25 Temmuz 2017 Salı

PORTAKAL KOKUSU


                                      PORTAKAL KOKUSU
                                                                 
                                                                Münire Çalışkan Tuğ
 
      Kara gözlüklü, takım elbiseli adam, kolundan kavramış, sürükler gibi götürüyordu Selami’yi. Bir yandan da  “Gözlerini ve kulaklarını açacağına burnunu açtın tazı gibi öyle mi?  Anlaşılan mideye çalıştın, görevini yapmak varken.” diye söyleniyordu.  Karanlık koridorun sonundaki kapıyı açıp içeriye hızla itti ufak tefek, çelimsiz adamı.   “Getirdim bok torbasını, biz biraz ifadesini aldık, sıra sende.” dedi içerde bekleyen iri yarı adama.
   Selami yüzüstü kapaklandı odanın ortasına. Burnunda şiddetli bir acı duydu. Düştüğü yerden kalkmak için debelenirken bir tekme indi sağ böğrüne. “Kalk!” diye bağırdı buyurgan ses. “Anlat, nasıl kaçırdın?”
    Sağ kolunu yüzüne siper ederek ürkek bakışlarla yavaşça doğruldu Selami. Burnundan akan kan ağzına doluyor,  çenesinden boynuna doğru ılık ılık akıyordu. Korkudan ve acıdan titreyerek solgun gözlerle baktı “Baba” dedikleri adama. Mırıltıyla bir şeyler söylemek istediyse de sözcükler cümleye dönüşemeden sönüp gitti, kanla dolu ağzının içinde. Bir külçe gibi yere yığıldı. Baba tüm hıncıyla tuttu ensesinden, başını kaldırdı, taş gibi yumruğunu inleyen adamın yüzüne, gözüne, kulaklarına indirmeye başladı. Bir yandan da “Ben sana gözünü ve kulağını açacaksın, demedim mi?” diye bağırıyordu.
    Sağ kulağına inen yumrukla bir anda tüm gücü kesildi, büyük ve sarsıcı bir uğultunun içinde kıvranmaya başladı. Beyninin içinde şimşekler çakıyor, acı tüm bedenine bir kılıç gibi saplanıyordu. Baba, ensesinden tutarak darbeler indirdiği adamı savurup attı duvarın dibine.  Savrulduğu yerde top gibi yığılıp kaldı genç adam.  “ Aklın başına gelsin biraz!”  deyip kapıyı gürültüyle kapattı, insan azmanı, iri yarı adam.
    Selami, ne söylenenleri duymuştu, ne de kapının gümbürtüyle kapanışını. Beynini delen bir uğultuyla, hızla dönüyordu her şey ve gözlerinin önünde uçuşan siyah noktalar.  Neden sonra yavaşlar gibi oldu dönüş, uğultu azaldı, beynine bir rahatlama yayıldı. “Gidiyorum.” diye düşündü. “Buraya kadarmış.”  Gözlerini açmayı denedi,  sağ gözü açılmıyordu. Kıpırdamaya çalıştı, beceremedi. Tavandaki ampulün cılız ışığını görünce “Yaşıyorum.” diye geçirdi içinden. Sol gözünün erişebileceği yerlere baktı. Duvarları rutubetten kararmış, penceresiz bir odadaydı. Derin bir nefes alarak çevreyi koklamaya çalıştı; göğsünün altına bir bıçak saplanır gibi oldu. Duyduğu acının şiddetiyle kapattı gözünü.
   Neden sonra, burnuna bir çay kokusu geldi, ardından çayın yerini portakal kokusu aldı. Bedeni gevşedi, sanki bütün acıları dinmişti. Portakal kokusuyla dolan ciğerleri ve gülümseyen yüzüyle kendinden geçti.
   Kendine geldiğinde, savrulduğu yerde öylece yatıyordu. Acıları ve ağrıları biraz azalmış mıydı, yoksa ona mı öyle geldi, bilemedi. Doğrulmaya çalıştı. Ağzını dolduran yumuşak, jölemsi maddeyi tükürmek istedi, yapamadı, yuttu. Eli, kolu, bacakları kıpırdamıyordu. Aralayabildiği sol gözü yine tavandaki ışığı gördü. “Ölmedim, ışığı, duvarları görüyorum, hem ölmüş olsaydım, daha öncekiler gibi, çoktan ıssız bir yere bırakılmıştım.”
    Gözünü tekrar kapattığında on altı yaşını sürdüğü günlerde buldu kendini. Gün boyu çalışıp yorulmuşlar, akşam olunca da komşularının çardağında mısır imecesinde toplanmışlardı. Ortaya boşalttıkları mısır koçanlarını soyuyor, birbirine bağlayıp çardağın duvarlarında önceden hazırlanan yerlere asıyorlardı. Şarkılar, bilmeceler, yer yer müstehcen fıkralar eşliğinde günün yorgunluğunu unutuyor, neşe içinde çalışıyorlardı. Çardağın köşesine yerleştirilen bakır semaverde demlenen çayın kokusu, köz ve duman kokusuyla harmanlanarak ortalığa yayılıyor, işin bir an önce bitmesi için güç veriyor, eller daha da hızlanıyordu.

  Yine böyle gecelerden birinde ev sahibi Ayşe Kadın’ın otuz yaşlarındaki dul kızı Münevver, Selami’ye gizlice göz kırparak, “ Hadi Selami, ne o öyle, kadın gibi mısır soyuyorsun, gel çay servisini yapalım.” diyerek onu kolundan tutup içeriye çekmişti. Mutfak masasının üzerinde, soyulmuş, dilimlenmiş ve tabaklara yerleştirilmiş portakallar duruyordu. Münevver, çapkın bakışlarla Selami’nin eline portakal tabaklarını tutuşturmakla kalmamış, portakal kokulu parmaklarını da dayamıştı onun burnuna. “ Kokla, bak, nasıl güzel kokuyor!”  Selami neye uğradığını şaşırmıştı.  Bir anda nefesi kesilmiş, damarlarından kanı çekilir gibi olmuş, bulunduğu yere yığılıvermekten  korkmuştu.
    “Onları çardağa götür, yine gel!” dedi Münevver. Selami tekrar içeri geldiğinde,  bir dilim portakalı dudaklarının arasına yerleştirmiş, “Yarısı senin.” der gibi başını ileriye uzatmış bekliyordu. Selami ne yapacağını bilememiş, öylece kalakalmıştı. Münevver hızla ileriye atılmış, onu kendine çekmiş, dudaklarından öpmüştü. Alev kızılına dönen kulağına eğilerek, “Gece seni serende bekliyorum, şimdi git, kimse bir şey anlamasın.” diyerek çay bardaklarını koyduğu tepsiyi eline tutuşturmuştu.
    Canlanan bu anıyla güç bulduğunu sandı Selami. Sol gözünü yine açtı. Sarı, cılız ışık, ıslak ve nemli duvarlardan başka bir şey göremedi. Başını oynatmaya çalıştı, derin bir nefes aldı, ne portakal kokusu vardı, ne de semaverde demlenen çay.
  “ Ah Münevver!” diye geçirdi içinden. “Sen o adamla kaçıp gitmeseydin, ben de seni bulmak için bu koca kente gelmez, onun karanlıklarında kaybolmazdım. Bak ne haldeyim şimdi, portakal kokulu parmaklarının ardına düşüp öldüm ben.”
   Kesik kesik inlemeye başladı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ergenliğinin masumiyetine değen, onu peşine takıp sürükleyen portakal kokulu anılardaki görüntüler, kim olduğunu tam bilmediği, kendilerine “Baba, abi” dedikleri adamların verdiği gizli görevlerle izlediği, dinlediği kişilerin görüntülerine karıştı.
    Baba’ya getirilen rapor işe yararsa iyi para görürdü cebi, bir de işler yolunda gitmezse, kimse aç mı, tok mu olduğunu sormazdı bile. Verdiği bilgilerle ne çok insanın canını yaktığını düşünmemişti bu güne kadar, o sadece emirleri uygulamış, karnını doyurmuştu. Bir de hep Münevver’i aramıştı sokak sokak.
   “ Gözünü ve kulağını iyi aç, işin sonuna geldik, bunu da hallet, bir daha böyle görevler vermeyeceğim sana, anlayacağın terfi edeceksin.” demişti Baba.
   Aldığı görevle önce genç adamın evinin önünde beklemiş, sonra da ardına düşmüştü Selami. Aynı durakta beklemişler, aynı otobüse binmişlerdi. Genç adam otobüsteki boş yere oturmamış, Selami’ye işaret etmiş, kendisi de onun yanı başında ayakta durmuştu. Her şey yolundaydı, nereye gittiğini, kiminle buluşup görüştüğünü görebilecek,  Baba’ya anlatacaktı. Çapraz koltukta oturan orta yaşlı kadın o portakalı soyup yanındaki küçük çocuğa dilimleri uzatmasa, portakalı soyduğu parmaklarını burnuna götürüp koklamasa bunların hiçbiri olmayacaktı. Onlara daldığı için genç adamın otobüsten indiğini görmemiş, izini kaybetmişti.
   Kapının açılmasıyla irkildi. Sert adımlar yaklaştı, böğrüne dayanıp silkeledi. İnledi Selami. “Yaşıyor, akşam kararınca arabaya koyar, öncekileri bıraktığınız yere bırakırsınız.” dedi Baba yanındakilere. Sonra Selami’ye gözdağı vermek ister gibi  “ Konuşursa başına gelecekleri biliyor, ötenlerin hepsini eşek cennetine göndermedik mi?”
  “Demek öldürmeyecekler. Konuşmak mı, canımı kurtarayım yeter” diye geçirdi içinden. Kapı kapanınca sık sık gördüğü rüyayı anımsadı. Rüyasında keçi kılığında sarp kayalıklara tırmanır, ağaçların yeni sürgünlerini bir bir koparıp yerdi. Cesurdu, bir tehlike sezdi mi kulaklarını iki yana açar, kendini bulunduğu yara sabitler, gözlerini diker, nefes bile almadan dakikalarca çevreyi incelerdi. Kayalar ayaklarının altında parçalanırken rüya değişir, Selami insana dönüşürdü. İnsana dönüşür dönüşmez, onlarca kulak kendinden ayrılır, her yana saçılırdı. Duvarlar, otobüs durakları, fabrika çıkışları, pastane önleri onun kulaklarıyla dolardı. Onları toplayıp yerine takmak istediğinde, kulaklar zıplayarak kendinden kaçar, değdikleri yerlerde kocaman kan damlaları bırakarak uzaklaşırdı.  Selami bir türlü yakalayamazdı kulaklarını.
    Kulak yerlerinde açılan boşluklardan giren sesler beynini yakar, gözlerini zorlar, önce göz bebekleri dışarı fırlar, havada uçuşarak kulaklara yetişirdi. Sonra gözlerinin beyazı akardı.  Yanaklarından süzülen beyazlar, ayaklarının ucuna iner, Selami yürüdükçe, ardında beyaz bir çizgi oluşur, akan gözlerin yerinde kocaman iki çukur açılırdı.
    Selami’nin keçi olmak hoşuna giderdi, ama hemen arkasından kâbusa dönüşen bu rüya onu çok korkuturdu. Kan ter içinde uyandığında gözlerini ve kulaklarını yerli yerinde görünce rahatlardı. Şimdi, acılar içinde, kendisini alıp götürecek ve ıssız bir yere bırakıp uzaklaşacak arabayı beklerken o rüyada olmayı ne çok isterdi.

                                        






ASFALT NECLA

                                                     

                                                           
                                                          
                                                               ASFALT NECLA
                                                                                        
    Yıllardır, alışılanın tersine,  kadın görünümlü bir korkuluk duruyordu asfalt yolun kenarındaki salaş kulübenin bahçesinde. Şimdiye kadar bilinen korkuluklar;  giydirilen pantolon, ceket ve başına kondurulan şapka ile hep erkek figürüydü.  Toprakla bütünleşmiş görüntülerini, ellerinin devinimini, onlar ekip dikerken kimi bir ağaç dalından, kimi de bir tümseğin üzerinden izledikleri, neşeli ötüşleriyle çalışmasına eşlik ettikleri bir kadının korkuluk biçimine girmiş halinden korkar mıydı bahçeye dadanan kuşlar?  Hoş erkeklerden de korkmuyorlardı ya. Kimi zaman tepesine, kimi de iki yana açılan kollarına konar, dikkatli bakışlarla çevreyi taradıktan sonra, ona meydan okurcasına, kuyruklarını aşağıya eğip korkuluğun denk gelen yerine kakasını yapar, hızla ağarlardı domateslerin, fasulyelerin, kabakların arasına.
   Çevresi;  yer yer çürüyüp yosun bağlamış, rengi kararmış, sivriltilmiş uçlarına konserve, salça kutuları ve yumurta kabukları geçirilmiş tahta parçalarıyla sarılmış bahçedeki kadın taklidi korkuluk,  beyaz başörtüsü ve çorapları, divitin kumaştan çiçekli elbisesi, elbisenin üzerine geçirilmiş uzun hırkası, giysilerin içindeki bedeni simgeleyen ağaç aksamı ile bekliyor yolun kenarında. Sırtını yüksek dağlara dayayıp eteklerini denize uzatmış bu sahil kasabasında kamyonlar geçiyor asfalt yoldan.  Kimi sağa, kimi sola giden, kimi demir yüklü olduklarından ağır ağır, kimi de yükünü henüz almadığından hızlı kamyonlar, kulübenin önünden geçerken korkuluğu selamlar gibi yavaşlayıp sonra yollarına devam ediyorlar. Hani uğrak yerleri vardır yol kenarlarında, orada mutlaka durulur,  bir çay içilir,  biraz soluklanılır,  oraya özgü lezzetler tadılır, onun gibi bir şey işte. Şehir kaçkını, yorgun ve küskün korkuluk, saplandığı toprağa tutunmaya çalışırken, kol niyetine uzanan ağaç aksama geçirilen çantasıyla bir yandan da gitmeye, yoldan geçen kamyonlara atlamaya hazır bir yolcu gibi bekliyor yolun kenarında. Bir korna, bir el hareketi, belki de sırıtkan bir gülüştü beklediği.
  Korkulukla özdeşleşen bir kadın olmak, kim bilir belki de, badireler atlatmak, korkularla yüzleşmek demektir. Korkutmak için korkuları aşmak, rüzgârlara, fırtınalara direnmek, yağmurda ıslanıp ayazda titremek, bütün bunların üstesinden gelebilmek için de kendi kendine şarkılar, türküler söylemek.  Ya da korkularını kâbusların kucağından kurtarıp hayatta kalabilmek, bir dillim ekmek ve çocuklarının okul masraflarını çıkarabilmek için, yoldan gelen geçeni selamlamak, aç bir çağrıya uyup dağ yamaçlarında ağaç diplerine yatırdığın bedenini hoyrat ellere teslim etmek. Sonrası içki ve sigara kokan nefesleler, yağlı vücutlar, aceleci, iş bitirici devinimler; yıpranmış, kenarları yırtılmış, kirli paralar…
  Sabun kokulu iç çamaşırlarını, beyaz çoraplarını, kendisiyle neredeyse bütünleşmiş siyah eteğini, kalçalarından aşağıya kadar sarkan, rengi değişse de modeli hiç değişmeyen hırkasını giydi Necla.  Çantasını koluna taktı. Kulübenin kapısını açtı.  Yorgun bedeni, pörsümüş derisi, bir parantezi andıran bacakları, kısacak saçlarıyla kapıda durdu.  Işıltısını çoktan yitiren gözleriyle önce yola baktı uzun uzun, ardından toprağın üstünde yatan korkuluğa.       ” Bu korkuluktan tek farkım nefes alıp veren bir bedene sahip olmam. Onun da benimkiler gibi eklemlerinden gıcırtılar geliyor, o da acı çekiyor. Kolay mı bu kadar yağmura, soğuğa, rüzgâra dayanmak, düşüp düşüp yeniden ayağa kalkmak.” diye düşündü. Yorgun bedenini sürüyerek korkuluğun yanına geldi, onu doğrultup toprağa dikti. Dibine koyduğu taşı ayağıyla sıkıştırdı. Hırkasını, sol kola astığı çantayı düzeltti.  Sağ kolunu her zamanki gibi yukarıya kaldırıp sabitledi. Bu kol “ Buradayım, hazırım.” demekti. Sonra uzun uzun izledi eserini. Onun kaygısız ve korkusuz duruşuna özendi, kendi vücudundaki morlukları onarmak istercesine dokundu ahşabın nemli yosunlarına. “Şanslısın” dedi. “ Senin kollarına kuşlar konup cıvıldaşıyor gün boyu, benimse üstümde kocaman göbekli adamlar tepiniyor, hoyrat elleriyle kanatıyorlar bedenimi. Köpeğe kemik atar gibi yüzüme fırlatılan kirli paralar onların vicdanını rahatlatırken ben çürüyorum günden güne. Korkuluk bile olmayacak benden geriye kalandan.”
  Necla düşüncelere dalmışken Vuruzat’ın yüklü kamyonu göründü asfalt yolda. Toparlandı, ayağa kaldırdığı korkuluğu yatırıp bahçe kapısına çıktı. Bekletmeye gelmezdi Vuruzat’ı.  Hep aceleci ve asabiydi. Karısıyla kavgalarının acısını kendisinden çıkarırdı çoğu zaman. Kapı olarak kullandığı çalıları kenara çekip yavaşlayan kamyona atladı. Gaza bastı Vuruzat. Kasabanın dışına çıkınca kamyonu kenara çekip durdu. Necla’yı kolundan tutup sürükledi çalılıkların içine.  Çalıların arasındaki fareler ve kertenkeleler biraz sonra Necla’nın bacaklarından akacak taze hücreli, sümüksü sıvıyı koklamanın hazzıyla kaçışıp beklemeye başladılar.
   Vuruzat, araba yağına bulanmış pantolonunu indirdi. Kocaman göbeğinin üstüne çektiği kirli atletiyle abandı Necla’nın üzerine. Nefesi sigara ve içki kokuyordu. Hiç fırçalamadığı dişleri sapsarıydı. Dipleri kapkara tırnaklarını Necla’nın etine daldırıp daldırıp çıkarıyor, ama bedeni bir türlü uyanmıyordu. Sinirlendi. “ Kart karı, bu ne hal lan, köpek bile uyanmaz bu vücut karşısında, kıpırda biraz!” diye bağırdı. Necla, girişimleri sonuç vermeyince alttan almaya, Vuruzat’ı sakinleştirmeye çalıştı.  “ Gerginsin, para da verme bu sefer,  başka zaman…”  dediğinde, Vuruzat, bedeninin işlevsizliğinin tüm hıncını ondan çıkarmak ve adının hakkını vermek istercesine Necla’ya vurmaya başladı. Necla uzanmış, acılar içinde kıvranırken çalıların içindeki soda şişesi çarptı Vuruzat’ın gözüne. Hızla kalktı Necala’nın üzerinden, şişeyi aldı. Mademki onun bedenini uyandıramıyordu bu kart karı, o ne yapacağını bilirdi.
  Necla kanlar içinde yatarken Vuruzat pantolonunu giydi, bir sigara yaktı. Sendeleye sendeleye yola indi. Kamyona binip gaza bastı. Hırıltıyla uzaklaştı kamyon. Necla kamyonun uzaklaştığını anlayınca zorlukla toparlandı. Bacaklarından kanlar sızıyordu, Düşe kalka asfaltın kenarına geldi, oracıkta bayılıp kaldı. Yılların Asfalt Necla’sı yolun kenarında, kendini görüp kurtaracak birilerinin olup olmadığını bilmeden kanamaya devam ederken, fareler ve böcekler Necla’nın toprağa sızan kanını koklamaya başlamıştı çoktan.
  Şeref çocuğu ve karısıyla kayınvalidesinden dönüyordu. Yolun kenarında kanlar içinde yatan Asfalt Necla’yı gördü. Önce ikirciklendi durup durmamakta. Arka koltukta oğluyla oturan karısına baktı, onun yüzündeki ifadeden karısının da gördüğünü, yardım etmek istediğini anladı, ama oğlunun bu manzarayı görmesini istemediği için yola devam etti.  Eve gelip karısını ve çocuğunu indirdi. ” Siz geçin eve, gelirim ben.” deyip geri döndü. Fatma sevgiyle baktı Asfalt Necla’yı kurtarmak umuduyla geri dönen kocasına.
   Kimseye zararı yoktu Asfalt Necla’nın. Üstelik ilkeli çalışır, kasabadan hiçbir erkeği kendine yaklaştırmazdı. Kasabanın kadınlarının sigortası gibiydi.  İlk zamanlarda kendisine yaklaşma girişiminde bulunanlara “Eşlerinize sizi şikâyet ederim, benden uzak durun, hatta buralarda sizi başkalarıyla da görsem susmam, bilirsiniz bu işlere soyunanın kulakları delik olur, duymayacakları, görmeyecekleri olmaz” der, erkeklere korku salarken kadınların içine serin sular serperdi. Belki de burada tutunabilmesini, kimsenin ona karışmamasını böyle sağlamış, işini rahat yapabilmek için kendisine zemin hazırlamıştı. Yaşı kaçtı, nereden gelmişti, kocası yok muydu, kimse bilmezdi. İstanbul’da üniversite okuyan bir kızının olduğu, onun da buraya hiç gelmediği, hatta kızına, ölse bile cenazesine gelmemesini tembih ettiği söyleniyordu. Ortalıktan kaybolduğu günlerde, iş tuttuğu kamyonculardan biriyle kızını ziyarete gittiği söylenir, çok geçmeden geri dönerdi.
  Şeref, asfalt kenarında kanlar içinde yatan kadının nefes aldığını anlayınca sevindi. Onu arka koltuğa yatırıp hastaneye geldi. Kasabada herkes Asfalt Necla’yı tanıdığı, bildiği için hastanedekiler Şeref’e fazla bir şey sormadan işe koyuldular.  Doktor, çok kan kaybettiğini, kurtulmasının mucize olacağını söyledi. Yoğun bakıma alınıp tedaviye başlandı. İşlemler tamamlandıktan sonra hastaneden ayrılan Şeref, kendisini bekleyen karısına ve oğluna dönmek için yola çıktı.
   Asfalt Necla’yı o günden sonra gören olmadı. İstanbul’daki kızının yayına gittiğini söyleyen de vardı, kendisine çalışacak başka bir yer bulduğunu söyleyen de. Yoldan geçen kamyonculardan bazıları bir süre daha kulübenin önünden geçerken yavaşlayıp korna çaldı, içeriden çıkan olmayınca gaza basıp uzaklaştılar. Sonra kornalar da kesildi. Kulübenin bahçesindeki korkuluk cılız otların arasında yere uzanmış öylece yatıyordu.

                   

.

                                                                Yeni E dergisi Haziran 2017 (8. Sayı)


  

  

2 Mayıs 2017 Salı

SENİN İÇİN SÖZCÜKLER BİRİKTİRDİM


                                          SENİN İÇİN SÖZCÜKLER BİRİKTİRDİM

                                                                                              Münire Çalışkan Tuğ

    “Senin için sözcükler biriktirdim” dedi adam kadının alev alev yanan gözlerinin içine bakarak. Aşka, paylaşıma, mutluluğa yelken açan sözcükler. Her birini yüreğime işledim nakış nakış.  Dilimden değil, yüreğimden akacaklar sana bundan böyle. Var mısın, şimdi dağıtalım onları tüm evrene.

 Bak, elini tutuyorum işte. Bu ateş. Benliğimizin çıra- kibrit  buluşması, birlikte eriyip tek beden olma hali.”

  Adam cebinden çıkardığı ateşi,  kıyıya vuran dalgaların ayaklarını okşadığı denize savurdu.

“Balıklara, denizkızlarına armağanımız olsun. Nasıl olsa bizdeki artık sönmeyecek.” 

  “Canından olma pahasına çaldığı ateşi halka armağan eden Promete’yi anımsattın bana, dedi kadın, Promete’nin  bedeni kayalıklarda kartal gagalarıyla inlerken Zeus içkisini yudumluyordu Olimpos’ta. Hiç pişman olmadı Promete, ateşi insanlığa armağan ettiği için.”

   Tenlerini saran ateşle, denizdeki dalgalanmayı, yanmayı, kaynamayı izlediler birlikte. Şenliğe durdu mavi patiska. Köpük köpük kabardı deniz, dalgalar birbirine sarılıp okşadı sahili. Balıklar zıplayıp yuttu ateşi, denizkızları dansa durdu yüreklerine düşen korla.  

  Tekrar cebine daldırdı adam elini. Bir sözcük daha çıkardı.

 “ Bu aşk. Onu rüzgâra bırakalım istiyorum. Dağılsın her yana. Dağlara, ovalara, denize, gökyüzüne.  Kimin yanından geçerse girsin yüreğine. Bir büyü gibi yayılsın her yana.”

  Adam parmaklarının arasında tuttuğu aşkı öptü, nefesiyle üfleyip rüzgâra saldı. Aşk döne döne yükseldi. Kimi denizin üstünden geçip balıklara, kimi kuşlara, kimi de insanlara fısıldadı taşıdığı emanetin sırrını. Bitmez bir yolculukta hiç yorulmadı rüzgâr aşkı taşımaktan.

“ Bu da şarkılar.”  dedi adam, cebinden çıkardığı sözcüğü gösterirken. Sonra kadının kulağına fısıldadı şarkıyı. Adamın gözlerinde kayboldu kadın, kadının gözlerinde kayboldu adam. Damarlarındaki kanın ılık ılık akışını, kalp atışlarının hızlandığını hissettiler.

 “Onu kuşlara verelim. Gece gündüz mırıldasınlar umudu, direnci, aşkı. Biz şarkımızı söylerken başkaları da buluşsun kendi şarkılarıyla.”

    Denizin üstünde uçan martının gagasına kondurdu şarkıyı adam. Martı dağıttı şarkıyı gagadan gagaya. Kulaktan kulağa ulaştı şarkı. Adamla kadın dans etmeye başladı sahilde. Çılgınca, ölesiye, doyasıya. Deniz sıcak sıcak okşadı ayaklarını, rüzgâr saçlarını dağıttı, kuşlar aşk şarkıları fısıldadı kulaklarına. Karşı kayalıklarda inleyen Promete’nin acıları dindi.

                                         

   Günlerdir, içi titreyerek okuduğu, bitmesini istemediği kitabın bu son sayfasını tekrar tekrar okudu kadın.  Kapatıp dizlerinin üstüne koydu, dirseklerini kitaba dayayıp yüzünü avuçlarının arasına aldı. Bir deniz kenarı hayal etti, kocasının kollarında erimek istedi dans ederken. Kuşlar şarkılar fısıldasın, rüzgâr aşkla okşasın istedi tenini. Dışarıya kulak kabarttı. Ne kuşlar şarkı söylüyordu, ne de rüzgârın uğultusu vardı. Soğuk bir ürperti bütün bedenini dolaştı, üşüyordu.

    Başını kaldırıp odayı taradı. Kocasının yatmadan önce çıkarıp sandalyenin üzerine gelişigüzel attığı pantolonuna ilişti gözü. Kalktı, ceplerini yokladı. Birkaç metal para, tütün artıkları, kullanılmış bir selpak ve birkaç şans oyunu kuponundan başka hiçbir şey bulamadı. Pantolonu yerine bıraktı. Gecenin sessizliğini dinledi bir süre daha. Yatak odasından kocasının horultuları geliyordu.

  Kitabı tekrar eline aldı, birkaç defa baştan sona göz gezdirdi. Bazı bölümleri tekrar okudu. Bittiğine üzüldü, kendini terkedilmiş gibi hissetti. Gözlerini kapattı, kitaptaki adamı hayal etti, sözcükleri onunla birlikte dağıtmak isterdi.  Elini tutmak,  onunla dans etmek, yanmak istedi. Rüzgârda uçuşan, martıların gagalarına ilişen, denize karışan sözcükler canlandı gözünde. Kimisi bir dalganın koynunda salınırken, kimisi de ağacın dalına konan kuşun gagasındaki ötüşte çınlıyordu. Hayatı bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden.  Kocası ona hiç aşkla bakmamış, yüreğini titretecek sözler söylememişti. Oysa nasıl da ihtiyacı vardı güzel sözlerle okşanmaya.

 “ Okuduklarımdan çok mu etkileniyorum, okudukça mutsuz mu oluyorum?” dedi kendi kendine. Hayır, yapamazdı okumadan. Bir tek kitaplarda buluyordu mutluluğu. Kitabı, bir sevgilinin tenini okşar gibi kavradı, vitrindeki diğer kitapların arasına özenle yerleştirip yatak odasına geçti. Kocasını uyandırmadan yatmalıydı. Şimdi dayanamazdı onun kendisinden görevmiş gibi beklediklerine. Hem kitaptaki aşkın atmosferinden çıkıp kaba dokunuşlara tahammül edemezdi. Yorganı yavaşça kaldırıp sessizce girdi yatağa. Kocası horlamaya devam ediyordu. Uyanmadığına sevindi. Uzun süre döndü yatakta. Düşler kurdu, okuduğu kitaptan sahneler canlandı gözlerinin önünde.

   Uyku ile uyanıklık arasında yorganın bir ucunun kaldırıldığını hisseder gibi oldu. Nefesini tutup bekledi. Bir daha kıpırdadı yorgan. Gözlerine inanamadı. Onu bu kadar yakışıklı hayal etmemişti kitabı okurken.  Sağ işaret parmağını dudaklarına bastırmış “ hişt!” diyordu. “Biliyorum beni bekliyorsun, seni almaya geldim, senin için cebimde sözcükler biriktirdim. Sahile inip onları birlikte dağıtalım tüm evrene.”
                                                                   SonGemi
                                                                Nisan 2017

 

28 Mart 2017 Salı

MASALINDAN GÖÇEN KUŞ



        Masalından Göçen Kuş | Münire Çalışkan Tuğ


Hanife Altun, Notabene yayınlarından çıkan ilk kitabı Masalından Göçen Kuş’ta alışılmışın dışında bir otobiyografiyle açıyor bize dünyasını. Öyküleştirilmiş biyografi hayli özgün ve ilgi çekici. “Çok seviyor, tekerleği olup motoru olmayan şeyleri. Tersini pek değil, Çok seviyor, ağacı, toprağı, yolun yokuşunu, mevsimin kışını. (Kafiye olsun diye demiyor.) Çok seviyor insanları. (İlle de başkaldıranları!) Tersine üzülüyor…” Süregelen cümlelerle bizi öykü dünyasına girmeye hazırlıyor. Sonrasında obur bir merakla çeviriyorsunuz sayfaları.
Üç ayrı bölüme ayrılmış olan öykülerin bölüm başı yazıları da ayrıca dikkate değer. Öyküler üç bölüme ayrılmışsa da bölümler ince bir kurguyla birbirine bağlanmış, birbiriyle ilintili kılınmış.
Çocukluk travmalarımız, korkularımız, ölüm acıları; öfkeli kocalar, kocalarını aldatan kadınlar, öç alma duygusu biriktiren çocuklar, deliren kadınlar, adamlar ve dahası… Kitap boyu bize eşlik edecek izlekler.
Kitabın ilk öyküsü Salçalı Ekmek’te elinde bir dilim salçalı ekmek, zamansız düşen çocuğa ve onunla eş zamanlı olarak üşüyen ve gitmekte direten bir kadına sesleniyor, Hanife Altun’un, sesini emanet ettiği anlatıcı:
“Çocuk. Salçalı ekmek yiyor çocuk… Düştüm diye ağlanmaz çocuk. Kalk. Düşmek: Öğrenmek. Bize daha yara gerek. Çocuk. Elinde ekmek. Ekmeğin üstünde salça, salçanın üstünde karınca…” Bu sesleniş şefkatli bir anne eli olup okşuyor, dünyanın dört bir yanında çocukluğunu yaşayamadan düşenlerin yaralarını. Kadına seslenişindeki duyguysa, çocuğa seslenişteki duyguyla tezat oluşturan bir tonda işitiliyor. “Gece. Işığı söndürülmüş zaman. Ne gecenin hayrı, ne gündüzün şerri; yeğdir bize. Şimdi otur. Akrep de, yelkovan da hayatın üstünde. Hayatı kim sakladı bir kalbin içine? Kim mahkûm etti onu düzenli bir ritme? Sekte=ölüm. Vakit, kalmak şimdi, daha karlar yağacak. Bir sağanakla yetinmek mi? Saçma!”
Dede’de, içimize işleyen kokular ve onlarla gelen anılar sarıp sarmalıyor bizi. “Bazı anıların kayıtları kokuyla mıhlanmıştır zihnimize. Bir koku duyarsın ve şarkının da dediği gibi, gelir anılardan bir davet, çocukluğun canlanır,” cümlelerinin ardına takılıp bir yanınız öyküde, diğer yanınız, geçmişten burnunuza gelen kokuların sarmalında, hangi zamanda olduğunuzu anlayamadan yol alıyorsunuz satırlar arasında. Yazı silikleşiyor, çocukluk günlerinizin kokuları sayfalar arasından buram buram yükselirken, siz dedenizin şapkasını ya da bastonunu kapıp kaçıyorsunuz yeni bir dede- torun oyununun neşesi içinde.
Acılar erken büyütür çocukları. Bir oyunda koşarken ayağına takılan taşla düştüğünde, kanayan dizinin acısına ağlamak varken, annesinin yaralarını görüyor çocuklar. Unutuyor dizinin acısını, parmağını bastırıyor annesinin kanayan yarasına. Çünkü, “Anneler ağlayınca güvendiği dallar elinde kalıyor çocukların.” (Babamın Evi)
Kimi zaman, düşlerimize kaçıp ardımızda telaşlı arayışlar bırakarak kayboluruz. Gizlendiğimiz yerde,  “ Nasıl kıymete bindim. Niye daha önce düşünmedim? Alıp başını giden her zaman böyle kıymetli midir? Kaçan hep kovalanır mı?” diye sorup yine kendi yanıtlarımızı bulmaya çalışırken gözlerimizin önünden elma ve horoz şekeri yüklü, camdan bir el arabası geçer, dilimiz birkaç tur atar ağzımızın içinde, çepeçevre dudaklarımızı yalarız. Alabildiğine sessiz oluruz o kaçıp saklandığımız yerde, ele geçmemek, büyünün bozulmaması, gerçeğe dönmemek için. “Kayıp” öyküsünün satırları arasında gezinirken bir de bakmışız biz de saklanıvermişiz çocukluğumuzun oyunlarından birine. Hişt, kimse duymasın dolabın içinde olduğumuzu.
Anımsamak istemediğimiz, ama yakamızı bir türlü bırakmayan anılar çalar sık sık kapımızı. Peşimizi bıraksınlar, aklımızın yakasından ellerini çeksinler isteriz, ama öyle olmaz çoğu zaman. “Her yanım ses, her yanım kulak… Anılar sevimsiz ve soğuk. Nüvel Baba başlıklı öykü, böyle soğuk bir anının ardına takıp sürüklüyor bizi. Elimiz ayağımız buz kesse de sürüyoruz izi. Yolumuz yetiştirme yurtlarına,  koruyucu annelere, çocuk gelinlere, ensestin açtığı yaralara uzanıyor. Ellerimizi nefesimizle ısıtmaya çalışsak da yürek üşümeniz geçmiyor bir türlü.
Nüvel Baba’nın ardından, çocukluk travmalarının delirttiği, parçaladığı insanların yaşamı çıkıyor karşımıza Aklımda Uyuyan Kadınlar’da. Yaralı bir çocukluk, hasta bir geleceğe gebedir, demekten kendimizi alamıyor ve Beni Almaya Gelecekler’i okumaya başlıyoruz. Kendisini ve annesini çok döven babadan kurtulmaya çalışırken anne acısı yaşayan çocukla bekliyoruz camın önünde, onu ve bizi almaya gelecek olanları. Bir yandan da gözümüz, kulağımız,  Meryem’in teninde Nurcan’ın ömürlük yasını tutan Hasan’da. “Nurcan Saçlarını Kısacık Kestirmiş Anne”
Yalnız yaşayan bir öğretmenin çocukluğu ile ilgili anne yaraları çıkıyor sonra karşınıza Saçları Annem Gibi Mi Kokar başlıklı öyküyle. Anlatıcıyla kulak kesilip dinliyoruz, üst katta oğlu ile yaşayan kadının evinden gelen sesleri.
Aşağı Tükürsem Bıyık, Yukarı Tükürsem Sakal adlı öykü, aklı kendine yük edinmekten caymış bir insanın gözünden aklın “değerini” aktarıyor okuyucuya. “Kaç saat oldu bilmiyorum. Toplam çuval sayısının kaç olduğunu bilmediğim gibi. Ne yaptığımı ve neden yaptığımı biliyorum. Bundan eminim. Orada bir sıkıntı yok. Hangilerinin çuvala girmesi, hangilerinin denize atılması gerektiğine, neye göre mi karar veriyorum? Keyfime göre. Keyfim tartışmaya açık değildir.” Bu öyküde sakal ve bıyığın yer değiştirme gerekçesini anlamak için biraz dikkat etmek, hatta belki de bu küçük oyunu açık eden ipucunu keşfetmek için ikinci bir okuma yapmak bile gerekebilir.
Yap-boz hayatlar, mutfak tezgâhının üzerine sıraladığı rengârenk reçel kavanozları ile mutluluğun resmini yapan kadınlar, Taksici Recep’in karısı Cemile, Mutluluğun Resmi başlıklı öyküyle yaşamlarına ortak olmamızı bekliyor bizden.
Kitaptaki en ilginç öykülerden biri de “Annem Evde mi?” başlıklı öykü. Öykü neredeyse baştan sona soru cümleleriyle ilerliyor. Başlığı da bir soru cümlesi zaten. “Oğlanın gözleri var mı? Ya babanın izleri? Onlar göğsümde, baldırımda mı? Hala mosmor mu? Ben kadın. İçimde ne var? Babamdan arta kalan şeyler mi? Neler?” gibi sorular bizi öyküdeki olayın derinliklerine, karanlıklarına çekiyor. Bu anlatım biçimiyle, iç dünyada yapılan psikolojik bir kazı çıkıyor ortaya. Adeta bir saklambaç oyununda sobeleniyor baba.
Kitaba adını veren “Masalından Göçen Kuş”ta sorular ve yanıtlar birlikte ilerliyor. Sonra susmanın dili giriyor devreye. Dünyada su götürmez acıların olduğunu, cevaplar çalındığında, dünyanın kör bir kuyuda uyuyan mavi bir küreden başka bir anlamının olmadığını, bir çöp kibritin aklı yakıp her şeyi yok ettiğini anlatıyor bize yazar, imgenin gücünü kullanarak. Ayrıca, anlatımdaki duyular arası aktarmalar da imgenin gücünü artırıyor: “Bütün gözler kördü, görmek kulaklara kaldı. Kulaklar gördü, su uyudu, dil sustu.”  Bu imgesel anlatım Sarhoş Kavak’ta da devam ediyor: “Bak sen yine şu kavağın sarhoş raksına. Sebepsiz, rüzgârsız, şuursuz bir sallanma hali dallarında, sarhoş değil de ya ne bu kavaklar?” diye sorduktan sonra, “Geceden kalmışlıklarına bir sabah arama telaşıyla uyanmış gibiler.” biçiminde pekiştiriyor imgeyi.
Masalından Göçen Kuş, bazı içerikler ve ayrıntılarla örneklediğim bu öykülerden oluşmuyor sadece. Daha pek çok öykü sizi bekliyor okumanız için. Kitabın son öyküsünden hareketle diyorum ki, “Bakın parmaklarınıza, belki suç ortağınızdır onlar da.  Kimi zaman işaret edip ötekileştirerek, kimi zaman da ses çıkarmayarak. “Elin Vebali Parmağın Boynuna“dır belki de.
Münire Çalışkan Tuğ – edebiyathaber.net (28 Mart 2017)


14 Mart 2017 Salı

İSTANBUL KIRMIZISI


                         İSTANBUL KIRMIZISI –Ferzan Özpetek

        Güneşin doğumu ve batımı, denizden gelip geçen vapurlar, gemiler, denizin üstünde uçuşan martılar; ara sokaklarda yaşama savaşı veren, kimi de bu savaşı kaybeden, bir çarpışma ile, çöplerden topladığı kağıtlar havada uçuşurken çöp toplama aracının dibine düşen  yoksullar…
 
   Ülkesinde yaşanan acıları ve içindeki çığlığı, karmaşayı romana, heykele, filme dönüştürerek susturmaya, kendini sağaltmaya çalışan sanatçılar… Karısına aşık olan adam, bunu açık açık dile getirdiğinde ne onu ne de karısını dövmeden, bıçaklamadan, öldürmeden sorunu çözümleyebilen kocalar,  dinlediği bir anının büyüsüne kapılıp boğazın sularına kendini bırakarak karşıya geçmenin büyüsünü tatmak isteye insanlar…

     Köylerinden göçmek zorunda olan insanların sıkıntıları, onlara yardım elini uzatan duyarlı kişiler, yıllardır Galatasaray lisesi önünde oturma eylemleri yaparak kayıp çocuklarını arayan anneler ve daha nice yönleriyle yaşayan, nefes alan, insanın gözüne, kulağına, ruhuna dolan İstanbul.

    Ferzan Özpetek’in İstanbul Kırmızısı filminden söz ediyorum. Kocaeli’nde uzun süredir nitelikli bir film izleyememiş olmanın yoksunluğuna iyi geldi İstanbul Kırmızısı. Kan yoktu, kin yoktu, vıcık vıcık aşklar, anlamsız göz süzmeler, dakikalarca süren polis kovalamaları yoktu. Televizyonların düğmelerine her uzandığımızda,  kapımızı her araladığımızda, yollarda yürürken, otobüslere tıkış tıkış bindiğimizde bizi daraltan, bunaltan her şeyden uzak, sımsıkı sarıverdi beni İstanbul Kırmızısı.

  Gitmeden önce birçok yorum okudum, çoğu olumsuzdu. Hepsine kulak tıkayarak gittim izlemeye, daha önce de öyle olmuştu, çok eleştirilen filmleri sevmiştim. Yine öyle oldu.
  İmgesel çalışılan sanat filmlerini sevenlere ve görsel bir şölen izlemek isteyenlere öneririm. Kitabını da çok beğenmiş, hatta arkadaşımdan alıp okuduğum kitaba el koymuştum. Size bir sır vereyim mi? İzleyenlerin “belirsiz bırakılmış” demelerine rağmen ben Denizi’in nerede olduğunu biliyorum. Benim için belirsiz değil son.
  
                                                    

    

1 Mart 2017 Çarşamba

KADIN, ADAM, ÇOCUK


                                          KADIN, ADAM, ÇOCUK              
                                                                                   Münire Çalışkan Tuğ

        Alaca karanlıktı gece. Bir çığlık düştü gecenin koynuna. Kadın kaptı çığlığı, bastırdı memesine.  Sustu çığlık.
     Adam camı açtı, kollarını uzatıp kucakladı karanlığı. Yüreğinden yıldızlar uçurdu göğe. 
    Toprağın kucağında bekleyen tohum kıpırdadı, yokladı yatağını.  Bir ağaç, kılcal köklerini uzattı yanından akan ırmağın kıyısına. Dal dal büyüdü umut, çiçeğe durdu ağaç.
      
                      Işığa kesti gece.
                            
                           ***
   Alaca karanlıktı gece.   Umuda kesmişti ayaz. Yıldızlar telaşlı; ay, bulutların ardında kıpır kıpır. Sabahı bekliyordu tüm canlılar,  gün ışığında yıkanmak için.
   Bir çığlığa gebeydi gece. Toprak,  sarmak için çığlığı, tohum çatlamak için can suyunu bekliyordu.  Ağaç,  köklerini uzatıyordu yeniden, yanından akan ırmağın kıyısına.  Umut, yeşereceği baharını özlüyordu.
  Bir kadın, bir adam, bir çocuk pencereden boşalttılar içlerindeki yangını geceye.  Büyüdükçe harlandı, harlandıkça büyüdü yangın.  
   
                   Ayazı kesildi gecenin, ay gülümsedi bulutların ardından.

                                 ***
    Sabahtı, ışıl ışıldı güneş. Sabah çiğini emiyordu toprak. Ağaçların dallarındaki yavru kuşlar, ilk uçuşa hazırlanıyordu, ürkek çırpınışlarla.
  Bir uğultu ilerliyordu sokaklardan alanlara. Kara gözlü, kara kaşlı bir çocuk, ok gibi fırladı evinden, karıştı uğultuya. Gözlerinin karasını yıkadı güneşte. Ağacın dibine oturup kuş cıvıltılarını katık edecekti ekmeğine, gaz bulutuyla gelmeseydi onu yere çalan kin.
    Önce kaldırıma düştü küçük bedeni, ardından toprağa.  Zifiri karanlık yuttu sabahı.  Bir düş, bir kâbusu doğurdu.  Toprak bağrına basarken küçük bedeni, kaşlarından havalanan kuşlar güneşe uçtu kanat kanada.
   Oğlunu kucaklar gibi toprağı kucakladı kadın, kadının gözyaşlarını emdi topraktaki beden. Büyüdükçe büyüdü kadının göğsündeki sancı.
   Adam, ağıtlar süzdü acılarından. Gökyüzünde bir yıldızın kendisine göz kırptığını gördü, ırmak kenarındaki ağacın yapraklarındaki yeşili, yeşil yapraklar arasında çiçeklenen dalları, dallarda uçuşan kuşları izledi yüreğindeki sancıyı bastırmaya çalışarak.
    
                     Işığını yitirdi gün.

                              ***
    Adamla kadın, önlerine açtıkları deftere yıldız güncesi tutuyorlar şimdi, gökyüzüne bakarak. Tarihin belleğine not düşüyorlar damıttıkları acılarından, kimsenin ekmeğine kan bulaşmasın diye.  
     
                Tarihin sayfaları aydınlansın diye ışığını gönderiyor Güneş.


Güncel Sanat
Ocak-Şubat 2017

           
                                          


26 Şubat 2017 Pazar

ELMA DERSEM...


                                                         ELMA DERSEM …
                                                                                            Münire Çalışkan Tuğ

    “Önüm, arkam, sağım, solum sobe.”

    İçi çürüyen ahlat ağacının kovuğunda, onu ebelemek için sessizce bekliyoruz. Üstümüz, başımız, elimiz, yüzümüz ağaç çürüklerinin tozlarıyla kahverengiye boyanmış. Başka bir gezegenden gelmiş gibiyiz. “Elma, dersem çık; armut, dersem çıkma!” diye bağırıyor ilk sobelenen Ahmet.
   Ömer dikkatli,  radar gibi açtığı gözleriyle tarıyor çevreyi.  Ağacın kovuğuna saklanmak yasak. Ben,  Asiye’nin kalp atışlarını ancak oraya saklanırsak duyabiliyorum. Göğsüne yaslanıp dinliyorum: Mah-mut, Mah-mut, Mah-mut. Ağacın gövdesindeki küçük delikten Ömer’in az ilerdeki taşın arkasını kontrol etmek için uzaklaştığını görüp kovuktan dışarı fırlıyoruz.

     “Sobe, sobe, sobe”

   Bize küçümseyerek bakıyor Ömer. Oyunbozanlık en büyük küçümsenme nedeni. “ Çanak çömlek patladı.” diyerek el vurup tempo tutuyor diğerleri.

  Yıllar sonra bugün, bir saklambaç oyununda, kasabanın ırmağa bakan yamacındaki ahlat ağacının kovuğuna gizlenen çocukluğumu arıyorum. Ebe kim- sobelenen kim, bilemiyorum. Çocukluğumu özlüyorum. “İçimde ne kadar acı varsa boşaltıversem ağacın içindeki şu boşluğa, ya da aşağıda akan ırmağa. Irmak alıp götürse acıları, biz yine saklambaç oynasak çocuk sevinçlerimizle.” diye düşünüyorum.
  “Çanak çömlek, sobe, sobe…” Çocukluğumdaki masumiyetini yitiren sözcükler dönüp duruyor kafamda. Elma dersem…

  Kulağımda çınlayan seslerle kendime geldiğimde, bir suçlu gibi koltuğa büzülmüş ve iyice küçülmüş buluyorum kendimi. Bütün çocukluğum üzerime yığılmış, kocaman bir yükün altında ezilmiş gibiyim. Nefesim tıkanıyor. Kalkıp camı açıyorum. Kasabanın tertemiz sonbahar kokusunu içime çekmek iyi geliyor, biraz açılıyorum. Karşı tepedeki yaşlı ahlat ağacı, oyuğuna gizlediği çocuk gülüşlerimle selamlıyor beni. Yamacın dibinde uzanan ırmak,  ellerimiz ve yüzümüzden topladığı ağaç çürüklerinin tozlarını sürüklüyor rahat yatağı boyunca. Çıplak ayakları ve sırtındaki yiyecek torbası ile Fahriye Teyze’yi görür gibi oluyorum ırmağın kenarında.
        Pencereden ayrılıp yine koltuğa yığılıyorum. Karşı duvarın dibindeki masanın üstünde duran siyah beyaz televizyon açık. Boş boş bakıyorum ekrana. Ekrandaki kadın, gözlerini bir ağaca kilitlemiş, hareketsiz duruyor. Kadın ağaca bakıyor, ben kadına. Sonra anlıyorum ki ağaca değil, içine bakıyor o. Benim bilmediğim, ne kadar dikkatli baksam da göremeyeceğim bir şeyler geçiyor belleğinden. Sanki, kanatlanıp, çok uzaklardan gelen çağrıya uyarak uçmak istiyor, ama uçamıyor. Kadının yüzü iyice yaklaşıyor ekranda. Acı çektiğini ara sıra seğiren yüz kaslarından anlıyorum. Fahriye Teyze’nin yüzü canlanıyor belleğimde.
      Birden değişiyor sahne. Kadın,  ırmağın yanında yükselen sarp kayalıkların üstünde dimdik duruyor.  Aşağısı uçurum. Uçsa kanadı yok, atlasa parçalanacak. Başının üstünde dönen kuşlardan biri olmak istiyor belki de, ya da bir rüzgâr, uçurumlara aldırmayan.

    Görüntü yine yaklaştı, arka fonda gerilimi artıran bir müzik. Sağ yanağının kasları iki kez titreyen kadın, gülmeye başladı. Ağır çekimdeymiş gibi, kollarını yavaşça kaldırdı, boşluktan aşağıya bıraktı kendini. Kayalara çarpa çarpa ırmağa ulaştı. Irmak, kendine ulaşan bedeni kucakladı, akışına devam etti.

   Fahriye Teyze, diye mırıldandığımın ayrımına varıyorum. Çocukluğumun ıspanaklı böreklerinin tadı yayılıyor damağıma. Nasırlı elleri, sıcacık gülümsemesi ile karşıma dikiliyor Fahriye Teyze.  Neredeyse,  uzansam ulaşacağım ellindeki börek tepsisine. Çocukluğumdan gelen görüntüsüyle, “ Ispanak zihin açarmış, yiyin de öyle oynayın!” der gibi canlı canlı duruyor karşımda. “Çanak, çömlek patladı Fahriye Teyze, biz büyüdük,  oyun bitti, sobelendik.” diyorum karşımda duran hayali kadının gözlerinin içine bakarak.
     Fahriye Teyze, ırmağın kenarındaki yamaçta ne zaman kurulduğunu bilmediğimiz bu kasabanın en çalışkan, en mutlu kadınıydı. Irmak kenarındaki bahçesinde sadece sebze değil, kocaman bir hayat yeşertirdi. Hiç yorulmadan çalışır, ürettiklerini konu komşuyla paylaşır, o paylaştıkça daha bir verimli olurdu bahçesi. Ekim- dikim zamanı annelerimizin bize verdiği işleri hemen bitirir, onun bahçesinde alırdık soluğu.
     Açtığı çukurlara attığı tohumların üstünü örtmeden önce bizi yanına çağırır,  bize sırayla türkü söyletirdi.  Dediğine göre, bu türküler tohumların can suyuymuş. Bahçesindeki ürünlerin verimli olmasının nedeni, onlara türkülerle can suyu vermesiymiş.  Bir gün annemi de görmüştüm, toprağa attığı patates tohumlarına türkü söylerken. Annemin türkü söyleyen sesini ilk o zaman duymuş, koşarak yetiştirmiştim Fahriye Teyze’ye.  “Demek bu yıl kuzineler hiç boş kalmayacak, bol bol patates yiyip yaza çok güçlü çıkacağız.” demiş, sırtımı sıvazlamıştı.

    Biri kız, ikisi erkek üç çocuğu vardı.  Büyük oğlu Ömer polis olmuştu. “ Okumadı haylaz, ama yine de kurtardı kendini.” demişti kızı Ayşe’nin düğününde görüştüğümüzde. “Ayşe’yi de baş göz ettim. Burada bize yakın olsun istedim. Yaşlanıyoruz, bir tas sıcak çorbaya ihtiyaç duyduğumuzda koşar gelir, zaten seviyorlardı birbirlerini.” diye ekledikten sonra, kaygıyla yüzüme bakıp:
  “ Çocuklarımın hepsini çok severim, ama Ahmet’im bir başkadır, sen de bilirsin. Görüşüyorsunuz değil mi İstanbul’da? Şimdi Ömer’imin tayini de İstanbul’a çıktı, destek olurlar birbirlerine. Sen de ayrılma onlardan, o yaban ellerde kollayın birbirinizi.
     Ahmet’im iyi hoş da biraz değişik fikirleri var,  ana yüreği işte, korkuyorum başına bir şey gelir diye. Bilirsin, seni de oğlum gibi severim, elini çekme üzerinden. Dinler o seni. Ahmet’im için endişeleniyorum oğul, beni üzecek bir şey yapmaz, değil mi?   Senden başkasına soramıyorum bunları. Kendisine sorduğumda ‘Sen beni merak etme anacığım!’ deyip geçiştiriyor.”
    Durmadan soruyor, kaygısı yüreğini bit yeniği gibi oyuyordu. O gece Fahriye Teyze uyuduğunda uzun uzun konuşmuştuk Ahmet’le. Anasının kaygılarını anlatmıştım ona. Şimdi burada kilitlenmiş gibi otururken, kulaklarım Fahriye Teyze’nin çığlıklarıyla uğulduyor.
   “Ocağınıza incir ağaçları dikile katiller, gün yüzü göremeyesiniz inşallah. Ömer’im, sen polis değil misin, niye kurtarmadın Ahmet’imi? Sen de oradaymışsın diyorlar silahlar patlarken. Komşular, polis kıyafetli resimlerini görmüşler gazetelerde. Benim oğlum terörist değildi. İnsanları bu kadar çok seven terörist olur mu hiç? Ahmet’im, yaktın ciğerimi; komşular, nasıl dayanırım ben bu acıya?”

    İçim iyice daralıyor. Kapıyı çekip yamaçtaki ahlat ağacının dibinde alıyorum soluğu. Eğilip kovuğa bakıyorum. İyice ufalanan, neredeyse kahverengi bir küle dönüşen ağaç çürükleri arasında, saklambaç oynadığım arkadaşlarımı, mutlu çocukluk günlerimi arıyorum. Ellerim ve yüzüm çürük tozlarına bulanıyor. Fahriye Teyze’nin çocukluğu gülümsüyor ağacın kovuğundan.
    Kovuğa başımı uzatıp “Elma, dersem çık; armut, dersem çıkma” diye fısıldıyorum.  Fahriye Teyze ağacın çürük tozlarının kahverengisine bulanmış saçlarıyla uzatıyor başını kovuktan. Bembeyaz saçları kına kızılı. Üstündeki giysiler parçalanmış, yırtıklarından teni görünüyor. Ayakları çıplak. Sağ elinde boyunun iki katı uzunluğunda bir değnek.  Sol eliyle, içini yiyeceklerle doldurduğu poşete geçirdiği ağaç parçasını omzuna atmış, onu tutuyor. Poşetin içi görünüyor. Ne bulduysa doldurmuş: küflenmiş ekmek parçaları, sararmış marul yaprakları, kuru erikler, peynir, zeytin, gazete parçaları… Beli hafif öne bükülmüş, elindeki uzun değneğin ucunu yere dayayarak ağır ağır çıkıyor ağacın kovuğundan. Yanımdan geçip ırmağın yanındaki yola iniyor. Karşıdan gelen adamı görünce omzundaki torbayı ve değneğini atıp koşmaya başlıyor. Hemen pantolonuna saldırıyor genç adamın. Adam kendini kurtaramıyor Fahriye Teyze’nin elinden. Aradığını bulamayınca dizlerinin üstüne çöküp dövünmeye başlıyor. Genç adam ayaklarının üstüne düşen pantolonunu hızla toplayıp uzaklaşıyor. Fahriye Teyze neden sonra ayağa kalkıyor, yere attığı poşetini omzuna, uzun değneğini eline alıp çok uzak diyarlardan gelerek yine çok uzaklara giden bir derviş edasıyla ilerliyor yol boyunca.

    Ağaçtan kopan, yosunlu ve çürük bir dalın, ayağımın ucuna düşmesiyle kendime geliyorum. Kalkıp mezarlığa yürüyorum. Dün Fahriye Teyze’yi gömdüğümüz, daha toprağı kurumamış mezarın başında alıyorum soluğu, Bir yandan da kızı Ayşe’nin anlattıkları dönüyor kafamda.
   “ Annem hiç inanmadı abimin öldüğüne. Hep çıkıp gelir diye bekledi. Sırtında taşıdığı torbaya ne bulduysa doldurdu ‘Ahmet’im acıkmıştır!’ diye. Yoldan kimseyi geçirmez, adamların pantolonunu indirip abimin kasığındaki kocaman beni arardı. Önceki gün, çocuklar ahlat ağacının altında saklambaç oynarken,  ‘Benim oğlum geliyor, bakın bakın ırmağın ortasından bana el sallıyor, hemen alıp geliyorum, o da sizinle oynasın’ demiş,  ırmağa koşup dalgalara karışmış. Cesedini beş saat sonra bir ağaç köküne takılı bulduk.”
   Mezara çömeliyorum, elimi ıslak toprakta gezdiriyorum. Çocukluğumuzda tohumları kapatmadan önce söylediğimiz bir türkü geliyor aklıma. Mezar taşına bakarak türküyü mırıldanıyorum. Gözlerimden süzülen yaşlarla can suyu veriyorum toprağa düşen bedene. Sonra hıçkırarak saklambaç oyunayan bir çocuk gibi ona sesleniyorum.
     “Elma, dersem…”

                             










21 Şubat 2017 Salı

DİLALTI


                                                                 DİLALTI
                                                                          Münire Çalışkan Tuğ
"Yenisini alacağım kendimin,
İyi bir markalısından
Kendime selam vermem
Orijinalimi bulursam.
Oysa ne çok istiyordum bir tek kendim olmayı
Kimse kırılmasın ve fazla sırıtmasın diye,
Diye diye diye anonim oldum... 
Oysa ne çok seviyorduk,
Bir tek kendisi olmayı başaranları."
  Alıntı,   “Anonim Hanım” imzasıyla  Minval Yayınlarından çıkan DİLALTI adlı kitabının arka sayfasından alındı.
   Tam bir metinler arası eser diyebileceğimiz kitapta öykü, roman, senaryo, söyleşi, deneme, şiir, hatta eleştiri formlarını birlikte bulmak olası. Kurgusu, dili, karakterleri ile bizi hem güldüren hem de düşündüren, gülümsediğiniz bir anda duvara çarpmış gibi bir darbe ile kendinize getiren bir anlatı. Hani deriz ya “Ağlanacak halimize gülüyoruz.” diye, işte öyle bir şey.

  Yorucu bir iş gününün ardından koltuğunuza oturup çayınızı yudumlarken elinizdeki kitaptan başınızı kaldırıp evin gizli köşelerini kontrol edebiliyorsunuz örneğin, bağlamından kopmuş bir harf, kesik bir dil, ya da başka bir organ ortalıkta dolanıyor mu diye. Sonra televizyondaki filmi ya da diziyi unutup kitaptaki senaryonun nasıl sonuçlanacağına takılıyor aklınız. Tam “İşler iyice karıştı.” dediğiniz noktada bir parantez açılıyor paragraflar arsında, yazar konuşmaya başlıyor. “Bunu yazmalıyım.” diyorsunuz “ Bu, yazarın bir taktiği de olsa bir kusurdur, Tanzimat romanları da böyleydi.”  Sözünüz bitmeden Anonim Hanım devreye girip “Parantez içlerini yazan yazarla bu kitabı yazan aynı kişi değildir ve her ikisinin de gerçek yazarla ilgisi yoktur.” deyiverdiğinde dilinizden bir harf daha düşüveriyor ortalığa, yuvarlana yuvarlana iniyor harf, apartmanın bodrum katındaki diğer harfler, kesik diller ve “şey”lerin yanına.

 Başka neler bekliyor sizi sayfalar arasında:
·         Anadilini kaybeden babalarının mutsuz çocukluğunun travmalarını yaşayan çocukların baba öfkesiyle kendilerini suçlu hissetmesi, (büyüyemeden ölen çocukluk)

·         Çocukluk ve genç kızlık hayallerinin hayaleti olmuş, kendisi olamadığı için yörüngesi de olmayan, hatta kocası izin vermedikçe ölemeyen yörünge kadınlar,

·         Hayatın her türlü angaryasını sırtına yüklenip gururla taşıyan, koşturan; silen, süpüren, yemek yapan, sofralar kuran, çocuk doğuran, ama her şeyi babaya soran, havale eden, çocukları için sadece yansıtıcı pozisyonda olan anneler,

·         Her yaranın, ayıbın, günahın, suçun üstünü örtmek için bolca örtüler diken, ören, işleyen kadınlar,

·         Kendisini terlikle döven annesinin üvey anne olduğunu düşünen, bu kuşku ile türlü kurgular yapıp sonra da üvey anneye karşı gelmenin faydasız olduğu kararına varıp boyun eğen çocuklar,

·         Okumuş, yazmış, ekonomik bağımsızlığını elde etmiş de olsa kadınlığıyla barışamamış, barışamayınca da kandırılmış, aldatılmış, yıllarca yalanlarla uyutulmuş; annelik arazisinin geniş imkanlarıyla statü kazandığını düşündüğü arkadaşlarına özenip  doktor doktor dolaşmasına rağmen bir türlü çocuk doğuramayan, bedeninin kusurlu olduğu yalanına yıllarca inandırılmış üniversite mezunu kadınlar
,
·         Kendini kurtaramayan ama hep kendisi dışındakileri kurtarmaya çalışan, hak ve özgürlüklerini kazanmayı erkek çocuk doğurmaya bağlayan kadınlar, erkek kardeşlerinin bakıcısı, kölesi yapılan kız çocuklar,

·         Arayış içinde yazdıkları yazılarda oluşturdukları karakterleri anne- baba duyarlılığı ile sahiplenen onların dertleriyle kederlenen, yas tutan kadınlar,

ve daha pek çok konu masaya yatırılıyor kitapta. Konular işlenirken birden bire dil toplumsal soruna atlayıveriyor, kayıp çocuklar ve onların yakınları,  insanlar üzerine yağan bombalar, domuz bağı ile öldürülenler, sahile vuran mülteci çocuk bedenleri, anadilinden kopan çocuklar,  içindekileri anlatamayan kadınlar çocuklar, anne babanın çocuğu sakatlayan eğitim kazaları…

 Anlatı boyunca dil ne yazarın ne de okurun kontrolüne girebiliyor. Sanki bir yaydan fırlayan sözcükler, harfler hızla uzaklaşıp ardından aynı hızla geri dönüp cümledeki yerini alıyor. Sonra başlıyor satırlar arasında yolculuk. Bir de bakıyorsunuz siz farkında olmadan organlar yer değiştirmiş, duvarlarda gölgeler belirmiş, bodrumdan tuhaf sesler geliyor, ortalıkta başıboş harfler dolaşıyor….

 Emeğine, hayal gücüne sağlık Anonim Hanım.

Bir de öneri: Kitabı okurken yanınızda yörenizde, çantanızda, etkili ve hızlı bir önlem sağlayan, hayat kurtarıcı dil altı hapları  bulundurmayı unutmayın.