5 Eylül 2017 Salı

GECENİN DİŞLERİ

                                                   

 Gözlerinden kıvılcımlar saçarak keskin dişleriyle etimi parçalayan karanlık bir gecenin koynundayım. Önce ellerim düşüyor iki yanıma, sonra gözlerim kapanıyor. Zifiri karanlık, bir yorgan gibi örtüyor üstümü.
- Senden korkmuyorum karanlık!
   Korkmuyor muyum?  O zaman neden göğsüm daralıyor, başım neden dönüyor? Terliyor muyum, terliyorsam neden titriyorum?  Ayaklarımdaki karıncalanma neyin nesi? Ölüme ilk adımsa bu, beter bir yolculuk olacak devamı. Hazırlıklı olmalıyım.
   Annemin yıllar öncesinden gelen sesini duyunca şimşekler ve gök gürültüleriyle parçalanan gece, ellerini üzerimden çekiyor, kana bulanan dişlerini etimden kurtarıyor. Karanlık yorgan kayıyor üzerimden. Beni göğsüne bastıran annem, Karanlıktan Korkan Baykuş’un hikâyesini anlatıyor saçlarımı okşayarak.
“ Şlop küçük sevimli bir baykuşmuş. Bir gece kuşu yani. Diğer gece kuşlarından tek farkı karanlıktan korkmasıymış. Karanlıktan korkan bir baykuş olur mu, olmuş işte. Şlop öyle korkuyormuş öyle korkuyormuş ki yapmak istediği pek çok şeyi yapamıyormuş. Annesi, karanlığı tanımadığı için ondan korktuğunu söyleyip karanlığı öğrenmesi için Şlop’u insanların yanına göndermiş. Böylece Şlop her gün karanlıkla ilgili yeni şeyler öğrenmiş: Karanlık heyecan vericidir, karanlık şefkatlidir, karanlık eğlencelidir, karanlık gereklidir, karanlık büyüleyicidir, karanlık harikadır ve karanlık güzeldir. Karanlığı tanıdıkça onu sevmeye ve ondan korkmamaya başlamış Şlop. Sonunda bir gece kuşu olmanın tadını çıkarmış.”*
  Annemin sesi sustuğunda, kendimi mırıldanırken yakalıyorum. Karanlık heyecan vericidir, büyüleyicidir, gereklidir, şefkatlidir; gözlerinden kıvılcımlar saçar, dişleri etini parçalar, elin ayağın buz keser. Önce anneni kaybedersin, sonra sevdiklerin senden uzaklaşır, çıkmaz sokaklara sapıp yolunu şaşırırsın. Zifiri karanlık bir gecenin keskin dişleri etini parçalar, kanarsın.
   Başıma çektiğim yorganı atıp yataktan kalkıyorum. Evin tüm ışıklarını açıyorum. Salona geçip bir koltuğa oturuyorum. Öylece ne kadar oturduğumun ayrımında değilim. Bir tıkırtı.  Televizyon sehpasının ayaklarından birinin yanındaki fare ile göz göze geliyorum. Önce irkilsem de yalnız olmadığıma seviniyorum. “Bu Şlop’un fare kılığına girmiş biçimi olmalı.” diyorum, “Annemin masalından çıkıp bana gelmiş.” Bir süre birbirimize bakıyoruz. Sonra fare benim bir boşluğumdan yararlanarak kaçıp görünmez oluyor. Evin her yerinde onu arıyorum, Koltukların altında, müzik setinin arkasında, elbise dolabımın içinde, banyodaki kirli sepetinde… Hiçbir yerde bulamıyorum. Bir delik bulup kaçmasından korkuyorum. Belki de o kır kasabasındaki evimizde annemle babamın öldürdüğü arkadaşlarının intikamını almaya gelmiş olmalı, diye düşünüyorum.
   Babamın öğretmen, annemin hemşire olarak çalıştığı, benim mutlu çocukluğumun geçtiği kasabadaki yıkık dökük evimiz canlanıyor gözümün önünde. Neredeyse her gün farelerle savaşılan evimiz.  Annem eline oklavayı alıp yere çömelir, babam da uzun bir ağaç parçası ile divanın altına kaçan fareyi kovalardı. Fare can korkusuyla odanın ortasına fırlayınca annem oklavayı sızla kaydırır, fare sırt üstü dönüverirdi kararmış tahtaların üstünde. Ben divanın üstünde korkudan tir tir titrerken bir yandan da farenin ölümüne ağlardım.
   Geçmişe daldığım bu sırada fare çıplak ayağımın üstünden hızla geçip kalorifer peteğinin dibindeki delikte kayboldu. Aynı anda alt kattan çığlıklar yükseldi. O da gitmişti işte. Bir gece yarısı kapımız çalındığında elleri kelepçelenerek götürülen ve bir daha geri dönmeyen babam gibi, hayatta kalma süresini tamamlayıp doğa anaya dönen annem gibi gitmişti. İşten eve dönerken patlayan bombayla havaya uçan, şimdi yerinde soğuk ve devinimsiz bir plastik takılı olan sol kolum gibi gitmişti. Yerini karanlık gecenin bıçak ucuna bırakıp gitmişti.
Bir süre aşağıdan gelen sesleri dinledim. Bir kadın çığlıklar atıyor, bir adam ona kızıyordu. Neden sonra sesler kesildi. Gecenin karanlığı soğuk ve ağır bir yorgan gibi koynuna aldı sessizliği.
 Oturduğum koltuktan kalktım. Çalışma odama geçip masama oturdum. Bir kâğıt çıkardım, dirseğimden aşağısı olamayan sol kolumu ucuna dayayıp kâğıdın ortasına bir yuvarlak çizip içine “gece” yazdım. Yuvarlaktan oklar çıkarıp okların ucuna; karanlık, annem, Şlop, fare, korku sözcüklerini ekledim. Onlardan oklar çıkardım. Karanlığın ucuna yıldızlar ve büyüleyici, anneme sevgi ve emek, Şlop’a yüzleşme ve başarı, fareye yalnızlık ve geçmiş, korkuya da karmaşa ve bilinçaltı yazdım. Birbiri ile bağlantılı olarak yazdığım beş sözcüğü çizgiyle birleştirip yapraklar oluşturdum. Böylece, ortasında gece yazan, herkesin dileklerinin gerçekleşeceğini düşündüğü için dört yapraklısını aradığı, benim beş yapraklısını bulduğum bir yonca çıktı ortaya. Yoncamın her yaprağındaki sözcükleri içine alan cümleler ard arda sıralandı beyaz sayfa üzerinde.
  “Hangi karanlık engelleyebilir yıldızlardan yayılan büyüyü?  Şlop yüzleşmeseydi korkularıyla başarabilir miydi gözleriyle karanlığı parçalayan bir baykuş olmayı? Tarla kaçkını bir farenin gözlerinde gördüğüm ışıltı yalnızlığıma çare olmasaydı, kurtulabilir miydim bilinçaltımdaki karmaşadan?  Annem olmayı başarabilir miydim sözcüklere sevgiyle bağlanıp geceler boyu onları yan yana getirmek için emek vermesem?”
 Cümleler ard arda sıralanırken siyah, nemli ve ağır bir yorgan gibi üstüme çöken gece dişlerini etimden çekiyor.  Göğsümdeki daralma geçti, başım dönmüyor artık. Sözcük sözcük yanıyor beynim.  Öleceğimden korktuğum bir anda cinnetin sahillerinde çıplak ayak dolaşırken karanlıkla çıktığım yolculukta öykümün başlığını yazıp devam ediyorum.
        *Karanlıktan Korkan Baykuş-Jill Tomlınson

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder