15 Nisan 2023 Cumartesi

Berna Durmaz İle Söyleşi

 


Fotoğraf: İzmit Edebiyat Söyleşileri'nden (14 Aralık 2019)


                                        BERNA DURMAZ’LA SÖYLEŞİ

                                                                Münire Çalışkan Tuğ

  Koza İşçiliğinin Yolu…

Münire Çalışkan Tuğ: Sizi biraz tanıyalım kimdir Berna Durmaz ya da kim değildir?

Berna Durmaz: Cemil Kavukçu, bir yerde benim için, “Berna Durmaz,  köşesinde sessizce kozasını örüyor,” diye yazmıştı. Beni anlatacak daha güzel bir şey okumadım daha sonra. Kozama çekilirken, sözcüklerimi, düşlerimi, düşüncelerimi, bu hayattan bana iyi kötü yansıyan ne varsa hepsinden biraz alıyorum yanıma, bir süre sonra oradan yeni öykülerle çıkıyorum. İşte o kelebek anımı, onun özgürce dolaşma hallerini yaşamayı seçiyorum hayattan. Kimdir diye sorarsanız da ben kendime bu yüzden koza işçisi diyorum.  

Münire Çalışkan Tuğ: Öykülerinizi okuduğumuzda, yaşamın içinden konuları seçip işlediğinizi, okurun yaşam deneyimi yelpazesini genişletmesine katkı sunduğunuzu, bizi kendi ilişkilerimiz dışına çıkararak yaşamın diğer bileşenleri ile buluşturduğunuzu görüyoruz, deneyimliyoruz.

James Wood, Hayatın En Yakın Benzeri adlı eserine, Geoge Eliot’tan aldığı bir epigrafla başlar. Eliot:

“Sanat, hayatın en yakın benzeridir; insanın hayat deneyimi yelpazesinin genişlemesine, kişinin, öteki insan hemcinsleriyle, kendi payına düşen ilişkiler dışında başka ilişkiler kurmasına katkıda bulunur, der” Size göre de sanat yaşamın en yakın benzeri midir? Sanatla hayat nerede örtüşür, ondan nerede ayrılır?

Berna Durmaz:  Öyküyü, dış dünyadaki gerçeklikten ayıran biricik unsur bir dilin içinde gerçekleşiyor olması. Dil onun hem sınırları hem de özgürce devinebileceği tek alandır. Yaşamın gerçeklik alanı içinde kendi gerçekliğini kuran canlı bir hücre gibidir öykü. Çeperleri yardımıyla dış dünyayla iletişim halindedir. Dışarıdan gelen bilgiyi kullanır, işler, değiştirip farklılaştırır ve dış dünyaya kendisi kalarak katılır, ona katkı sunar.

Yaşamın en yakın benzeri başlığı, bende hakikat ve kurgunun hayatımızdaki yerlerini düşündürdü. Hepimiz hakikati bulma, onu anlama peşindeyiz. Herkesin hakikat diye adlandırdığı farklı düzlemlerde de olsa ortak gaye hakikati bulma. Arayıp bulmakla kalmıyor onu dile getirme, yayma, paylaşma ihtiyacı duyuyoruz. Aslında yazarlar bunun için yazıyor ve biz okurlar da okuduklarımızda hayatla bağını güçlü tutan yanlarıyla ilgileniyoruz okuduklarımızın.

 

Oysa işin içinde kurgu dediğimiz bir taraf var. O neden var? Hakikati bulmaksa ve dile getirmekse amaç biz neden onun etrafını daha parlak, daha göz alıcı, daha ilgi çekici olması için farklı bir malzemeyle dolduruyoruz? Benim öykülerimde yaptığım bu. Evet, hepsinin bugün yaşadığımız bu gerçeklikle güçlü ya da zayıf az ya da çok bağı var. Fakat bu bağ neden yeterli olmadı ve ben etrafını var olmadığını bildiğimiz o kurgu kısmıyla doldurdum?

            Demek ki hakikati bilmek ve anlatmak bize yetmedi. Zihnimiz hep onun ötesine, sağına soluna, ardına bakmak istedi ve göremediğimiz kör, karanlık noktalarını kendisi tamamladı. Asla var olduğu haliyle yetinmedi ve o var olanı anlatmak için düşleri, rüyaları, zihin akışını, dil oyunlarını kattı ve modern öykü böyle doğdu.

     Ben de her öykü kitabımın kalbine bir hakikati yerleştirdim. Bazen bunu öykünün en derinine bazen de hemen görünüp keşfedilsin diye uluorta bir yere bıraktım. Bazen hiç o hakikatten söz etmedim sadece etrafında dolaştım ve okurun zihni onu gördüğümü, anlattığımı düşündü ve öykünün altını kendi metniyle doldurdu.

           

Münire Çalışkan Tuğ : Harold Blom, Etkilenme Endişesi adlı eserinde gerçek bir yazar –şair olabilmek için yazar ve şairlerin kendilerinden önce yazılmış kült eserleri okumalarını, özümsemelerini, ancak onların gölgelerinden kurtulduktan sonra özgün eserler yazabileceklerini söyler. Bir anlamda yazar ve şairlere babayı öldürmelerini, Oidupus Kompleksi’nden kurtulmalarını öğütler.

Carlos Fauntes ise : “Bu dünyada babasız bir kitap, öksüz bir cilt var mıdır? Başka kitapların soyundan gelmemiş bir kitap, geleneksiz bir yaratım var mıdır? Öte yandan gelenek, yenilenmek sizin varlığını sürdürebilir mi? Yıllar boyu yaşamış öyküler yeni ürünlerle yeniden yeşertilmeksizin kalıcı kılınabilir mi?” der.

 

·         Siz babayı nasıl öldürdünüz, bu ne kadar sürdü?

·         Sizin eserleriniz hangi kitapların, yazarların soyundan geliyor?

·         Etkilenme ile esinlenme arasındaki ayrımı nasıl açıklarsınız?

 

Berna Durmaz: Roland Barthes, yazmanın temelinde arzu olduğunu söyler. Bu arzuya sevinç eşlik eder ona göre. Sevinç, başkaları tarafından yazılmış metinleri okuduğumda aldığım hazdır, hissettiğim neşe, doyum duygusudur. “Okumuş olduğum için yazarım,” diye sürdürür düşüncesini Barthes. Okuduklarım beni etkilememiş olsaydı, bende bir hayranlık, coşku, sevinç, haz gibi duygular uyandırmasaydı yazmazdım. Okuduklarımızdan etkilenmemiş olmak söz konusu bile olamaz bu durumda. Etkilendiğim öykülere benzeyen öyküler yazdım ilk zamanlar. Ben bu etkiyi önemsiyorum, yeni yaratıların olmazsa olmazıdır. Esinlenme de diyebilirsiniz buna. Umberto Eco’ya göre kitaplar kendi aralarında konuşurlar. Bir kitap bir şey anlatmaya başlar başka bir kitap ona cevap verir. Bu bir yerde başlayan yaratıcı etkinliğin, devam ettiği anlamına gelir ki zaten edebiyat kanonu bu zincir halkalarının birbirine bağlanmasıyla oluşur. Zamanla bir yazma geleneğinden söz edilebilir bu durumda. Ben sevdiğim tüm yazarlardan etkilendiğimi ve onların bana verdiği esinle yazdığımı biliyorum.

 

            Babayı öldürdüm mü, bundan tam olarak emin değilim. 50 kuşağı yazarları  ( Sait Faik’in öncü, etkileyici olduğu, Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Leyla Erbil, Orhan Duru, Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Ferit Edgü, Onat Kutlar), modern öykünün öncüleriydiler. Dilde, anlatımda, kurgulamada, gerçekliğin yansıtılmasında 40 kuşağının fotoğraf gerçekçiliğine karşı açtıkları savaş ve devrim niteliğinde getirdikleri yeniliklerle bizim kuşağımıza da yol açmaya devam ediyorlar. Yani biz onları aşarak değil, onlarla birlikte yol alıyoruz. Burada babayı öldürmeden söz edemeyiz. Bunu bir gelenek oluşturma bağlamında ele almamız gerektiğini düşünüyorum.

Münire Çalışkan Tuğ : Bu sorunun devamı olarak sorayım Bir Hal Var Sende’deki Çakıltaşı adlı öyküde olay kişilerinden birinin “Bende bir öykü var ama yarım bırakmış yazar. Yıllar önce yine böyle bir istasyondan satın almıştım yolculuklarda okumak için,” der. Bu öyküde Oğuz Atay’ın Demiryolu Hikâyecileri öyküsüne gönderme yapar gibisiniz.

Berna Durmaz: Sevdiğimiz yazarlar ve öyküleri o kadar çok işler ki zihnimize. Orada yaşamaya devam eder ve sonunda bizden bir parça olurlar. Demiryolu Hikayecileri öyküsünden bende kalan iz, ses ve tortular gelip  yazdığım bu öykünün içine yerleşti. Oğuz Atay’a bir selam denebilir veya ona, yazdıkları ve bana kattıkları için bir teşekkür. Onun başlattığını başka bir öyküde devam ettirme isteği. Karınca kararınca…

Münire Çalışkan Tuğ: Öykülerinizde şiirsel, imgesel, masalsı yer yer ironik bir dil kullanıyorsunuz.  İmge kullanımı, sözcüklere çağrışım değeri katmak,  varlıkların kişileştirilmesi, okurun doldurması için bırakılan boşluklar, tamamlanmamış öykü sonları öyküyü hangi yönlerden zenginleştirir,( zenginleştirir mi) okura nasıl bir katkı sağlar? Öykü diliniz için neler söylersiniz?

 

Berna Durmaz : Yazarken kullandığım dilin birden fazla bileşeni, kaynağı, oluşum sürecine ait çok fazla değişkeni var. Ben farkında olarak ya da olmayarak okuduklarımdan, duyduklarımdan, yaşadıklarımdan oluşturduğum bir karışımı kendi estetik kaygılarımın imbiğinden süzüp şu an okuduğunuz öykü dilimi oluşturmuş olmalıyım. Öyküde damıtılmış dili önemsiyorum. İncelmiş, fazlalıklarından arınmış ama kendine has, başka kimsede bulunmayan bir aroması olması için çaba gösteriyorum. Bu beni başka yazarlardan ayırt edici bir özelliğim olmasını istiyorum. Yazmaya başladığım ilk zamanlardan bu yana dile yoğunlaştım, dille yoğruldum. Şimdiki öykümün arkasında uzun yıllara yayılan bir emek ve zorlu, sancılı bir değişim, dönüşüm uğraşı var. Yapmaya çalıştıklarımın yolunu çizerken okuru hiç düşünmedim. Yani bunlar okura nasıl bir katkı sağlar, sağlar mı bilmiyorum. Herkes kendi penceresinden bakacaktır yazdıklarıma ve dileyen oradan gördüklerine katılır ya da katılmaz. Bunun kararını yazar değil okur verecektir.

Münire Çalışkan Tuğ: Kitaplarınız adını kitabın içindeki bir öyküden almıyor. Kitap bütünlüğünde düşündüğümüzde tam da kitabın içeriğini kapsıyor diyoruz. Alışılanın dışında bir adlandırma bu. Ne dersiniz bu konuda?

Berna Durmaz: Kitaplarımda tematik bir bütünlük oldu şimdiye dek. Bunu bazen bile isteye yaptım bazen de yazılış dönemlerinin veya dert edindikleri meselelerin aynı olması nedeniyle öyküler birbirlerine yaklaştılar ve böyle bir bütünlük sağladılar. Bana da onların bu yakın duruşlarını bir şemsiye altında toplayacak ortak bir ad bulmak düştü.

Münire Çalışkan Tuğ: Sizden zamanın ve mekânın sınırlarını aşan öyküler okuyoruz.   Hepimizin bakıp geçtiği yanıbaşımızdakini, günlük yaşam içindeki insanı, küçük kasabalardaki dar yaşamları, göçerleri, şehir yaşamı içinde bunalanları, kentsel dönüşümü, çalıştığı fabrikalarda her gün bir organını bırakanları anlatıyorsunuz. Bunlar bugün de yaşanıyor, geçmişte de yaşandı, gelecekte de yaşanacak ya da dünyanın her yerinde her zaman karşılaşabileceğimiz olay, durum, yer ve kişiler. Onun için zamanın ve mekânın ötesinde, dedim. Zamansızlık ve mekânsızlığın öyküye katkısı nedir, desem.

Berna Durmaz: Zaman ve mekân öyküde başat belirleyicilerdir elbette ama o kadar belirgin hale getirirler ki bu bazen indirgemek anlamına gelir. Belli bir yer ve belli bir zamanda geçen olay biricik bir hal alır. Oysa öykünün ne yeri ne zamanı bu dünyada değil bana göre. O kendi ülkesinin kendi zamanında geçiyor. Onun kendi gerçeği olduğundan söz ediyorsak bu kendi yer ve zamanı olduğu için. Bize tanıdık, bildik gelmesi de elbette öykünün gerçek yaşamla organik bir bağ içinde olması ve bu bağı koparmayışından ileri geliyor.

Münire Çalışkan Tuğ : Öykü girişleriniz çok çarpıcı, okuru hemen öyküye bağlıyor.  Belli ki önemsiyorsunuz girişi.

Berna Durmaz: Giriş bölümü dikkatimizi çekiyorsa o öyküyü okumaya devam ederiz bazen. Bazen de öykünün ne girişi ne sonu ilginç değildir ama sonuna kadar okutur kendini. Önemli olan öykünün bütünlüğü içinde bir takılmadan sürdürülebilen bir akışının olması. Giriş bölümlerini önemsiyorum, okuru nasıl bir dünyaya davet ettiğinizin ipuçlarını orada vermem gerektiğini düşünürüm hep. Bu yüzden giriş cümleleri, üzerinde daha çok çalıştığım cümleler oluyor genellikle.

Münire Çalışkan Tuğ : Öyküde dil ve hikaye ilişkisini konuşsak biraz da. Kimi öyküler güçlü hikâyelere, kimileri de güçlü bir dile dayanıyor. Benim sizde de gördüğüm ikisini birleştirmiş olmanız. Günümüz öykülerinde gördüğünüz özelliklerle de birleştirirseniz, güçlü bir hikâyemi, güçlü bir dil mi yoksa…

Berna Durmaz :  Jose Ortega Y Gasett, 19. yüzyılın klasik edebiyatıyla modern edebiyatı karşılaştırırken şöyle bir örnek verir. Önceleri roman, müzik, resim, bir pencereden bakıp bize bahçede neler olduğunu anlatıyordu. Modern edebiyat ise bahçeyle aramızda bir cam olduğunu, o camın üzerindeki yansımaları, renkleri gösterdi. Cam sanatın kendisiydi. Artık cama bakıyoruz. Her ne kadar bahçede gördüklerimiz hayatın gerçekleri, yani öyküdeki hikâyeyse camdaki yansımalar da dildeki estetikti. Bize okurken haz veren de budur bana kalırsa. İkisi de öykünün olmazsa olmazıdır. Yine Gasett’in örneği üzerinden gidersek bahçeyi göremezsek anlatacak bir şeyimiz kalmaz ve camın renkleri ve yansımaları olmasaydı da o bahçeyi en güzel ve farklı, ilgi çekici anlatılamazdı.

Münire Çalışkan TuğKarayel Üşümesi hariç diğer kitaplarınızda bir öyküye sığamayan başka öykülere de uzanan kahramanlarınız var.  Bunun da bir  imge olduğunu düşündüm. Ne dersiniz niye geziyor öykü kişileriniz ya da Karayel Üşümesi’ndeki karakterler neden kendi öykülerinin dışına çıkmıyor?

Berna Durmaz: İlk üç kitaptaki öykülerde hep uzaklara gitmeyi, özgürleşmeyi, sınırlarını aşmayı isteyen kahramanlar vardı. Öyküler de bu temalar üzerindeydi. Fakat Karayel Üşümesi’ndeki öyküler kendi üstüne kapanan öykülerdi. Durağan, üşümenin, donmanın kıpırtısızlığı vardı üzerlerinde. Dolayısıyla kahramanları kendi öykü sınırları dışına çıkmadı, çıkmak istemediler.

Münire Çalışkan Tuğ : Karayel Üşümesi’ndeki Sünger Gibi Delikli adlı öykü Metal Hayatlar’ın sinyali gibi. “Şehir betondan bir kütle, taşı bile taş değil, kumun çimentonun katılaşmış hali…” Ne dersiniz, o öyküyü yazarken mi düştü Metal Hayatlar masaya?

Berna Durmaz: Evet, büyükşehir ve onun kenar mahallelerini yazma fikri masaya değilse de zihnime düşüp yerleştiği öykülerden biridir o öykü. Ben uzun bir süre neredeyse otuz yıldır yaşadığım İstanbul’u, buradaki hayatı yazamam sanıyordum. Zihnim hep çocukluğumun, ilk gençliğimin küçük şehirleri, kasabalarıyla doluydu. İlk dört kitapta hep oraları anlattım. Metal Hayatlar şimdi yaşadığım şehirden bana yansıyanlarla yazıldı. 

Münire Çalışkan Tuğ: Gelenektendir, hep sorulur masada ne olduğu. Metal Hayat’lardan aldığım mesaja göre kırlara doğru uzanacak öyküler gelecek gibi.

Berna Durmaz: Henüz ben de bilmiyorum. Öykü beni nereye götürürse oraya gideceğim.

 

Münire Çalışkan Tuğ: Sizden de okurlarınıza bir soru sormanızı istesem.

Berna Durmaz:  Ben de en çok hangi öykümün beğenilerek okunduğunu merak ediyorum?

 

                         Yayımlandığı Yer : Ekmek ve Gül,  6 Mayıs 2020

 

  



28 Aralık 2022 Çarşamba

ÖYKÜ ZAMANLIĞI

Öykü Zamanlığı

Zerrin Saral, Aksisanat Portal için yazarlarla Öykü Zamanlığı‘nda bir araya geliyor. 


Öykü Zamanlığı‘nda Zerrin Saral bu defa Münire Çalışkan Tuğ’a soruyor: 


"Dünya hızla değişirken, sanatın izdüşümü, sanatçının sanatını ortaya koyma şekli de aynı hızla, değişime/dönüşüme uğruyor. Böylesi bir çağda, veri tabanını koruyan, yaratım sürecinize katkı sağlamış, tüm zamanların öyküsü/öykücüsü dediğiniz öykü ve öykücü(-ler) kimler? Bu tercihi, yazınınızda neye/nereye dayandırıyorsunuz?" 

 

     Dünya hızla değişiyor evet, ama bu değişimin her zaman olumlu olduğunu söylemek olası değil. Savaşlar, göçler, yersiz yurtsuz kalıp sokaklarda yaşamak zorunda kalanlar…  Ekolojik dengenin bozulması, bir türlü önü alınamayan salgın hastalıklar biraz da bu hızlı ve kontrolsüz gelişmenin sonucu gibi geliyor bana. Oysa evrenin ritmi değişmiyor, gezegenler bin yıllardır seyrini aynı hızla sürdürüyor, Dünya Güneş etrafındaki dönüşünü üç yüz altmış beş günde, kendi etrafındaki dönüşünü yirmi dört saatte tamamlıyor. O halde hızla değişen ne?

    İnsan yaşamının ritmidir hızla değişen. İnsanın; doymak bilmez hırslarının, iflah olmaz meraklarının esiri olmasıdır, daha çok şeye sahip olmak, daha ünlü olmak, daha çok para kazanmak için hız kesmeden koşmasıdır. Bu tekin olmayan hızlı koşu her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da kendini gösteriyor. Başkalarının hızını yakalamak, yayımlanan her kitaba ulaşmak, belli aralıklarla kitap yayımlamak, reklam yapmak, yeni yeni baskılara ulaşmak, çok satmak, söyleşiler yapmak… Bu koşuda soluğumuzun kesilmesi,  tökezleyip düşmek, yarı yolda kalmak, gücünü kaybetmek, umutsuzluğa düşmek, dilini kaybetmek, özgünlüğü, kendin olmayı yakalayamamak, bin yılların sanatsal mirasının dışına düşmek, hatta ondan kopmak, günü yakalayamamak, yarını görememek de var elbet.  Böyle olunca da edebiyat adına kitap dağları oluşuyor ama o dağlar fare doğuruyor.

   Böylesine yoğun ve hareketli bir ortamda ben kendi ritmimi kendi gücüme ve kaynaklarıma göre ayarlamaya çalışıyorum.  Yazılan her kitaba ulaşmak onu okumak gibi bir derdim yok, şuna yahut buna yetişme derdim de. Ölmeden önce okumam ve yazmam gerekenler listesi de yapmıyorum.  Obur bir okur olmaktansa nitelikli metinleri derinliklerine inerek okumayı yeğlerim. İyi kitapları seçme ve onlara ulaşma konusunda da hiç sıkıntım yok. Zaten zamanla gelişen estetik algımız bizi o metinlere götürür, götürüyor da. Bize düşen tadına vara vara okumak.

    Okumak ve yazmak yolda olma durumu benim için. Kendime yaptığım bir yolculuk. Bu yolculuğu birlikte yürüdüğüm yazarlar, kitaplar, o kitapların kahramanları var. Kimisi önümden gidiyor,  ben onları izliyorum. Nasıl yürüyor, adımını nasıl atıyor, yol temizliğini nasıl yapıyor, çevreyi nasıl inceliyor, neye, kime, nereye nasıl bakıyor, olaylara, olgulara nasıl yaklaşıyor,  karşılaştığı sorunları nasıl çözüyor, hangi şarkıyı nasıl söylüyor izliyorum. Kendi yürüyüşümü kaybetmemeye özen göstererek, onlardan öğrenerek sürüyor yolculuğum. Kimisiyle yan yanayım, aynı türküleri birlikte söylemenin sonsuz mutluluğunu yaşıyor, birbirimizden öğrenerek ilerliyoruz. Hızlı değişime rağmen kendimizce tutturduğumuz bir ritim var. Adımlarımızı sağlam basmaya, tökezlememeye, zorda, darda kaldığımızda birbirimize tutunmaya, birbirimizden destek olmaya çalışarak ilerliyoruz.

     Edebiyatın ışığında kendime yaptığım yolculukta kimler hangi yönleriyle yoldaşım oldu, olmaya devam ediyor? Elbet aşağıda sayacaklarımla sınırlı değil sayıları, ama  aklıma ilk gelenleri şöyle sıralayabilirim. İyi ki yazdılar.

     Edebiyat okumalarımın soy kütüğünü çıkaracak olsam Don Kişot’la başlarım. İlkokuldan itibaren ders kitaplarında ondan bölümler okuduğum, böyle bir çılgına kitaplarda yer verilmesinin nedenini o zamanlar bir türlü anlayamadığım Don Kişot. Ne zaman ki eleştirel okumayı öğrendim, işte o zaman anladım Don Kişot’un yazın dünyasındaki eşsiz yerini ve önemini. Dönüp dönüp okuduğum,  her seferinde yeni kazılar yaptığım ve her kazıdan yeni bulgularla döndüğüm bitmez tükenmez bir hazine benim için Don Kişot.

  Yaşama amacını yazmak olarak tarif eden, hastalığı el verdiğince özgürce yaşayan ve yazan, yazarlığını yaşamdan besleyen, ince bir üslupla insan ilişkilerindeki durumları anlatan, otuz beş yıllık yaşamına pek çok kitap sığdıran ( Ben beşini ve güncesini okuyabildim.)  Güncesinde  “Yaşamak, ‘yazar’ olmak yeter, diyen Katherine Mansfield,

    Edebiyat yolculuğumda iç sesime, bilinçaltımda biriktirdiklerime kulak vermemi, kendim olmamı, kendimi dinlememi ve anlamamı sağlayan, bir çalışma odamın olmasına öncülük eden, ölümünü her anımsadığımda gözümde hiçbir ressamın çizemeyeceği bir tablo canlanan, “Bir kadın olarak, ülkem yok. Bir kadın olarak, bir ülkem olsun istemiyorum. Bir kadın olarak, bütün dünya benim ülkem,” diyerek evrenin kızı olmayı başaran kız kardeşim Virginia Woolf,

Edebiyatın alışılagelmiş dil ve anlatım kurallarını yıkan, yaşamöyküsü yazımına yeni bir yaklaşım getiren,  “Gerçek sanat için kurallar söz konusu olamaz. Her yaratıcı hareket, öncesinde bir yıkımla başlar,” diyen çizgi dışı yazar Getrude Stein,

Irkçılığa karşı duruşlarıyla Tonni Morrison, Harper Lee, Zora Neale Hurston,

İnsanın yalnızlığını, tükenmişliğini, bencilliğini mizahi bir dille anlatan Graje Paley,

Sıra dışı yaşamı, cinsiyet kutuplaşmaları ve cinsellik konusunda yazdıklarıyla Jeanette Winterson,

Bizi büyülü bir gerçeklik içinde yüzdüren Gabriel Garcia Marquez,

Paris Düşerken, Dipten Gelen Dalga ve Fırtına üçlemesi ile bize savaşın insanın insana en büyük kötülüğü olduğunu yaşatan (gösteren demiyorum) İlya Ehrenburg,

Kadınlar Rüyalar Ejderhalar adlı kitabında “Eğer çocuktaki hayal gücünün kökünü gerçekten kazıyabilirseniz, o çocuk büyüyünce bir ‘patates’olur,” diyen ve eserleriyle bizi fantastik bir dünyada keyifli yolculuklara çıkaran Ursula K. Lee Guen,

Kendi edebiyatımıza gelirsek:

   Günlük yaşam kadar yalın dili, okura ayrıntıları göstermedeki ustalığı ile Sinağrit Baba’nın seçiciliğini, Semaver’in tıkırdayan sesini, Kör Mustafa’nın mücadelesini anlatan,  gözlerimizi Tüneldeki Çocuk’un meraklı ve heyecanlı gözleri ile buluşturan, pek çok insanlık durumunu önümüze seren, doğaseverliğiyle, halkın içinden oluşuyla Sait Faik Abasıyanık,

   Toplumsal cinsiyet algısının kadınlara yüklemek istediği misyonların karşısında dimdik duruşuyla Nezihe Meriç,

   Alışılmış anlatım tekniklerinin dışına çıkan, sürekli yeni biçimler arayan,  kendine özgü sözdizimi ile insanın insanla ve insanın toplumla çatışmasını anlatan, bilinç akışı tekniğini kullanmasıyla  Virginia Woolf’tan el alan, kendini her türlü baskının dışında tutmayı, ona karşı durmayı beceren özgür ruhlu kadın Leyla Erbil,

   Sözcük seçimindeki ustalığı, öykülerindeki yoğunluk ve içtenlikle günlük olayları, büyük şehrin kalabalığında kaybolan insanları, çoğunlukla da kadınları, onların evlilik ve aile içindeki sıkışmışlığını, çıkış yolları arayışlarını, yer yer kabullenişlerini anlatan, zengin soylu bir aileden olmasına rağmen kalemini halkın yaşamını anlatmak için kullanan Tomris Uyar,

   Yapıtlarındaki katmanlı anlatımıyla, özgür kadınlığa giden yoldaki taşları döşeme mücadelesiyle Sevgi Soysal,

  Öyküyü bir yaşam serüvenine dönüştüren, katmanlı kurguları, dili ve anlatımı ile Kafka’ya yaklaşan Sevim Burak,

   Sarsıcı imgeleri, kurguları ve anlatımı ile bilincimizi ve bilinçaltımızı alt üst eden Bilge Karasu.

    Burada saymadığım, unuttuğum ama edebiyat yolculuğumda bana rehberlik eden, bende ayrı arı etkiler bırakan, onları her okuduğumda yeni bir yön keşfettiğim daha pek çok yazar var elbet. Birini öne almam gerekirse bunun Onat Kutlar ve onun öykülerini topladığı İshak olduğunu söylemeliyim. İshak’ı yaşamımın değişik dönemlerinde defalarca okudum. Her okuduğumda dili, işlediği konular, kurguları, konuları işleyiş biçimi ile beni derinliklerine çekti ve o derinliklerde başka başka gizlerini açtı bana, yeni keşifler yapmamı sağladı. Fantastik, masalsı, gerçeküstü gibi görünen ögelerde toplumun yaşadığı acıları görüp sarsıldım. Halıda kabaran vişneçürüğü asla sadece bir leke değildi benim için, onu deştiğimde ulaştıklarım, gördüklerim, hissettiklerim, düşündüklerim…  

Kitaptaki “Kediler” üzerine en çok düşündüğüm, kafa yorduğum, yeni çıkarımlarda bulunduğum kısacası benim için okunması hiç bitmeyecek bir öykü, derin kazılar gerektiren, her okuyuşta yeni bir sırrı keşfettiğim, sonsuz anlamlara sahip… Dokununca dağılan, uçan, kaybolan, insanlar onlara bakınca ölen kediler, ölen kedileri sahiplerinin uda gömmesi, anlatıcının kedilere duyduğu düşmanlık, onlara karşı üstün olmak için kedileri birbirine öldürtmek için yaptığı planlar… Pelte gibi birer birer dağılan ve yok olan kediler… 

Kediler ve kabaran vişneçürüğü lekenin dışında, ait olduğu bağlamla birleşince okuru yer yer kaygılı, korkulu, heyecanlı yer yer de hayal dünyasının sınırlarını zorlayan yolculuklara çıkaran imgelerden bazılarını paylaşmak isterim: Camdan düşerek ölen sinekler, aylı gecelerde ağaca konup yer yününü gözetleyen ishak, hala ile yeğenin oynadığı  Kepçe Gelin oyunu, büyük bir yastığa dayanır gibi serin yaz gecesine dayanan çocuk, pervazların arasından maviyi kesen kırlangıç, bir bulutun önünden ağır ağır geçen pencere… 

  Kitabı okurken yirmi üç yaşımı düşünürüm. Pek de kayda değer bir şey anımsayamam o yaşa değgin. Onat Kutlar İshak’ı yirmi üç yaşında yazmış. O yaştaki birikimine, kendi dilini bulmuşluğuna, yakalanması neredeyse imkânsız özgünlüğüne hayran kalırım. Dünya edebiyatında bir kitapla unutulmazlar arasında yer alan pek az yazar vardır. Bizim edebiyatımızda da Onat Kutlar( şiir ve denemelerini ayrı tutarak söylüyorum)  ve Ahmet Arif bu yazarlar arasındadır.

(15 Eylül 2020- Aksisanat Portal)

 

 

     

 

 

 

 

 


 

4 Ekim 2021 Pazartesi

Özge Lena : Yazarın Yarattığı, İmgeler Evrenidir.

Özge Lena: “Yazarın yarattığı, imgeler evrenidir.”

“Tutkularımızdan vazgeçtiğimizde içimiz donuyor ve ruhumuz, ıssız bir boşluğun ortasında sürüklenen buzdan ölülere dönüşebiliyor zamanla.”

                                                                            Söyleşi: Münire Çalışkan Tuğ

 

Yaptıklarımız, yapmak istediklerimiz mi gerçekten? Ya yaşadıklarımız? Onlar da çocukluktan itibaren hayal ettiklerimiz mi? İyi bir iş, bizi anlayan bir eş, mutluluğumuzu bütünleyen bir çocuk. Ya sonrası? Doğduğumuzdan beri bizi biçimlendiren toplumsal normlar, onların içine sığamayışımız, sınırları zorlarken çarptığımız duvarlar, aldığımız yaralar, önümüzde açılan ve her gün biraz daha büyüyen boşluk… Aynalarda gördüğümüz, görmek istediğimiz, göremediğimiz biz; her çarpışmada kaybettiklerimiz, her kaybettiğimizle içimizde oluşan buz kütlesi, duyduğumuz sesler, seslere veremediğimiz karşılıklar, rüyaları kâbuslara çeviren travmalar… Çocukluğumuzdan beri bizim için parlatılan maskelerin arkasında günden güne eriyen, yok olan, canlı canlı mezara giren, kendi hapishanesinde çürüyen bizler…

Kitabı okurken kendime sorduğum bu soruları bir de Otopsi’nin yazarı Özge Lena’ya sormak istedik. İyi okumalar.

Okurlarımızın sizi daha yakından tanımaları için bize biraz kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Özge Lena ya da kim değildir?


Kendimi etiketlerle, işlerle, yerlerle tanımlamayı pek sevmediğimden ve benlik özünü korusa bile akışkan/değişken olduğu için ne dersem diyeyim çok da doğru olmayacağından şöyle yanıtlayacağım sanırım; yazmayı seven biriyim. Sözcüklere, imgelere, dile, metaforlara, anlatıya, düşlemlere düşkün biri. Kendimden söz ederken alabileceğim tek nirengi noktası bu sanırım; yazmak.

İlk kitabınız Otopsi 2018’de Can Yayınlarından çıkarak okurla buluştu. Kitabın adı ilk bakışta bir cinayet romanı olduğunu düşündürüyor, okuduğumuzda bambaşka bir konu ile karşılaşıyoruz. Neden Otopsi, kim, kime, niçin yapıyor otopsiyi?

Bu bir ruhun otopsisi, ruhu ölmüş bir kadının kuzeyde, karların ortasındaki ıssız bir taş evde, kendi içini, benliğini, geçmişini, hayallerini kesip biçip önüne koyarak ve yazarak kendi kendine yaptığı otopsiyi anlatıyor. Kitabın adı Otopsi çünkü bir insanın ruhunun ölmesine/öldürülmesine izin vermesi de bir çeşit cinayet sayılabilir belki, çünkü sonrasında beden bir posa olarak sürüklenebilir yaşamın içinde. İşte o zaman kendi otopsimizi yaparak neden öldüğümüzü bulmamız gerekebilir. Bazen yeniden canlanmanın tek yolu da bu olabilir.  

Kitapta kadınlık halleri, kadının kendisiyle hesaplaşması yaşamında, duygu ve düşüncelerindeki gelgitler anlatılıyor. Kadınlara en çok değen yanı da bu olsa gerek. Her okuyan biraz da kendini görüyor kitapta. Edebiyatın empati kurma ve katarsis yaratma, yaraya dokunma, yaranın kabuğunu kaldırarak içindeki irini akıtmada, çareleri arayıp bulmada nasıl bir etkisi vardır dersiniz?

Sözcüklerin böyle bir yanı var, evet, bazen doğru biçimde yan yana geldiklerinde uçuşkan bir maddeye dönüşüp insanın içine işleyebiliyorlar ve uzunca bir süre orada kalıp derinliklerde fırtına koparabiliyorlar. Bu yüzden tehlikeli ama bir o kadar da gerekli bir etkisi var diyebiliriz. Ancak böyle bir etkisi olmalı diyemem, edebiyata ya da genel anlamda sanata bir görev yüklemeyi sevmiyorum. Anlatı neyse odur, var olduğu biçimde vardır, olması gerektiği biçimde değil. Bir kitabın okur sayısı kadar okunma ya da var olma biçimi vardır. Sizin de bildiğiniz gibi üretimsel düzenek ve yorumsal yazgı farklıdır. Yazarın üretirken düşlediği ve kurduğu evren, okurda bambaşka bir biçimde yankılanabilir. Bu hem yazar hem de okur için edebi bir başkalaşım sağlar ve bazen de bir kitabın içinden kendi özümüzü koruyarak başka biri olarak çıkmamıza sebep olur. Dolayısıyla, bu öylesine öznel bir durumdur ki hangi cümlenin kimin hangi yarasının kabuğunu kaldıracağını asla bilemeyiz.

Otopsi’de çok güçlü imgeler var. Kutu, girdap, boşluk, taş ev, buz kütlesi, duvara asılı çerçevedeki kadın resmi… Edebiyat eserlerinde neden imgeye başvurur yazar? İmgenin anlatıma katkısı nedir desem.

Sanatın özünün, çekirdeğinin imge olduğunu düşünenlerdenim. Özellikle yazılı metinlerde imge okurun zihninde, ruhunda güçlü bir yankılanım yaratır. Bilmediğimiz ama sezdiğimiz bir yerden yakalar bizi ve bazen bambaşka bir yere götürür, bazen de yere çarpar. Bir metnin başka hiçbir şeye benzemeyen, kendine özgü dilini ve evrenini kurmamıza olanak sağlar. İmgeler sayesinde anlamı yeniden icat ederek, sıradanı yeni baştan, sıra dışı bir biçimde yaratabiliriz. Dolayısıyla imge metnin kendi olma halini kurar, tek başınalığını apayrı bir dünya olarak taşımasına yol açar. Özgün olmanın yollarından biri de budur, diye düşünüyorum. Yazarın yarattığı imgeler evrenidir.

 

Kitapta bir roman boyutu içinde pek de tercih edilmeyen bir yöntem uygulamışsınız. Tek mekân ve tek karakteri başarılı bir biçimde işlemişsiniz. Biraz da buradan baksak Otopsi’ye. Neden bu kadar daralttınız mekânı?

Otopsi’nin bir roman olduğunu düşünmüyorum. Uzun hikâye ya da novella diyebiliriz belki. Tek mekân, tek karakter içeren bir metin yazmak aklımda hep vardı. Daralan bir ruhu, yalnızca kendi olabileceği kadar dar bir yere sıkıştırırsam daha özgür olabilir belki, diye düşündüm. Aynı zamanda dar uzamlarda geniş zamanlar yaratılabilir mi, bunun için zaman geçişleri, anlatıcı ve gerçeklik düzeyi nasıl kullanılabilir gibi soruların yanıtlarını arıyordum. Otopsi’yi yedi kez en baştan yazarak, deneye yanıla buldum sanırım.

Okuyanın kendine yönelteceği pek çok soru var kitapta. Kimdim ben, kimim, kim olmak istiyorum? Nasıl yaşıyorum, yaşamak istediğim hayat bu mu? Kendi seçtiğimi mi, benim için uygun görüleni mi yaşıyorum? Peki, itiraz ettim mi, etmeli miyim? Hangi iplerle sımsıkı bağlıyım? Yoksa kendim için en büyük engel ben miyim? Daha pek çok soru… Bu soru ve cevapların neresindeyiz? Kitabınızda cevabı var mı bu soruların?

Olduğunu sanmıyorum. Bunlar çok derin ve karanlık sorular. Ancak soru sormanın yanıtlardan daha önemli olduğunu düşünüyorum. Bilmeyişin, arayışın, sorgulayışın ve bunların sonundaki akışın o sorularla birlikte bizi götürdüğü tehlikeli yerlerde dolaşmak. Tedirginliğe rağmen, korkuya rağmen, kendimize rağmen kendi içimizdeki karanlık derinliklere bakmak. Bence ruhun bu sorularla birlikte yaşaması, akması hayati derecede önemli bir mesele. Belki de ancak bu biçimde kendimizi bulabiliriz.  

Hepimizin duvarında, gizli ya da açık, bizi izleyen, yer yer kaşını kaldıran, bize kızan, gülümseyen, bizim için üzülen bir fotoğraf vardır, diye düşünüyorum. Otopsi bize bu fotoğrafa daha sık bakmamız gerektiğini de hatırlatıyor sanki. Ne dersiniz?

Çok haklısınız. Kendimize, içimizdeki o fotoğrafa daha sık bakmalıyız. İstediklerimizi ya da istemediklerimizi sıklıkla kendimize sormalı, bize iyi ya da kötü gelen şeyleri/kişileri/işleri bulmalı, sezgilerimizi bilemeli, içimizdeki sese güvenmeyi ve onunla birlikte, yalnızca kendimiz olarak yaratmayı öğrenmeliyiz.

Tutkularımızı ertelediğimiz hatta onlardan vazgeçtiğimizde dert küpü kadar dolu, buz kütlesi kadar soğuk, mutsuz, neşesiz, içimizde açılan kocaman boşluklara her an düşüverecekmiş gibi zayıf, güvensiz ve güçsüz kadınlar oluyoruz. Hiç mi zamanımız olmuyor kendimize ayıracak; eşimiz, çocuğumuz için bulduğumuz zamanı kendimiz için neden yaratmıyoruz? Siz nasıl zaman buluyorsunuz tutkularınızı gerçekleştirmek için?

Evet, doğru. Tutkularımızdan vazgeçtiğimizde içimiz donuyor ve ruhumuz, ıssız bir boşluğun ortasında sürüklenen buzdan ölülere dönüşebiliyor zamanla. O yüzden yapmak istediğimiz şey, daha çok da kendimiz için o zamanı bulmak/yaratmak zorunda kalıyoruz. Ben sabahları herkes uyurken, çoğunlukla gün doğmadan kalkıp yazıyorum. Gün içinde çok fazla sorumluluk var, gün sonunda ise çok fazla yorgunluk. Deneye yanıla benim için en uygun zamanın sabah saatleri olduğunu buldum. Herkes uyanıp yaşam başladığında benim yazma işim bitmiş oluyor ve yazmadığım için suçluluk duymadan günüme devam edebiliyorum. Aksi takdirde bütün gün içim içimi yiyor, çok huzursuz oluyorum.

Bir söyleşinizde Sevim Burak gibi çalıştığınızı söylüyorsunuz? Küçük kâğıtlara yazılıp her yere iğnelenen, yapıştırılan sonra da oralardan alınıp birleştirilen notlar. Evin içinde dağınık bir görüntü olmuyor mu böyle, ya misafir gelse, sizi böyle dağınık görse… Eşiniz ve çocuğunuz ne diyor bu çalışma biçiminize?

Haklısınız, oldukça kaotik görünen ama aslında kendi içinde çok düzenli bir çalışma biçimim var. Bir kitabın sonlarına doğru yerler ve duvarlar sözcüklerin işgali altında oluyor genelde ve bazen bu Otopsi’de olduğu gibi birkaç ay sürebiliyor. Dürüst olmak gerekirse yazarken hiçbir şey, hiç kimse umurumda olmaz, kimin ne göreceği ya da ne düşüneceği beni değil kendilerini ilgilendirir. Zaten yalnızca bunu bilen/anlayan insanlar giriyor evimize. Eşim ve çocuğum ise bu duruma alışıklar çünkü bu bizim normalimiz. Benim “o zamanımın” geldiğini bilirler ve beni kendi halime bırakırlar. Ama bazen ben yorulunca kesmeme, yapıştırmama yardım ettikleri ya da fikir verdikleri ya da “yazamıyorum” temalı ağlama krizlerime katlandıkları oluyor ama hayatlarından memnunlar. Dolayısıyla ben de. O ikisinin desteği olmasa kaybolup giderdim sanırım.

Otopsi ile ilgili nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Kitabın otopsi raporunu bizimle paylaşır mısınız?

Çoğunlukla beni şaşırtan, bazen sevinç bazen de hüzün duymama yol açan yorumlar alıyorum. Otopsi’yi başucu kitabı yapan, gözyaşı dökerek okuyan, her şeyi sorgulamaya başlayan, okuduktan sonra yaşamında bazı değişiklikler yapan o kadar çok okur ulaştı ki bana. Biliyorsunuz Otopsi’nin pek tanıtımı yapılmadı, göz önünde olan, göze sokulan bir kitap olmadı hiçbir zaman, kulaktan kulağa, okurdan okura dolaştı. Dürüst olayım, böyle olacağını hiç beklememiştim, Otopsi’nin bu kadar çok okunup benimseneceğini… Kendi kendime, kendim için yazdığım bir metindi. Ama şimdi geri dönüşlere bakınca o donuk ıssızlıkta yalnız olmadığımı gördüm. İyi ki.

Peki, erkekler neden okusun Otopsi’yi?

Açıkçası kimlerin okuduğu ya da okumadığı yazarın işi değil diye düşünüyorum. O okusun, bu okusun demek bana düşmez sanırım, kitap akar ve yolunu bulur. Ama şunu biliyorum; Otopsi kırık bir hayaller ülkesinden kaçan ve kendini bulmaya çabalayan bir ruhu anlatıyor. Özellikle hayalleri parçalananlar, yapmak istediklerini yapamayanlar, olmak istedikleri ya da oldukları kişiden gün geçtikçe uzaklaşanlar sevdi Otopsi’yi, en çok onlar benimsedi. Böyle bir şeyin cinsiyeti olamaz sanırım.

İlk kitaplar otobiyografiktir, denir. Özge Lena bu kitabın neresinde?

Hem her yerinde, hem de hiçbir yerinde. Bu kitap benim ruhumdan, içimden yükseldi. Dolayısıyla bana öyle yakın ki iki yılımı birlikte geçirdiğim o kadın ama aynı zamanda öylesine uzak ki…

Okuma ajandanızı okurlarımızla paylaşmanızı istesem.

Bu aralar sürekli şiir okuyorum ve şiir yazıyorum. Anna Ahmatova, Mary Ruefle, Jean Valentine, Ilya Kaminsky, Hala Alyan, Ada Limon gibi şairlere düşkünüm. Şiirin beni tedirgin eden bir yanı var, bunu seviyorum. Dışarıda pandeminin anksiyete ile el ele vererek gezdiği bu zamanlarda, şiirin yarattığı kaygan zeminlerde dolaşmak, rahat etmemek/durmamak ve bir şeye sığınmamak, tehlikeli bir türün gözlerinin içine bakmak bana iyi geliyor.

Emeğiniz, dostluğunuz, samimiyetiniz için okurlarımız adına teşekkür ederim. 

Ben de bu güzel sorularınız, ilginiz ve emeğiniz için çok teşekkür ederim hocam.

                                                                            edebiyathaber.net (16 Mart 2021)

 


 

16 Ocak 2019 Çarşamba

Nargül Delice ile Söyleşi

Nargül Delice: “Yazdıklarınız başlangıçta kutsal bir metinmiş gibi görünüyor gözünüze, kişiler de melekleri.”



Söyleşi: Münire Çalışkan Tuğ

Kitabının arka kapağında “Nargül Delice hikâyelerinde, samimiyeti hissedecek, tabiat kadar dengeli ruh haliyle hüznü, sevinci, şaşkınlığı abartısız yaşayacaksınız. Delice, insanımızı anlatırken gerçeğe sığınıp doğal kalmayı tercih ediyor. Okuru yoran süslü sözlerden, gereksiz betimlemelerden, beylik laflardan uzak duruyor. Hep taze kalacak sade ve özgün hikâyeler.” diye not düşülen Nargül Delice ile söyleştik bu sayımızda.
  • Doğrusu merak uyandıran bir tanıtım arka kapak yazısı. Böylesine merak uyandıran bir yazarı, daha yakından tanımak, yazma serüvenine ortak olmak isteriz. Bize kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Nargül Delice?
Nargül Delice her şeyden önce bir evlat, eş, anne ve anneanne. Atmışlı yıllardaköyde doğan ve okumak isteyen herkes gibi ortaokul ve liseyiyatılı okudum. Üniversiteyle yıllar sonra buluştum.  Doğudan batıya pek çok yerde Ebe – Hemşire olarak çalıştım ve ülke mozaiğini oluşturan her kültürden insan tanıdım.Çok yaşadım, çok okudum, dağarcığıma çok şey doldurdum; ancak yazmak için biraz geç kaldım galiba. Ortaokul yıllarında yazıp sonradan yaktığım dosyayı saymazsak yazmaya elli yaşımdan sonra başladım, diyebilirim. İlk öykümün adı “Minibüste” idi. Beni en çok rahatsız eden şeyleri yazarak başlamışım demek ki yazmaya. O yıl belediyenin açtığı atölyeye katıldım. Yazdığım öyküleri “Unutmak İçin Yaşadı”başlığı altında bir kitapta topladım.  İki yıl aradan sonra Saçımda Limon Çekirdekleri yayımlandı. Bu süreçte öykülerim Notos, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti,Kümbet dergilerinde;yurt içinde ve Azerbaycan’daki internet öykü sitelerinde yayımlandı.
  • Sayfaların rengi hayatımın özetidir diyen kadından, bir afişi kullanarak gençleri uyuşturucu ile tanıştıran hınzır gence, okumak isteyip de okuyamayan, çareyi intiharda bulan genç kızlara, yaşadığı travmaları yaşam boyu taşıyanlardan Kore’deki sevgiliye, kâbuslardan hayvanseverliğe, bir şirketin sadık çalışanlarının aldatıldıklarını anlayınca aldıkları intikamdan salyangoz toplayıcısı gençlere kadar pek çok konuyu dert edinip öykülerinizde işlemişsiniz. Bu konu çeşitliliği bana, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler romanındaki Nastenka’nınHayalperest’e sorduğu “Bir hikâyenizyoksa nasıl yaşıyorsunuz?” sorusunu anımsattı. Ne çok hikâyeniz varmış anlatacak. Bu konuları nerelerde, nasıl biriktirdiniz, diye sorsam.
Yazmaya yeni başlamışken kendime sınır koymadım. Birbiriyle bağıntılı olsun olmasın “beni yaz” diyen her konuda yazdım. Az önce de söylediğim gibi çok okudum, çok yaşadım, çok şey biriktirdim, bir başlık etrafında toplamak kolay olmadı.Geçen yıl Beyaz Geceler’i Riga’da yaşama şansını yakaladım. İlham perileri uçuşuyordu gökyüzünde. Rus edebiyatıyla gençlik yıllarımdan itibaren tanıştığım için hep merak ederdim oraları.Tolstoy ve Dostoyevski başka toraklarda yetişmiş olsaydı AnnaKarenina, Suç ve Ceza yinebirer başyapıt olur muydu,Çehov anlatacak bu kadar hikâye bulabilir miydi, Turgenyev’in yazdığı oyunlar böyle rağbet görür müydü, Gorki, Ana’yı yazıp bir döneme damga vurabilir miydi, Puskin’in şiirleri bir asır sonra okunur muydu, bilemiyorum. Doğduğum, yaşadığım toprakların, yaratı gücümü beslediğini düşünüyorum. Özellikle köyde doğup büyümüş olmayı ve mesleğim gereği çok farklı kültürlerle tanışmış olmayı şans olarak görüyorum.                                 
  • Öykülerinizi okuduğumda, dilini ve olay kişilerinin birbiri ile ilişkisini çok samimi, sıcak ve doğal buldum.  İsabel Allende “Öykü anlatıcılığı, kusursuz bir sevgiliye duyulanaşk gibi organik bir deneyimdir. Varlığımızı belirleyen doğal bir tutkudur.” der. Siz ne dersiniz,öyküleriniz sizin çocuklarınız mı? Öykü kişilerinizle nasıl bir duygu bağınız var?
Yazdıklarınız başlangıçta kutsal bir metinmiş gibi görünüyor gözünüze, kişiler de melekleri.Yaratı gücünüzün sınırlarını zorlayıp son noktayı koyduktan sonrası önemli. İlk okumalarınızda hatalarınızı göremeyecek kadar kör oluyorsunuz, kusursuz görünüyor her sözcük. Bunu kısa yoldan aşmada ikinci bir gözün her zaman işe yarayacağına inanıyorum.Atölyeler, okuma grupları tam da bu noktada önem kazanıyor. Öykü kişilerim her ne kadar farklı olsalar da az çok benim gibi düşünüyorlardır herhalde. Beni ayartan karakterler de vardır mutlaka.Çocuklarımı dünyadaki hiçbir şeyle kıyaslayamam.
Kitabın kapağını kaldırdığımızda “Benim Renklerim” başlıklı öykü ile karşılaşıyoruz. Renkli, cıvıl cıvıl bir öykü okumaya hazırlanırken daha ilk cümlede soğuk sesli, yılgın, yorgun sözcükler karşılıyor bizi öykünün içeriğine uygun olarak. Bir Anadolu kasabasının mekân olarak seçildiği öyküde ıssızlık, “iki dağın arasına sıkışmış bir hayat”(s.10) gibi ifadelerle, çocukluğunda yazar olmak isteyen Öğretmen Aysu’nun, hayallerini kilitli bir defter arasındaki renklere sıkıştırıp bir çınar ağacından sarkan ipin ucunda öte yakaya göçen acılı yaşamına yavaş yavaş hazırlıyorsunuz okuru. Anlatma değil, sezdirme ön plana çıkıyor sözcük ve cümlelerinizde.

  •  Daha ilk öyküden, sözcüklerle dost, onların sırrına ermiş bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Kutlarım. Bize sözcüklerle ilişkiniz, sözcüklerin anlatımdaki çok katmanlı anlamsal özellikleri ile ilgili neler söylersiniz?
            Teşekkür ederim. O, Notos’ta yayımlanan ikinci öyküm. Renkler Aysu’nun hayatındaki evrelerin simgesi. Metafor olarak kullanıp farklı bir öykü de yazabilirmişim aslında. Kısa öykülerde arada bir geri dönüşler olsa da şimdide kalıp göstererek, yaşatarak yazmak önemli. Özellikle mişli geçmiş zamana çok yer verilmesi öyküye zarar veriyor.Roman için geçerli olmayabilir bu söylediklerim. Bilmiyorum, bu belki bana ait bir özelliktir; uzun ağdalı, süslü, ahkâm kesen cümleleri okumaktan hoşlanmıyorum. Bir cümle en az kaç sözcükle kurulabilir,en doğru sözcük hangisi ona bakıyorum, böylesi, uzun yazmaktan daha zor aslında.
  • Kitaba adını veren öykünüz Saçımda Limon Çekirdekleri, gençlerin uyuşturucu batağına nasıl sürüklendiklerini merkeze alan bir öykü. Öykünün yazılış ve kitaba ad olma sürecini bizimle paylaşmanızı istesem.
Konu için,o yaşlarda pek çok gencin yaşayabileceği türden kötü bir deneyim demek daha doğru sanırım. Öyküyü, Notos’sun 56. sayısında sorulan ve 57. sayıda yayımlanan ‘Bu resmin öyküsünü yazar mısınız?’ kısmındaki fotoğraftan hareketle yazdım. 400 Darbe isimli filmden alınmıştı resim. Önce filmi izledim, ardından öyküyü kurguladım. Benim öykümün seçildiği haberini duyunca kitabım yayımlanmış kadar sevinmiştim.Ondan sonra klavyeye daha bir gayretle sarıldım.Doğal olarak kitabın adı da bu öykü oldu.
  •  Gecenin Sesi, travmalarımızın yaşamımızı nasıl biçimlendirdiğine ilişkin bir öykü. Rüyalar, kâbuslar, bizi rahat bırakmayan yaşanmışlıklar, kaçtığımız gerçeklerin bilinçaltımızda oluşturduğu o ağır yük. Bir öykü yazarı için rüya neyi ifade eder? Günlük hayat için anlatamadıklarımızı rüyaya mı sakalarız, daha mı özgür oluruz rüya yazarken?
            Rüyalar hayatımızın önemli bir kısmını oluşturuyor, onu yok sayamayız. Gerçekten de isteğinizi rahatça yazabilme imkânı veriyor.  Ancak, öyküyü yazıp rüyadan uyandı diyerek bitirmek çok sıradan sanki. Gece Sesleri’nde kötü bir rüyanın ardından yaşanan kâbus gibi dakikaları yazdım.Evet, geçmişin insan hayatını nasıl etkilediğini de görebiliriz ordaBu öykü Edebiyatist yayınevi ve dergisiyle tanışmamı sağladığı için ayrı bir önem taşıyor benim için.
  • Her toplumun yaşamında derin izler bırakan tarihsel süreçler vardır. “Yusuf” bunlardan birinden süzülüp geliyor ve sizin öykü kişiniz oluyor. Kore’ye giden Yusuf’la Iseul arasındaki aşka Iseul’ün babası, Yusuf’u sınır dışı ettirerek engel olur. Yurda dönen Yusuf evlenir, kızına Şebnem adını koyar. Şebnem, Iseul’ün Türkçe karşılığı. Öyküde çok sürpriz var okurun yüreğini titretecek. Kurgusu sağlam, içeriği zengin bir öykü Yusuf. Ne dersiniz, bir öykünün çağrısı nerden, ne zaman, nasıl gelir size? Onunla ilk karşılaşma, ilk göz göze gelme, onun sesini duyma, sizi etkisi altına alıp kendini yazdırma süreci. Bu süreci okurlarımızla paylaşmanızı istesem.
            Çoğu zaman anlık bir görüntüden ya da sesten hareketle bir cümle yazarım. Gerisi kendiliğinden gelir. Yusuf’u eşimin otuz beş yaşında ölen abisinin hikâyesinden hareketle kurguladım, ama kısacık bir öyküye sığdıramadım yazmak istediklerimi. Bugünlerde Yusuf ‘un Kore’deyken yaşadıklarını anlatan bir roman yazıyorum. Kesinlikle sıradan bir aşk hikâyesi değil. İnşallah yayımlandığında onun hakkında da söyleşiriz.
  • Pek çok toplumsal ve bireysel sorunu öykülerinize konu olarak seçiyorsunuz. Ayrılan anne- babalar, aldatma, çalışanların hak ettikleri parayı alamaması, okutulmayan kızlar, doğanın korunmaması, işten atmalar, mafyalaşma, töre cinayetleri; deprem, kanser … Size bu sorumu MarioVargasLlosa’nın Nobel konuşmasından alıntıladığım bir bölümle sormak istiyorum. Llosa’ya sorulan soruyu ben de size sorsam.

  • “ Katıldığım toplantılarda, kitap fuarlarında bana sık sık sorulan bir soru vardır. Diyorlar ki açlık, yokluk, yoksulluk kol geziyor dünyamızda; sömürücü güçlerin, insanı da doğayı da tükettiği günlerde yaşıyoruz. Bağnazlığın kör karanlığı giderek yoğunlaşıyor. Beyinler, yürekler körleşmeye, çölleşmeye uğruyor… Bu koşulların egemen olduğu bir dünyada yazmanın ne anlamı var? Kimler için yazıyorsun, yazdıkların kimlerin işine yarayacak?”
Gerçekten de berbat bir dünyada yaşıyoruz. Yazdıklarımızı okuyacak insan sayısı giderek azalıyor. Ulaşabildiğim okur, vaktini boşa harcadığını düşünmeden okusun, beğensin; sayı hiç önemli değil. Hayranlıkla okuduğum kitaplar dururken öncelikle benim kitaplarımın okunmasını beklemek hadsizlik olur zaten. Misafir olduğumuz bu dünyadan göçüp gittiğimde benden geriye bir ses, bir nefes kalsın, torunlarımın kitaplığında anneannelerinin okuduğu ve yazdığı kitaplarolsun yeter.
  • Dilek, Beyaz Bulut, Şaka Değil; izlek, kişi ve mekân olarak birbirinin devamı niteliğinde öyküler. Onların ayrı ayrı öyküler olmasının elbet bir nedeni vardır.
Dilek ile başlıyor öykü, Beyaz Bulut ve nihayet Şaka Değil ile noktalanıyor. Kurgularken yeterince uzun kurgulasam belki tek başına bir kitap bile olabilirdi. Köy yaşamını, kadın ve hayvan haklarının nasıl gasp edildiğini, Avcı Muhsin, kızı Emine ve Muhsin’in yeğeni Nergis üzerinden vermeye çalıştım. Kitap, kısa öykülerden oluşuyordu. O sebepten üç ayrı öykü oldu.
  • Beni çarpan öykülerden biri de Isırgan Otunun Kökü. Öyküyü okuyan pek çok kişi kendinden izler bulacaktır onda. Bir dönem ne çok kişi vardı siyasi sebeplerle ülkeyi terk etmek zorunda kalan ve ne olursa olsun gittiği yere kendini ait hissetmeyip geri dönme düşleri kuran, dönen, dönemeyen… Orhan’ın kazma kürek alıp tepeye çıkışı, yıllar önce iki kaya arasına sakladığı kitaplarını çıkarıp eve, ait oldukları yere getirmesi… Sanki Orhan, kitaplarını ve yasaklı geçmişini özgürleştirmek için dönmüştür yurda. Orhan için bu kadar değerli iken kitapları, bugün kitaplara değer vermeyişimizi, çok az okuyan bir toplum olmamızı nelere bağlıyorsunuz?
Benim kuşağımın ortak problemleri bunlar. Annemin korkudan bütün kitaplarımı yaktığını hatırlıyorum. Günümüzde insanlar kitaba zaman ve kaynak ayırmıyor artık. Kitap fuarlarına gelecek kadar ilgili olanlar bile vitrine bakar gibi uzaktan bakıp geçiyor stantların önünden.  Kitap bir değer olmaktan hızla uzaklaşıyor maalesef.
  • Salyangoz Evi, kitaptaki ilginç öykülerden biri. Toplumun birçok kesiminde olduğu gibi salyangoz toplayıcısı çocuklar da mafya tarafından çevrelenmiş. Masum bir okul kaçamağı gibi başlayan öykü, pek çok kurumdaki tekelleşmeyi hatırlatıyor ister istemez. Örneğin yayın dünyası. O da hızla tekelleşmeye doğru gidiyor. Genç ve yetenekli yazarlar, köşeleri tutan otoriteleri aşıp öne çıkamıyor. Tanınmadıkları için eserleri basılmıyor, yayıncılar kendilerine daha çok para kazandıracak tanınmış yazarlara yöneliyor çoğu zaman. Siz bu duvarı nasıl aştınız, zor oldu mu kitabınızla buluşmanız?
Kitap yayımlatmak hiç kolay değil. Büyük yayınevlerinin dikkatini dosyanıza çekmek nerdeyse imkânsız, ben üç dört ay bekledim, olmadı. Edebiyatist Yayın Yönetmeni Fatih Ayan’la önceden tanışmıştım. Haydarpaşa Kitap Günleri’ndeki sohbet esnasında dosyamı yayımlayabileceğini söylediğinde çok rahatladım. Yayınevleri de kendince haklı olabilir, böyle bir ortamda risk almak istemeyebilir. Tanınmış yazarlar bile eskisi kadar rağbet görmezken uğraşmak istemeyebilir isimsiz bir yazarla.
  • Kitabınız dili, işlediğiniz konular ve konuyu işleyiş biçiminiz açısından övgüye değer. Bu yönleriyle, Boris Eyhenbaum’un bir öyküden beklediklerine de denk düşüyor bana göre. Boris Eyhenbaum,“Öykü bir çelişki, bir uyum eksikliği, bir yanlışlık, bir karşıtlık, vb. üstüne kurulur.Ama yeterli değildir bu. Öyküde her şey, tıpkı fıkradaki gibi, sonuca doğru yönelir. Öykü, nişanlanan hedefi tam ucuyla ve bütün gücüyle vurması için uçaktan atılan bir mermi gibi, büyük bir hızla atılım yapmalıdır.”der. Ben, sizin öykülerinizde o atılımı gördüm. Sizi kutluyorum. Bu tadı alınca sormadan edemiyorum: Nargül Delice’nin çalışma masasında neler var? “Yusuf” dışında bize hangi sürprizleri hazırlıyor?
Sizden bunları duymak çok güzel, Yusuf roman olarak çıktıktan sonra belki bir öykü kitabı daha hayal edebilirim. Şimdi Yusuf ve Iseul’le birlikte okyanusta dalgalarla boğuşuyorum.
  • Gerek günlük yaşamınızdaki gerekse öykülerinizdeki samimiyet ve sıcaklık için, sorularımızı içtenlikle yanıtladığınız için teşekkür ederim.
Daha güzel bir dünyada yaşamak dileğiyle teşekkür ediyorum ben de.
                  (Son Gemi Dergisi- 48. Sayı- Kasım 2018)