21 Şubat 2017 Salı

DİLALTI


                                                                 DİLALTI
                                                                          Münire Çalışkan Tuğ
"Yenisini alacağım kendimin,
İyi bir markalısından
Kendime selam vermem
Orijinalimi bulursam.
Oysa ne çok istiyordum bir tek kendim olmayı
Kimse kırılmasın ve fazla sırıtmasın diye,
Diye diye diye anonim oldum... 
Oysa ne çok seviyorduk,
Bir tek kendisi olmayı başaranları."
  Alıntı,   “Anonim Hanım” imzasıyla  Minval Yayınlarından çıkan DİLALTI adlı kitabının arka sayfasından alındı.
   Tam bir metinler arası eser diyebileceğimiz kitapta öykü, roman, senaryo, söyleşi, deneme, şiir, hatta eleştiri formlarını birlikte bulmak olası. Kurgusu, dili, karakterleri ile bizi hem güldüren hem de düşündüren, gülümsediğiniz bir anda duvara çarpmış gibi bir darbe ile kendinize getiren bir anlatı. Hani deriz ya “Ağlanacak halimize gülüyoruz.” diye, işte öyle bir şey.

  Yorucu bir iş gününün ardından koltuğunuza oturup çayınızı yudumlarken elinizdeki kitaptan başınızı kaldırıp evin gizli köşelerini kontrol edebiliyorsunuz örneğin, bağlamından kopmuş bir harf, kesik bir dil, ya da başka bir organ ortalıkta dolanıyor mu diye. Sonra televizyondaki filmi ya da diziyi unutup kitaptaki senaryonun nasıl sonuçlanacağına takılıyor aklınız. Tam “İşler iyice karıştı.” dediğiniz noktada bir parantez açılıyor paragraflar arsında, yazar konuşmaya başlıyor. “Bunu yazmalıyım.” diyorsunuz “ Bu, yazarın bir taktiği de olsa bir kusurdur, Tanzimat romanları da böyleydi.”  Sözünüz bitmeden Anonim Hanım devreye girip “Parantez içlerini yazan yazarla bu kitabı yazan aynı kişi değildir ve her ikisinin de gerçek yazarla ilgisi yoktur.” deyiverdiğinde dilinizden bir harf daha düşüveriyor ortalığa, yuvarlana yuvarlana iniyor harf, apartmanın bodrum katındaki diğer harfler, kesik diller ve “şey”lerin yanına.

 Başka neler bekliyor sizi sayfalar arasında:
·         Anadilini kaybeden babalarının mutsuz çocukluğunun travmalarını yaşayan çocukların baba öfkesiyle kendilerini suçlu hissetmesi, (büyüyemeden ölen çocukluk)

·         Çocukluk ve genç kızlık hayallerinin hayaleti olmuş, kendisi olamadığı için yörüngesi de olmayan, hatta kocası izin vermedikçe ölemeyen yörünge kadınlar,

·         Hayatın her türlü angaryasını sırtına yüklenip gururla taşıyan, koşturan; silen, süpüren, yemek yapan, sofralar kuran, çocuk doğuran, ama her şeyi babaya soran, havale eden, çocukları için sadece yansıtıcı pozisyonda olan anneler,

·         Her yaranın, ayıbın, günahın, suçun üstünü örtmek için bolca örtüler diken, ören, işleyen kadınlar,

·         Kendisini terlikle döven annesinin üvey anne olduğunu düşünen, bu kuşku ile türlü kurgular yapıp sonra da üvey anneye karşı gelmenin faydasız olduğu kararına varıp boyun eğen çocuklar,

·         Okumuş, yazmış, ekonomik bağımsızlığını elde etmiş de olsa kadınlığıyla barışamamış, barışamayınca da kandırılmış, aldatılmış, yıllarca yalanlarla uyutulmuş; annelik arazisinin geniş imkanlarıyla statü kazandığını düşündüğü arkadaşlarına özenip  doktor doktor dolaşmasına rağmen bir türlü çocuk doğuramayan, bedeninin kusurlu olduğu yalanına yıllarca inandırılmış üniversite mezunu kadınlar
,
·         Kendini kurtaramayan ama hep kendisi dışındakileri kurtarmaya çalışan, hak ve özgürlüklerini kazanmayı erkek çocuk doğurmaya bağlayan kadınlar, erkek kardeşlerinin bakıcısı, kölesi yapılan kız çocuklar,

·         Arayış içinde yazdıkları yazılarda oluşturdukları karakterleri anne- baba duyarlılığı ile sahiplenen onların dertleriyle kederlenen, yas tutan kadınlar,

ve daha pek çok konu masaya yatırılıyor kitapta. Konular işlenirken birden bire dil toplumsal soruna atlayıveriyor, kayıp çocuklar ve onların yakınları,  insanlar üzerine yağan bombalar, domuz bağı ile öldürülenler, sahile vuran mülteci çocuk bedenleri, anadilinden kopan çocuklar,  içindekileri anlatamayan kadınlar çocuklar, anne babanın çocuğu sakatlayan eğitim kazaları…

 Anlatı boyunca dil ne yazarın ne de okurun kontrolüne girebiliyor. Sanki bir yaydan fırlayan sözcükler, harfler hızla uzaklaşıp ardından aynı hızla geri dönüp cümledeki yerini alıyor. Sonra başlıyor satırlar arasında yolculuk. Bir de bakıyorsunuz siz farkında olmadan organlar yer değiştirmiş, duvarlarda gölgeler belirmiş, bodrumdan tuhaf sesler geliyor, ortalıkta başıboş harfler dolaşıyor….

 Emeğine, hayal gücüne sağlık Anonim Hanım.

Bir de öneri: Kitabı okurken yanınızda yörenizde, çantanızda, etkili ve hızlı bir önlem sağlayan, hayat kurtarıcı dil altı hapları  bulundurmayı unutmayın.


12 Şubat 2017 Pazar

OYUNA MI GELDİNİZ



                                            OYUNA MI GELDİNİZ
                                                                     Münire Çalışkan Tuğ                                     
       Oyuna geldiniz, hoş geldiniz çocuklar, bayanlar baylar. Ben, ben… Neyse canım adımın ne önemi var? Dünyanın pek çok yerinde oynanan bu oyunun anlatıcısı, diyelim. Adım Mehmet, Coni, Dimitri, Yuhan ya da bir başkası. Oyuncuyuz işte, ya da baş aktörün oyuncak bebekleri. Baş aktör kim mi? Güldürmeyin beni, çok iyi bildiğiniz adları başkalarına onaylatmak bir seyirci klasiği olsa gerek.
   Bugün sizler için, bin yıllardır oynanan bir oyunu yeniden sergileyeceğiz. Yüreği dayanan sonuna kadar izlesin. Gerçi bu kadar uzun yıllar oynanan bir oyunun sonu var mı onu ben de bilmiyorum. Hem niye olmasın ki her şeyin bir sonu varsa bu oyunun da bir sonu olmalı. Belki de oyunun bir yerinde biz sahneden ayrılırız, siz devam edersiniz. Yeni yöntemler denemek gerek öyle değil mi?
    Neye şaşırıyorum biliyor musunuz, siz bu oyunu neden bu kadar çok sevdiniz?  Konusunu bildiğiniz halde bin yılardır aynı salonları doldurup boşaltıyorsunuz. Her oyun kapalı gişe oynanıyor. Bir de hep seyircisiniz. Neden içinizden birileri çıkıp da "Bundan sonrasını ben oynayacağım, bu oyun artık değişmeli!" demedi? Bu soruya cevabı olan var mı içinizde? Ya da bu akşam sahneye çıkıp oyuna yön vermek isteyen?
     İstemezsiniz tabi, çünkü siz seyircisiniz, seyirci olmak kolay, seyirci olmak rahat. Kurul koltuklara izle. Perde kapanınca da sıcacık evine git, uykunda tatlı düşlere dal.  İşte size bir soru: Buradan çıkınca, izlediklerinizi tartıştınız mı bir başkasıyla hiç? Katılmadığınız yanları, beğenmediğiniz, değişmesini istediğiniz yönleri konuştunuz mu? El kaldıran var mı, göremiyorum sanki?  Cevap yok mu?  Ben de cevabını bildiğim soruları soruyorum size. Eğer konuşmuş, tartışmış, değerlendirmiş olsaydınız, biz her seferinde küçük ayrıntılar ekleyerek aynı oyunu oynayamazdık, Siz akın akın gelip izleyici koltuklarını doldurdukça bildiğimizi yapmaya devam ettik. Anlayacağınız sizin sessizliğiniz yönetmenlerimize doğru bildikleri yolda devam etme cesareti verdi. Yarın akşam da burada olacak, yine bıkmadan usanmadan izleyeceksiniz,  biz de her gün, her yerde oynamaya devam edeceğiz.
   Sesler mi var, arka sıralardan biri “tıraşı kes!” mi dedi?  Dedi mi? Kim dedi? Nasıl dedi? Niçin dedi? Kimden cesaret aldı da dedi?  Beğenmezsen gelmeseydin kardeşim, bıkmadın mı her gün aynı görüntüleri izlemeye? Bir an önce başlasa ne olacak, dün de izlememiş miydin? Cesaretin varsa sahneye gel, yönetmeni, yardımcısını, oyuncuları hatta konuyu değiştir, sen de kurtul, biz de kurtulalım. Geliyor musun? Kimse yok mu? Gelmezsin tabi, izlemek kolay çünkü oynamaktan.
   Annem sen de mi geldin, babamı ve kardeşlerimi de alıp ön koltuklarda yerleşmişsiniz. Halam, teyzem, amcam, dayım, yengelerim, kuzenler…  Hepiniz hoş geldiniz.  Siz hep evde çekirdek çitleyerek izlerdiniz televizyonlardan da canlı yayımlanan bu oyunu. Tabi bugün ben varım değil mi sahnede? Oğlunuz, kardeşiniz, yeğeniniz, kuzeniniz sahnede ya doldurmuşsunuz salonu. Meraklanmayın iyi oynarım ben rolümü. Ne de olsa yönetmenim sağlam, bin yılların deneyimi var.  Baş aktör derseniz, işinin ustası.  Ufak tefek dil sürçmeleri olsa da dünyaya nam salacak bir oyun çıkacak ortaya. Siz de elleriniz patlayıncaya kadar alkışlayacaksınız. Belki de…
   Çok çalıştık bu oyunu kusursuz oynayabilmek için, defalarca provalar yaptık. Her provada yüreğimiz ağzımıza geldi urganın ucundan bize yaklaşan ateşi söndürmezler, tutuşur yanarsak; kuyuya sarkıtılan kafes zamanında geri çekilmez, içindeki arkadaşlarımız boğulursa diye. Boğazımıza dayanan bıçağı tutan el kontrolü kaybederse, üzerimize gelen tank aniden duramaz ve bizi ezerse diye az korkmadık. Bugün bu kadar rahat anlatıyorsam, bu korkularımı yendiğim, kimi zaman haftada bir, kimi de her gün yaptığımız provalar sonucu ölmeyeceğime inandığım içindir. Yönetmen yetenekli, figüran çok, izleyici derseniz bütün salonlar dolu. Her şey yolunda yani. Siz endişelenmeyin, güzel güzel izleyin diye anlatıyorum bunları size. Ne de olsa seyirci olmadan oyun olmaz.
  Her oyunun bir kazananı, bir de kaybedeni olur. Bu oyunun kazananı kim olacak? Bu soruyu cevaplamak için oyunun sonunu beklemeye gerek var mı onu da bilmiyorum; ama baş aktör oldukça memnun oyundan. Bakalım sizler kimi kazanan ilan edeceksiniz?
  Oyuna mı geldiniz, hoş geldiniz. Oyuncular hazır, oyunumuz başlamak üzere. Biraz sonra perde açılacak. Siz yine de hazırlıklı olun, oyun bu belli mi olur, provalarda yaşanmayan olumsuzluklar bir anda gerçekleşiverir. Ateş söndürülmeyebilir, tank durmaz, ya da kuyudan kafesi çeken ip kopabilir. Sonra hatırlatmadı demeyin.
İki küçük anımsatma: Oyunumuza kısa aralar vereceğiz, dikkat edin ışıklar sönünce yolunuzu kaybetmeyin. Yeni bir oyuna kadar karanlıkta kalabilirsiniz.
 Biraz sonra izleyeceğiniz görüntülerin gerçek olay ve kişilerle hiçbir ilgisi yoktur.
  PERDE!
Şubat 2017



   

6 Şubat 2017 Pazartesi

KUŞ DA BANA GÜLÜMSEDİ Mİ

                               

                                             

                                               KUŞ DA BANA GÜLÜMSEDİ Mİ? 
                                                                                                      Münire Çalışkan Tuğ
                              
    Yüreğimi yerinden söküp parkta birlikte beklediğimiz kediye yedirdim. Yalanarak baktı gözlerimin içine.   Akılımı rüzgâra saldım,  uçup gitti hafif bir tüy gibi döne döne. Yağmur yağıyordu. Kocaman, iri damlalar tıp tıp dövüyordu her yanımı. Islak bedenimi bir ölü gibi, eve sürükledim. Sokak kapısı beni bekliyordu her şeyi ardımda bırakıp kapanmak için.  Merdivenin iki yanındaki küstüm çiçekleri taçyapraklarını, bahçedeki akasya kokusunu içine çekti. Çelimsiz adımlarım okşadı ıslak, mermer merdivenleri. Anahtar zor buldu yuvasını, titreyen ellerimin gelgitlerinden. Fazla direnmedi kilit, içinde döndü anahtar,  açıldı kapı.
   İçeri girince tüm hıncımı ondan çıkarmak istercesine tekmeledim kapıyı. Kapı, hızla kapanıp sonra yuvasından fırlamış bir yay gibi geri geldi,  ayağıma çarptı. Öyle çok acıdı ki parmaklarımdan biri koptu sandım. Koptuğunu düşündüğüm parmağın nereye sıçradığını görmek için çevreme bakındım. Onun küçük, plastik bir top gibi zıpladığını görmek şaşırtmayacaktı beni.  Ne bir damla kan, ne de kopan, zıplayan parmak.
    Eğilip elimle ayağımı kavradım, zıplaya zıplaya gidip koltuğa çöktüm.  Yaşadığım büyük acı, yüreğimden yola çıkarak ayağımda duraklamıştı sanki.   “Gerçeği kabullenemeyişinin cezasını bana çektiriyorsun.” der gibi baktı ovuşturduğum sağ ayağım, “Bittiğini, seni beklemeyeceğini bile bile gittin parka, oysa bir damla su yeterdi yüreğindeki ateşi söndürmeye. Onca yaşanandan sonra zaten ne kalmıştı ki geriye?”  
    Haksız mıydı? Bilmiyor muydum gelmeyeceğini? Emin olmak istemiştim, hepsi bu? Ayağımdaki acı biraz hafifleyince kalktım,  bir bardak soğuk su içtim. Bardağın dibinde kalan son birkaç damlayı ayağıma döktüm. Yağmur kesilmiş,  Gökkuşağı karşı tepeyi kocaman bir yay gibi kuşatmıştı.   Mutfak balkonunun mermerine, çevresini kolaçan eden telaşlı bir kuş kondu. Gökkuşağının altındaymış gibi görünen yağmur kaçağı kuşa gülümsedim.
   Kuş da bana gülümsedi mi?

                                    Son Gemi Kültür Sanat Dergisi
                                                 Şubat 2017 sayısı


5 Şubat 2017 Pazar

OKURUNU DA TANIKLIĞA ÇAĞIRAN KİTAP: ÇERÇİALAN

    

 OKURUNU DA TANIKLIĞA ÇAĞIRAN KİTAP: ÇERÇİALAN
                                                                                                      Münire Çalışkan Tuğ
  Çerçialan, Gamze Arslan’ın Varlık Öykü Serisi’nden Kasım 2016’da çıkan ve 2016 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’nü alan  kitabı. İçinde yedi öykü bulunan kitabın yazarı Gamze Arslan,  Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı mezunu.  Şu sıralar televizyonda ilgiyle izlenen “Vatanım Sensin” dizisinin de senaristleri arasında yer alan yazar, öykülerin kurgularını, sadece insanlarla sınırlı tutmuyor,  insan dışındaki canlıların, nesnelerin, hatta organların tanıklıklarından da yararlanıyor.
   Dilin bütün olanaklarını ustaca kullanan Gamze Arslan, anlatmak istediklerini yalın bir nesnellikle gözümüze sokmuyor. Dili bir kuyumcu titizliğiyle, ince ince işleyerek, dert edindiği durumları, olayları, gelişmeleri okura sezdirme yolunu seçiyor:
   Kitaptan örneklersek; “Bazen oldu dilime kadar unuttum lehçemi, kıyafetimi, toprağımı bile (30)” cümlesi ne çok şey çağrıştırıyor bu topraklarda yaşananlara ilişkin. Yine,  “Şimdi köye açılan yollar lime lime et olmuştur. (s.30)”, ”Vücudum bunca işleme rağmen kanamıyor ama derilerim parça parça dökülüyordu, sıvası kalkan binalar gibi olmuştum.(s.33),” Kırk bin geyik: Al benekli, kahverengi… Kırk bin canı geri getirir gibi gelmiş durmuş evin önünde. Şaha gitmek için yola çıkan kırk bin geyik, Yavuz’a rağmen gelmiş durmuş evinin önünde(s.51),  “ Padişahın toprağa hasreti gibiymiş geyiğe hasreti.”, “Bir nasır neden kanar? Çünkü ayak serçe parmağı yüzük parmağını seviyordur da ondan.” ve daha pek çok cümle, öykünün kurgusu içinden ince bir yol oluşturup başka dünyalara taşıyor bizleri; acılarımız, anılarımız bir bir canlanıyor belleğimizde. Gamze Arslan; gördüğü, duyduğu, araştırıp öğrendiklerinin kendinde açtığı yaralardan yola çıkarak yazdığı öykülerindeki hayvan ve nesnelerin tanıklığına, okurlarının tanıklığını da eklemek istiyor haklı olarak.
  Her suç güçlü tanıklara gereksinim duyar bir daha işlenmemek için. Yazar da bizi bu göreve çağırıyor, dilin olanaklarını ustaca kullanarak oluşturduğu çağrışımlarla.
  Sıra dışı kurguları, öykülerinin konuları, özenli diliyle okurun dikkatini çekmeyi hemen başaran Çerçian, KiapEki takipçileri tarafından, öykü dalında 2016’nın en sevilen ikinci kitabı seçilmeyi de başarıveriyor, yayımlanmasının üzerinden iki ay geçmeden. Henüz Çerçialan’la ve Gamze Arslan’ın öykü dünyası ile buluşmayanlar için:
* Kıskançlık ve kaybetme korkusunun bir insana neler yaptırabileceğini,
* Çevresinde yaşanan sorunlar karşısında üç maymunu oynayanlar ve sorunlarına çok radikal çözümler üretenleri,
* Tarihe tecavüz eder gibi yapılan restorasyonların,  bedensel bütünlüğü parçalanan insanlar gibi o tarihsel mirasa verdiği acıyı,
*Yabancı dil öğretiminin öğrencileri, yürüyüşünü yitiren ördeğe çevirerek onları iki arada bir derede bırakışını,
*Hayrani Baba miti etrafında kurgulanan baba oğul ilişkisini ve 40 bin geyiğin bir katliama tanık oluşunu, 
* Parmaklarınızın dilinden kendinizi,
*Okuduğunuz roman boyunca sürdüğünüz cinayet izinin size çıkmasını ve daha pek çok şeyi - hayvanların insan yaşamındaki yerini, kaygıları, korkuları, aşkı - bir de Gamze Arslan'ın o akıcı dilinden ve ince bir zekânın kurgusu Çerçialan'dan okumak istemez misiniz?
                                                                                             İyi okumalar 



                      EKMEK VE GÜL
                    4 ŞUBAT 2017

20 Ocak 2017 Cuma

SABAHIN ÇAĞRISI


                                 
                   
                                                  SABAHIN ÇAĞRISI

     Denizden yükselen kocaman bir el ani bir hareketle, Güneş’i çekip aldı, yerine ayı yerleştirdi.  Ardında ateşten bir yol çizen Güneş’i denize batırdı; deniz kızıla boyandı, kaynamaya başladı. Fokurdayan denizden yükselen dumanlar, ayın önünü kapladı. Yıldızlar korkuyla kaçıştı, dünya karanlığa gömüldü. Karanlığın içine yayılan büyüleyici şarkılar her yanı kapladı. Dünya hızla dönmeye başladı. Döndü, döndü. Yavaşlayıp durduğunda,  Güneş önce denizin üstüne çıktı, bir süre orada kaldı,  sonra yavaş yavaş yükseldi, gökyüzündeki yerini aldı. Şarkılar kesildi, etraf aydınlandı.
    “ Gel” dedi fısıltılı bir ses, “Bırak bana kendini, gel,”  Sesin çağrısıyla uyandım. Sahibini arıyorum, kimse yok. Yatağımda doğrulup nefesimi tuttum, etrafı dinliyorum. Kulaklarım uğulduyor. “Sabahın çağrısı olmalı.” diyorum,  yürüyüşe çıkmayı planlamıştım yatarken.”
   Pencereye gidip camı açıyorum. Ciğerlerim taze bahar kokusuyla genişliyor. Denizin,  mavi patiska gibi boylu boyunca uzandığını görüyorum uzakta. Bir gemi yaklaşıyor kıyıya, içimin denizleri dalgalanıyor, heyecanlanıyorum.  Koşup karşılamak istiyorum içimde biriken özlemle. Sonra vazgeçiyorum, gelmeyeceğini, gelemeyeceğini bildiğim için belki de. Kıyıya yaklaşan gemiden gökyüzüne yükselen dumanlara karışıp hayallere dalıyorum.
    Rıhtımdayız, gemi yükünü almış. Tayfalar sağa sola koşarak son hazırlıkları yapıyorlar. Beyazlar içindeki Bora, biraz sonra martılar gibi uçup gidecek. Sıkıca tutuyorum ellerinden. Ayrılmak istemiyorum. İçimde fırtınalar kopuyor. Dalgalar yüreğimin duvarlarına çarpıp yüreğimi parçalıyor. Dayanamayacağımdan korkuyorum.    Vedalaşıp ayrılıyoruz. Gemi gözden kayboluncaya kadar bakıyorum ardından, el sallıyorum beni izlediğini düşünerek. Gemi ufukta kaybolurken içimdeki kıpırtıyı duyuyorum, elimi karnımda gezdirip okşuyorum yavaşça. “O da el sallıyor babasına.” diyorum gülümseyerek.
       Nasıl da coşkulu olurdu sefer dönüşlerinde. Sabaha kadar uyumazdık. O anlatır, ben onun gözlerinde kaybolarak Bora’yı dinlerdim. Sonra da ben başlardım anlatmaya. Onu ne kadar özlediğimi, o yokken gecenin karanlığını üzerime yorgan yapıp, yalnızlıkla koyun koyuna yattığım uykusuz gecelerimi,  döneceği günün hayali ile umutlandığım anlarda, bedenime yayılan rahatlamayla uykuya daldığımı...
     “ Yalnızlığa, döneceğin güne şiirler yazmaktır, senden ayrı olmak.  Dört mevsimi günlere bölmek, böldükçe çoğalmasıdır özlemin.” der devam ederdim.  “ Seni beklemek; kimsenin bilmediği bir dili konuşmaktır yakamozla. Onun her rengini çözmek,  sevdiğinin yüzünü görüp görüp kaybetmektir ıpıldayan ışıklarda, fırtınalara yakarmaktır ellerini açıp. Yüreği ağzına gelip gelip tıkanmaktır,  geceleri rüyalardan çığlık çığlığa uyanmak, yatağının bir yanının soğuk boşluğunda üşümektir. Seni beklemek; gecenin, yuvarlana yuvarlana büyüyen ürkünç dalgalar gibi seni koynuna çekmesi,  sonu olmayan denizlerin,  dipsiz ve uçsuz bucaksızlığında kaybolmaktır. ”
     Benim bıraktığım yerde o başlardı. Hiç susmasın isterdim, bitmesin gece, iptal olsun tüm seferler. Onu dinlerken deniz gözlerinde kaybolur, dalgaların kucağına bırakırdım kendimi. Efsaneler anlatırdı yüzyıllar ötesinden.  Denizkızlarını, Sirenleri, Kocakarı Kayası’nı dinlerken sabırsızlanırdım. Bilirdim, bir soru beklerdi bensiz gecelere ilişkin.  Efsanenin en can alıcı yerinde, “ Sen ne yapıyorsun bensiz gecelerde?” diye sorar, kapıları aralardım. Deniz gözlerini bana diker, uzun uzun bakar, sonra anlatmaya başlardı.
    “ Yıldızlı gecelerde güverteye çıkıp gökyüzüne baktığımda, tüm yıldızlarda seni görürüm. Gözlerime ışıl ışıl bakarsın, yıldızların ışığı ellerin olur, bana uzanır. Tutarım ellerinden, sarılırım sana. Sen, kollarınla sıcacık sararsın beni. Başım döner mutluluktan, sabah olsun istemem, yıldızlar gibi senin de uzaklaşıp gideceğinden korkarım.
     Bulutlu gecelerde,  gözlerini düşünürüm.  Gecenin karanlığı,  gözlerinin ışıltısı ile aydınlanır. Hayalimde kucaklarım seni. Bedenlerimizin birbirine akıttığı sıcaklık, ılık ılık yayılır damarlarıma. Denizkızlarının aşk şarkılarıyla kendimden geçer, hazzın doruklarına ulaşırım. Bir şimşeğin çakması ya da gök gürültüsüyle bozulur büyü. Yapayalnız kalırım güvertede.  Hayalin, sıcaklığını da alıp gitmiş. İşte o zaman pusula şaşar, rota belirsizleşir, yelkensiz, küreksiz kalırım kapkara gecenin kucağında. Ağzımda deniz tuzunun burukluğu, yüreğimde ayrılığın derin sızısı.  Küçüldükçe küçülür,  karanlığa karışırım çaresizlik içinde, sonra tekrar seni düşünüp umutlanmaya çalışırım.”
      Kıyıya yaklaşan geminin düdüğü ile sıyrılıyorum hayallerden. Rıhtımda koşuşturma başlamış. Gemi demir atıyor. İçime bir kor daha düşüyor.
   “Kızım” diyorum, “kızımız,  o da dönmezse bir gün,  gittiği denizlerden.”  Kaptan olacağım, diye tutturduğu gün yüreğim ateşlere yanmıştı.  Hiçbir denizin suyu,  içimdeki ateşi söndüremeye yetmezdi. Vazgeçirememiştim onu bu tutkusundan. Bora’nın yokluğunda yalnızlığımı kızımla gidermeye, onunla avunmaya çalışırken deniz tutkusunu ben mi yerleştirmiştim yoksa Aslı’ma.  Babayı bulma umudu mu  salmıştım içine, baba olma rolü mü?
      Rıhtımdaki telaş sürerken Homeros’un anlattığı Sirenler’i anımsıyorum şimdi de. Belki de acımı hafifletmek için kıskançlıklar besliyorum onlara karşı içimde. ”Sirenler” diyorum.” Katil güzeller.  Kuş vücutlu, kadın başlı denizkızları.  Güzelliğiniz ve doğaüstü müziğinizle, Siren Kayalıkları’nın yakınlarından geçen kaç denizciyi büyülediniz?   Büyünüze kapılan kaç denizci, gemilerini sarp kayalıklara sürüp, ölünceye kadar orada kalmak istedi?   Kaçı,  gemileriyle kayalıklara çarpıp parçalandı?  Tanrıça Kirke  uyarmasaydı,  Troya’nın en  büyük  komutanı  Odisseus’u   köleniz mi  yapacaktınız?  Gerçi tehlikeyi atlatıp karısına ve ülkesine kavuşmuş komutan; ama o büyüleyici sesiniz kulaklarından gitmemiş ömür boyu. Benim Bora’m da mı kapıldı büyünüze?  Onun için mi dönmüyor yıllardır?” 
  
  “ Gel” dedi ses yeniden.  Sesle irkilip hayallerden sıyrılıyorum. Hemen hazırlanıp kendimi sabahın ışıl ışıl tazeliğine bırakıyorum.
    Önce ortancaları görüyorum kapıda. Nasıl da çılgınca açmışlar. Elimi uzatıp okşuyorum, Bora gibi, kızım gibi gülümsüyorlar bana. Sirenler kadar büyülü sesleriyle kuşlar cıvıldaşıyor ağaçlarda. Bahçedeki erik ağacı en güzel beyazı giymiş üstüne, umuda durmuş çiçek çiçek. Derin bir nefes alıp tazeliği ciğerlerime dolduruyorum. Sabah rüzgârı hafifçe okşuyor tenimi. Sesin çağrısına uyup bahar oluyorum sabah güneşinin altında.  İçimden, “ Korkularımız ve umutlar” diyorum. “ Ne kadar da yakın birbirine.”
   Yürüyorum sahil boyunca, onlarca kişi geçiyor yanımdan,  onlarca hikâye dökülüyor yollara, hiçbiri diğerine değmiyor. Bir çocuk elindeki şekeri yere düşürüyor, annesi eline vuruyor çocuğun.  Çocuk ağlıyor, ben gizlice göz kırpıyorum çocuğa,   gülümsüyor.  El sallıyorum uzaklaşırken; Bora’ya el sallar gibi, kızımı karşılar gibi.

                                   Edebiyat Nöbeti,   Kasım-Aralık 2016
                     

21 Ekim 2016 Cuma

YILDIZLARA YOLCU ETTİKLERİMİZ


          Yıldızlara Yolcu Ettiklerimiz
                                                 Münire Çalışkan Tuğ
     Barışa Çağrı

   7 Ekim Çarşamba. Yoğun bir iş günü. Akşam katılacağım toplantının ve 20 yıl önce birlikte çalıştığım arkadaşım Elif Çuhadar’la buluşmanın heyecanı içindeyim.  Yılların biriktirdiği özlemin sona ereceğini düşündüğüm için hiç yorgunluk hissetmiyorum. Elif, benim de 93’ten beri içinde bulunduğum, önce üyesi olarak, sonra da değişik yönetim organlarında görev aldığım EĞİTİM- SEN’in  Genel Eğitim Sekreterliğini yapıyor. Kocaeli’ne 10 Ekim’de Ankara’da yapılacak olan Barış Mitingi’ne çağrı amaçlı gelmiş.

    Kastamonu Cide’de Elif’le birlikte çalıştığımız Dilber’e, Elif’in Kocaeli’nde olduğunu ve akşam Eğitim Sen Kocaeli Şubesinde toplantı yapılacağını haber veriyorum. Biliyorum ki Dilber de çok özlemiştir ortak arkadaşımızı. Dersten çıkar çıkmaz bulduğum ilk araca atlayıp soluğu şubede alıyorum. Elif sendikada bizi bekliyor. Yılların özlemiyle sarmaş dolaş oluyoruz. Ondaki hüzün ve üzüntü hali şaşırtıyor beni. Biz bir masanın etrafına oturmadan eşim arıyor ve o hiç duymak istemediğim haberi veriyor: “Sennur Sezer ölmüş.”   Ben “Olamaz!” diye çığlık atıyorum. Barışa çağrı için gelen, yıllardır görmediğim ve çok özlediğim arkadaşımla daha özlem gidermeye başlamadan yanıyor içim. Bir barış neferini kaybetmenin acısıyla sarsılıyorum. İşte o zaman Elif’in hüzünlü görünümü anlam kazanıyor. Yoğun iş temposuna yetişmeye çalışırken, gün içinde duymadığım, hiçbir zaman duymak istemeyeceğim acı haber içimi kanatıyor. İşçi ve kadın mücadelesinde hep en önde yürüyen, sadece benim değil, herkesin Sennur Abla’sı  olan bu yiğit ve üretken kadının ölümünü kabullenemiyorum. Gözlerimden yaşlar sızıyor, yüreğim kor ateşlere yanıyor. Şimdi barış mitingine katılmak, Sennur Sezer’in anısına saygı duymakla eş anlamlı olarak daha bir önem kazanıyor.

    Toplantıda barış mitinginin önemi, alınan önlemler, dikkat edilmesi gerekenler, olası provokasyonlar ayrıntılı alarak konuşuluyor. Geniş bir katılım sağlanmasının önemine değiniliyor. İki buçuk saat süren toplantının sonunda sendikadan çıktığımızda yağmur yağıyor. Yağmura hazırlıksız yakalanıp ıslanıyorum. Eve gelinceye kadar da epeyce üşüyorum. “Ne olursa olsun hasta olmamalı, bu mitinge katılmalıyım.” diye düşünürken ertesi gün ateşleniyorum. Perşembe gününü zor bitiriyorum. Eve geldiğimde ateşim iyice artıyor. Dolayısıyla mitinge gidemiyorum.

      9 Ekim Cuma akşamı ve gecesi benim için oldukça zor geçiyor, bir yandan da Barış Mitingine gidememenin üzüntüsü içime dert oluyor. Geceyi uykusuz geçiriyorum. Sabaha karşı dalmışım, eşim sabah erken uyandırmıyor beni, saat 10.10’de uyandığımda hemen televizyonun kumandasına gidiyor elim. “Bakalım kaç bomba patlamış?” deyiveriyorum bilinçsizce. Televizyonu açınca karşılaştığım görüntüler korkunç. Bir süre kilitlenip kalıyorum ekran karşısında. Bir korku filmi yayımlanıyor sanki. İlk aklıma gelen Fevzi Ayber oluyor. Hemen arıyorum. Sesini duymak, sağ olduğunu anlamam demek. “Çok kötü” diyor, sesi titriyor. Ben onun sesinin titrediğini hiç duymadım. Vahşetin boyutlarını onun sesinden tahmin etmem olası. Sonra aklıma gelen herkesi arıyorum. Kimi ağlıyor telefonda, kimine ulaşamıyorum.

   Görüntüler tekrar tekrar yayımlanıyor televizyon kanallarında. Gençler “Bu meydan kanlı meydan” diyerek halay çekiyor. Birden alevler yükseliyor, ardından çığlıklar… “Bakalım kaç bomba patlamış” dediğim için kendimi suçlu hissetme duygum gençlerin söylediği şarkı ile ortaklaşıyor. “ Onlar da biliyorlar mıydı başlarına gelecekleri?   O şarkıyı onun için mi söylüyorlardı?” diyorum içimden.

   Sonra bizim telefonlarımız çalmaya başlıyor. Yurdun değişik yerlerinden arkadaşlarımız, bizim de Ankara’da olduğumuzu düşünerek, bizden haber almak için arıyorlar. Birbirimizin sesini duymak yetiyor ama sevinemiyoruz hayatta kaldığımıza. Parçalanan canlarımız, barışı bombalayanların yarattığı vahşet  sözün bittiği yer. Bir saat içinde birer birer sosyal medyaya düşüyor yitirdiklerimiz. Önce Şebnem, ardından Ali Deniz.   Sonra ardı arkası gelmiyor yitirdiğimiz barış güvercinlerimiz.

            “ Ah Sennur Abla" diyorum "Sen gittin, oğulların kızların da gitti."

   Şimdi 10 Ekim'de yıldızlara yolcu ettiğimiz dostlarımızın mücadele gücünü de kattık mücadelemize. Bundan gayrı onlar için de alanlardayız, onların yerine de barış istiyoruz.


                                                  Ütopya Yayınevi-Ekim 2016

  

ÇİNGENE

                                                                Çingene

Mevsimsiz bir göç başladı
 sonrasız zamanlara
yollar kanadı  ayaklarıma
neşemi ödünç aldı
ağıtlarla  sulanan  dağ çiçekleri
o çiçekler ki
saçımda taç giysimde desen

çingeneyim ben
bilirim acının da
sevincin de her türünü
demiri büker de bileklerim
körüğü çeker de
tutunamaz yüreğim hiçbir yere
dünya evim
gökyüzü yorganım
ondandır obamın her yaz
 başka başka yerlerde konaklayışı.

bir çingeneyim ben
kültür elçisi
türküler taşırım
                      oyunlar
                              sevinçler
dünyanın dört bir yanına
rotasızdır yolculuğum
mevsimlerim her dem yaz

bir çingeneyim ben
erik çiçekleri oynaşır giysilerimde
danslarım kırlangıç uçuşu
hayaller süzerim 
yıldızlı gecelerde yakamozlardan

heybemi ay ışığıyla doldurup
karanlıklara üflerim avuç avuç
bulutlara kurdum salıncağımı
keyfimce salınır
dans ederim
  
çingeneyim ben
 fal bakar umut dağıtırım
falda neler görürüm
onu yalnız ben bilirim.

                      Münire Çalışkan Tuğ
                     18.11. 2015 Kartepe


Aydili Sanat Dergisi
Haziran 2016-18.Sayı