kızı Ayşe’nin anlattıkları dönüyor kafamda.
   “ Annem hiç inanmadı abimin öldüğüne. Hep çıkıp gelir diye bekledi. Sırtında taşıdığı torbaya ne bulduysa doldurdu ‘Ahmet’im acıkmıştır!’ diye. Yoldan kimseyi geçirmez, adamların pantolonunu indirip abimin kasığındaki kocaman beni arardı. Önceki gün, çocuklar ahlat ağacının altında saklambaç oynarken,  ‘Benim oğlum geliyor, bakın bakın ırmağın ortasından bana el sallıyor, hemen alıp geliyorum, o da sizinle oynasın’ demiş,  ırmağa koşup dalgalara karışmış. Cesedini beş saat sonra bir ağaç köküne takılı bulduk.”
   Mezara çömeliyorum, elimi ıslak toprakta gezdiriyorum. Çocukluğumuzda tohumları kapatmadan önce söylediğimiz bir türkü geliyor aklıma. Mezar taşına bakarak türküyü mırıldanıyorum. Gözlerimden süzülen yaşlarla can suyu veriyorum toprağa düşen bedene. Sonra hıçkırarak saklambaç oyunayan bir çocuk gibi ona sesleniyorum.
     “Elma, dersem…”

                             










21 Şubat 2017 Salı

DİLALTI


                                                                 DİLALTI
                                                                          Münire Çalışkan Tuğ
"Yenisini alacağım kendimin,
İyi bir markalısından
Kendime selam vermem
Orijinalimi bulursam.
Oysa ne çok istiyordum bir tek kendim olmayı
Kimse kırılmasın ve fazla sırıtmasın diye,
Diye diye diye anonim oldum... 
Oysa ne çok seviyorduk,
Bir tek kendisi olmayı başaranları."
  Alıntı,   “Anonim Hanım” imzasıyla  Minval Yayınlarından çıkan DİLALTI adlı kitabının arka sayfasından alındı.
   Tam bir metinler arası eser diyebileceğimiz kitapta öykü, roman, senaryo, söyleşi, deneme, şiir, hatta eleştiri formlarını birlikte bulmak olası. Kurgusu, dili, karakterleri ile bizi hem güldüren hem de düşündüren, gülümsediğiniz bir anda duvara çarpmış gibi bir darbe ile kendinize getiren bir anlatı. Hani deriz ya “Ağlanacak halimize gülüyoruz.” diye, işte öyle bir şey.

  Yorucu bir iş gününün ardından koltuğunuza oturup çayınızı yudumlarken elinizdeki kitaptan başınızı kaldırıp evin gizli köşelerini kontrol edebiliyorsunuz örneğin, bağlamından kopmuş bir harf, kesik bir dil, ya da başka bir organ ortalıkta dolanıyor mu diye. Sonra televizyondaki filmi ya da diziyi unutup kitaptaki senaryonun nasıl sonuçlanacağına takılıyor aklınız. Tam “İşler iyice karıştı.” dediğiniz noktada bir parantez açılıyor paragraflar arsında, yazar konuşmaya başlıyor. “Bunu yazmalıyım.” diyorsunuz “ Bu, yazarın bir taktiği de olsa bir kusurdur, Tanzimat romanları da böyleydi.”  Sözünüz bitmeden Anonim Hanım devreye girip “Parantez içlerini yazan yazarla bu kitabı yazan aynı kişi değildir ve her ikisinin de gerçek yazarla ilgisi yoktur.” deyiverdiğinde dilinizden bir harf daha düşüveriyor ortalığa, yuvarlana yuvarlana iniyor harf, apartmanın bodrum katındaki diğer harfler, kesik diller ve “şey”lerin yanına.

 Başka neler bekliyor sizi sayfalar arasında:
·         Anadilini kaybeden babalarının mutsuz çocukluğunun travmalarını yaşayan çocukların baba öfkesiyle kendilerini suçlu hissetmesi, (büyüyemeden ölen çocukluk)

·         Çocukluk ve genç kızlık hayallerinin hayaleti olmuş, kendisi olamadığı için yörüngesi de olmayan, hatta kocası izin vermedikçe ölemeyen yörünge kadınlar,

·         Hayatın her türlü angaryasını sırtına yüklenip gururla taşıyan, koşturan; silen, süpüren, yemek yapan, sofralar kuran, çocuk doğuran, ama her şeyi babaya soran, havale eden, çocukları için sadece yansıtıcı pozisyonda olan anneler,

·         Her yaranın, ayıbın, günahın, suçun üstünü örtmek için bolca örtüler diken, ören, işleyen kadınlar,

·         Kendisini terlikle döven annesinin üvey anne olduğunu düşünen, bu kuşku ile türlü kurgular yapıp sonra da üvey anneye karşı gelmenin faydasız olduğu kararına varıp boyun eğen çocuklar,

·         Okumuş, yazmış, ekonomik bağımsızlığını elde etmiş de olsa kadınlığıyla barışamamış, barışamayınca da kandırılmış, aldatılmış, yıllarca yalanlarla uyutulmuş; annelik arazisinin geniş imkanlarıyla statü kazandığını düşündüğü arkadaşlarına özenip  doktor doktor dolaşmasına rağmen bir türlü çocuk doğuramayan, bedeninin kusurlu olduğu yalanına yıllarca inandırılmış üniversite mezunu kadınlar
,
·         Kendini kurtaramayan ama hep kendisi dışındakileri kurtarmaya çalışan, hak ve özgürlüklerini kazanmayı erkek çocuk doğurmaya bağlayan kadınlar, erkek kardeşlerinin bakıcısı, kölesi yapılan kız çocuklar,

·         Arayış içinde yazdıkları yazılarda oluşturdukları karakterleri anne- baba duyarlılığı ile sahiplenen onların dertleriyle kederlenen, yas tutan kadınlar,

ve daha pek çok konu masaya yatırılıyor kitapta. Konular işlenirken birden bire dil toplumsal soruna atlayıveriyor, kayıp çocuklar ve onların yakınları,  insanlar üzerine yağan bombalar, domuz bağı ile öldürülenler, sahile vuran mülteci çocuk bedenleri, anadilinden kopan çocuklar,  içindekileri anlatamayan kadınlar çocuklar, anne babanın çocuğu sakatlayan eğitim kazaları…

 Anlatı boyunca dil ne yazarın ne de okurun kontrolüne girebiliyor. Sanki bir yaydan fırlayan sözcükler, harfler hızla uzaklaşıp ardından aynı hızla geri dönüp cümledeki yerini alıyor. Sonra başlıyor satırlar arasında yolculuk. Bir de bakıyorsunuz siz farkında olmadan organlar yer değiştirmiş, duvarlarda gölgeler belirmiş, bodrumdan tuhaf sesler geliyor, ortalıkta başıboş harfler dolaşıyor….

 Emeğine, hayal gücüne sağlık Anonim Hanım.

Bir de öneri: Kitabı okurken yanınızda yörenizde, çantanızda, etkili ve hızlı bir önlem sağlayan, hayat kurtarıcı dil altı hapları  bulundurmayı unutmayın.


12 Şubat 2017 Pazar

OYUNA MI GELDİNİZ



                                            OYUNA MI GELDİNİZ
                                                                     Münire Çalışkan Tuğ                                     
       Oyuna geldiniz, hoş geldiniz çocuklar, bayanlar baylar. Ben, ben… Neyse canım adımın ne önemi var? Dünyanın pek çok yerinde oynanan bu oyunun anlatıcısı, diyelim. Adım Mehmet, Coni, Dimitri, Yuhan ya da bir başkası. Oyuncuyuz işte, ya da baş aktörün oyuncak bebekleri. Baş aktör kim mi? Güldürmeyin beni, çok iyi bildiğiniz adları başkalarına onaylatmak bir seyirci klasiği olsa gerek.
   Bugün sizler için, bin yıllardır oynanan bir oyunu yeniden sergileyeceğiz. Yüreği dayanan sonuna kadar izlesin. Gerçi bu kadar uzun yıllar oynanan bir oyunun sonu var mı onu ben de bilmiyorum. Hem niye olmasın ki her şeyin bir sonu varsa bu oyunun da bir sonu olmalı. Belki de oyunun bir yerinde biz sahneden ayrılırız, siz devam edersiniz. Yeni yöntemler denemek gerek öyle değil mi?
    Neye şaşırıyorum biliyor musunuz, siz bu oyunu neden bu kadar çok sevdiniz?  Konusunu bildiğiniz halde bin yılardır aynı salonları doldurup boşaltıyorsunuz. Her oyun kapalı gişe oynanıyor. Bir de hep seyircisiniz. Neden içinizden birileri çıkıp da "Bundan sonrasını ben oynayacağım, bu oyun artık değişmeli!" demedi? Bu soruya cevabı olan var mı içinizde? Ya da bu akşam sahneye çıkıp oyuna yön vermek isteyen?
     İstemezsiniz tabi, çünkü siz seyircisiniz, seyirci olmak kolay, seyirci olmak rahat. Kurul koltuklara izle. Perde kapanınca da sıcacık evine git, uykunda tatlı düşlere dal.  İşte size bir soru: Buradan çıkınca, izlediklerinizi tartıştınız mı bir başkasıyla hiç? Katılmadığınız yanları, beğenmediğiniz, değişmesini istediğiniz yönleri konuştunuz mu? El kaldıran var mı, göremiyorum sanki?  Cevap yok mu?  Ben de cevabını bildiğim soruları soruyorum size. Eğer konuşmuş, tartışmış, değerlendirmiş olsaydınız, biz her seferinde küçük ayrıntılar ekleyerek aynı oyunu oynayamazdık, Siz akın akın gelip izleyici koltuklarını doldurdukça bildiğimizi yapmaya devam ettik. Anlayacağınız sizin sessizliğiniz yönetmenlerimize doğru bildikleri yolda devam etme cesareti verdi. Yarın akşam da burada olacak, yine bıkmadan usanmadan izleyeceksiniz,  biz de her gün, her yerde oynamaya devam edeceğiz.
   Sesler mi var, arka sıralardan biri “tıraşı kes!” mi dedi?  Dedi mi? Kim dedi? Nasıl dedi? Niçin dedi? Kimden cesaret aldı da dedi?  Beğenmezsen gelmeseydin kardeşim, bıkmadın mı her gün aynı görüntüleri izlemeye? Bir an önce başlasa ne olacak, dün de izlememiş miydin? Cesaretin varsa sahneye gel, yönetmeni, yardımcısını, oyuncuları hatta konuyu değiştir, sen de kurtul, biz de kurtulalım. Geliyor musun? Kimse yok mu? Gelmezsin tabi, izlemek kolay çünkü oynamaktan.
   Annem sen de mi geldin, babamı ve kardeşlerimi de alıp ön koltuklarda yerleşmişsiniz. Halam, teyzem, amcam, dayım, yengelerim, kuzenler…  Hepiniz hoş geldiniz.  Siz hep evde çekirdek çitleyerek izlerdiniz televizyonlardan da canlı yayımlanan bu oyunu. Tabi bugün ben varım değil mi sahnede? Oğlunuz, kardeşiniz, yeğeniniz, kuzeniniz sahnede ya doldurmuşsunuz salonu. Meraklanmayın iyi oynarım ben rolümü. Ne de olsa yönetmenim sağlam, bin yılların deneyimi var.  Baş aktör derseniz, işinin ustası.  Ufak tefek dil sürçmeleri olsa da dünyaya nam salacak bir oyun çıkacak ortaya. Siz de elleriniz patlayıncaya kadar alkışlayacaksınız. Belki de…
   Çok çalıştık bu oyunu kusursuz oynayabilmek için, defalarca provalar yaptık. Her provada yüreğimiz ağzımıza geldi urganın ucundan bize yaklaşan ateşi söndürmezler, tutuşur yanarsak; kuyuya sarkıtılan kafes zamanında geri çekilmez, içindeki arkadaşlarımız boğulursa diye. Boğazımıza dayanan bıçağı tutan el kontrolü kaybederse, üzerimize gelen tank aniden duramaz ve bizi ezerse diye az korkmadık. Bugün bu kadar rahat anlatıyorsam, bu korkularımı yendiğim, kimi zaman haftada bir, kimi de her gün yaptığımız provalar sonucu ölmeyeceğime inandığım içindir. Yönetmen yetenekli, figüran çok, izleyici derseniz bütün salonlar dolu. Her şey yolunda yani. Siz endişelenmeyin, güzel güzel izleyin diye anlatıyorum bunları size. Ne de olsa seyirci olmadan oyun olmaz.
  Her oyunun bir kazananı, bir de kaybedeni olur. Bu oyunun kazananı kim olacak? Bu soruyu cevaplamak için oyunun sonunu beklemeye gerek var mı onu da bilmiyorum; ama baş aktör oldukça memnun oyundan. Bakalım sizler kimi kazanan ilan edeceksiniz?
  Oyuna mı geldiniz, hoş geldiniz. Oyuncular hazır, oyunumuz başlamak üzere. Biraz sonra perde açılacak. Siz yine de hazırlıklı olun, oyun bu belli mi olur, provalarda yaşanmayan olumsuzluklar bir anda gerçekleşiverir. Ateş söndürülmeyebilir, tank durmaz, ya da kuyudan kafesi çeken ip kopabilir. Sonra hatırlatmadı demeyin.
İki küçük anımsatma: Oyunumuza kısa aralar vereceğiz, dikkat edin ışıklar sönünce yolunuzu kaybetmeyin. Yeni bir oyuna kadar karanlıkta kalabilirsiniz.
 Biraz sonra izleyeceğiniz görüntülerin gerçek olay ve kişilerle hiçbir ilgisi yoktur.
  PERDE!
Şubat 2017