21 Ekim 2018 Pazar

MEHMET FIRAT PÜRSELİM İLE SÖYLEŞİ- 1. BÖLÜM






Mehmet Fırat Pürselim: Çok okuyarak, çok yazarak ama en fazla da yazdıklarımdan vazgeçerek yazmayı öğrendim.

Söyleşi:Münire Çalışkan Tuğ

*Siz hiç Balık Atlası incelediniz mi? Yaşamını çöpten kazanan dostlarınız oldu mu, sofrasını size teklifsiz açan, ama çok ısrar etmenize rağmen özel yaşamının gizlerini açmayı en onulmaz zamanınıza bırakan?
* Ya, karşı masada, kestiğinizi sandığınız kız, bir yerlerden tanıdık çıkıp size " Aşk olsun Ahmet Amca" derse,
* Siz hiç intihar etmiş bir şairin başka bir yazarın ruhunda yaşamasına ve kendini orada da
öldürmesine tanık oldunuz mu? Üstelik "Bir gün fırsat bulduğumda, boğulan bir adamın izlenimlerini yazacağım kesinlikle." dediği halde.
* Sevdiği adamı terk edip başkasıyla evlenen eski sevgili " Benden artık sana zarar gelmez. Ölüyorum! " dediğinde, "Öyle sesli güldüm ki ... Bir aptal bile bunun ağlamak olduğunu anlardı." dan daha güzel bir cümle olabilir mi?
*Yaşadığı travmalarla hemen büyümek zorunda olan çocuklar içinizi acıttı mı?
* Beyaz gelinlikle barış yolculuğuna çıkan Pippa'yla, Mahmutgillerin Gelini Leyla, Şoroloların Gelini Ahmet neden hep aynı sonu yaşıyorlar?
* (Ç)alınan pahalı armağanlar yılların yıprattığı duyguları onarabilir mi?
* Kimi zaman gerçekle rüya iç içe geçer, hangisinde olduğunuzu bilemezsiniz. Rüya sandığımız ölümcül bir gerçektir aslında, siz de böyle durunlar yaşamadınız mı?
* Postmodern bir savunma sonrası avukatınız sadece davanızı değil, yaşamınızı da alıp üzerine giyinirse, karınızı öpme hakkına da sahip olmaz mı?
* Bulduğumuz anda kaybettiğimiz, hayatımızda bir kara lekeden başka bir sey olmayan yakınlarınız oldu mu?
* " Martı kaşlı çocuğu, Kartal deyip avladınız. Oysa o, anasının kuzusuydu. Biz kuşlardan helâllik alırız, siz cebinde misketleriyle çocuğumuzu geri verin." diyerek bitiriyor öykülerini yazar Mehmet Fırat Pürselim . Martı kaşlı çocuk ve arkadaşları için helâllik istiyor, veriyor musunuz?
Yukarıdaki değiniler Mehmet Fırat Pürselim’in Akılsız Sokrates adlı kitabından yararlanılarak hazırlanmıştır.  "Güzel kitaplar okumak istiyorum, hem beni sarsıp kendime getirsin,  diyorsanız Mehmet Fırat Pürselim kitapları iyi bir seçim. Biz de bu sayımızda okurlarımız için Mehmet Fırat Pürselim ile söyleştik. 

   Biz sizi, Akılsız Sokrates’in yayımlanması, okur ve dergi çevrelerinin sizden sık sık söz etmesiyle tanıdık. Sonra söyleşi için derneğimize davet ettik. Bizi kırmayıp geldiniz, üyelerimizle keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu söyleşi sırasında diğer kitaplarınızla da tanıştık. Şimdi de dergimizin okurları sizi daha yakından tanısın istiyoruz.
Bize kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Mehmet Fırat Pürselim?  Yazma serüveniniz nasıl başladı, gelişti?
Öncelikle teşekkür ederim. İzmit’te derneğinizde çok keyifli ve uzuuun bir sohbet gerçekleştirmiştik. Tüm arkadaşlara selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Aynaya baktığımda; sabahın ilk saatlerinde yazan, gündüzleri adliyelerde koşturan ya da bürosunda dilekçelerle boğuşan, akşamları arkadaşlarıyla sohbet eden, film izleyen ya da kitap okuyan hayatı genel olarak bu döngü içinde süren, uzak ve uzun yolculuklara çıkmanın hayalini kuran birini görüyorum. Hukuk Fakültesindeyken, sıkıcı dersleri dinlemeyip sıra altlarında sürekli edebiyat kitapları okuyordum. Kafamda da öyküler biriktiriyordum, ‘On Hikâye On Ölüm’ diye. Defterler dolusu yazıyordum. Dergilere ve yarışmalara gönderiyordum, hiçbir yerde başarılı olamıyordum. Yazıya küsüyordum ama küslük en fazla birkaç gün sürüyordu. Yeni bir öykü ya da projenin iştahıyla kalemi elime alıyordum. Çok okuyarak, çok yazarak ama en fazla da yazdıklarımdan vazgeçerek yazmayı öğrendim. Sonrasında da dergiler, ödüller, kitaplar geldi.  

  Kitaplarınızı okuduğumda, bütün eserlerinizde toplumsal sorunları işlediğinize tanık oldum. Başarıya ulaşmak için gece gündüz çalışan, ulaşınca da bunu hazmedemeyen ve gülünç ve zor durumlara düşen kişiler (Akılsız Sokrates), çöp toplayıcılarının cömert dünyası (Balık Atlası), intihar etmiş bir yazarın başka birisinin iç dünyasında yaşaması ve kendini orada da öldürmesi (Okaliptus Ruhu),  yaşadığımız travmalarla hemen büyümek zorunda kalışımız (Artık Büyüdüm), işlediği cinayetin etkisinden kurtulamayanlar (Güvercin), Barış Gelini Pippa’nın birçok ülkeyi geçtiği halde bizim ülkemizde tecavüze uğrayıp öldürülmesi, bekâretin her şeyin üstünde sayıldığı bir toplumda kadınlara yaşatılan travmalar, töre cinayetleri, gerçekle iç içe geçen rüyanın ayırdına varamadan yaşayanlar, geleneksel yapının zorlamasıyla çocuklarımıza, torunlarımıza gösteremediğimiz sevgimiz, toplumda sanatın ve sanatçının onaylanmaması, işsizlik, 6-7 Eylül olayları, kadın sünneti, recm cezaları, maden kazaları, kanser ve daha pek çok sorun.
Bu konuları işleyerek topluma bir ayna tutmak mı istiyorsunuz, sanatın ve sanatçının görevi bizi bize anlatıp sarsmak, toplumsal bilinci diri tutmak mıdır?

Hiçbir zaman görev bilinciyle yazmadım. Kendime misyonlar ya da vasıflar da yüklemiyorum. Bahsettikleriniz benim içimi acıtan, ilgimi çeken, aklımı kurcalayan, gönlümü çelen… kişiler, olaylar, konular… Ben yazmak istediklerimi, içimdeki huzursuz cini harekete geçirenleri yazıyorum. Edebiyat amaçtır ama bunu yaparken parmağıyla işaret etmeden topluma ya da insanlara da bir şeyler gösteriyorsa -ki bence yazının genel anlamda bir derdi olmalıdır- o yazar ne güzel yazardır. Ben de güzel yazar olmaya çalışıyorum.  

  Raymond E. Feist, “Okuyucunun dikkatini çekmek için, okuyucuya, ilginç bir karakterin başına bir bela açarak o beladan nasıl kurtulacağını vermek yeterlidir.”diyor. Okuyucunun dikkatini çekmek bu kadar kolay mı gerçekten?  Okurlarınızdan nasıl geri dönüşler alıyorsunuz?

Sinemada ya da edebiyatta ya da müzikte belli kalıplar vardır ve bunları kullanırsanız, dikkat çekersiniz. Bunlar ezberlenmiş formüllerdir. Gülme efekti bize gülmemiz gerektiği, el çırpıldığında eşlik etmenin zorunlu olduğu, yavaşlayan müzikle göz pınarlarımızın nemleneceği öğretilmiştir. Amaç çok satmak, gişe başarısı ya da bilgisayardan indirilen bir çıstakın üzerine her seferinde benzer basit sözler yazmaksa, evet dikkat çekmek bu kadar basittir. Popüler işlerle kısa vadede başarı elde edersiniz ama uzun vadede kimse sizi hatırlamaz. Beni herkes hatırlasın diye bir derdim yok ama yapabildiğimin en iyisi yapmak gibi bir derdim var. Bunun karşılığını da kısa vadede alamasanız bile inanın uzun vadede kazanan samimi olan, gönül verilen, candan can katılan işler oluyor. Geri dönüşler benim için çok kıymetli ama özel. Birileri bir şey söylüyor ve gününüzü güzelleştiriyor. Bunu gerçekten hak ettim mi, diye düşünüyorsunuz. Var olsunlar…

   Öykülerinizin birçok yarışmada ödüle değer görüldüğünü, ilk kitabınız Hayat Apartmanı’nın 2012 Naim Tirali ödülünü aldığını biliyorum. Akılsız Sokrates, 2017’de Türkan Saylan Öykü Ödülü, 2018’de Orhan Kemal Öykü Ödülü’nü aldı. Öncelikle sizi kutluyorum. Ödüllerin yazar üzerinde nasıl bir etkisi oluyor?

Teşekkür ederim. Naim Tirali, Türkan Saylan, Orhan Kemal her biri çok kıymetli insanlar, ruhları şad olsun ve dileğim isimlerine layık olmak. Kitabı görünür kılması bir yana, o kıymetli insanlarla birlikte anılmak en büyük ödül bence. Ama yazarı motive eden bir yanı olduğunu da gizleyemem. İlk dönemlerde en sıkıntılı zamanlarımda değer bulunduğum ödüller sayesinde edebiyattan kopmadım ve yazmaya devam ettim. Hiç unutmuyorum. Dosyam bir yayınevinde kabul gördükten sonra senelerdir ha bu gün ha yarın denilerek bekletiliyordu. Edebiyattan tamamen kopmuştum, iki seneden fazla zamandır elime kalem almamıştım. Beni tekrar yazıyla buluşturacak bir kıvılcım arıyordum ama bir türlü çakmıyordu. Eskişehir’de bir yarışmanın ilanını gördüm, elimdeki öykülerden birini gönderdim. Orada kazandığım mansiyondan sonra tekrar ayağa kalkıp denemek için kendimde güç buldum. Dosyamı o yayınevinden çektim ve kalemi öpüp başımın üzerine koydum. Verilen her ödül, yazara teslim edilen ucu sivri bir kalemle bomboş bir defterdir, sen yaz diyen adeta.  
 
   Öykü severler ve yazar adayları için soruyorum. Bir öyküde kurgu,  gözlem ve araştırma nasıl birleşiyor? Hayat Apartımanı’ndaki “Şaheserim” başlıklı öykünüzde saatçi dükkânını anlatırken verdiğiniz ayrıntılar iyi bir araştırma ve gözlem yaptığınızı düşündürdü bana. Merak ettim, böyle bir dükkân var mı, gidip yerinde gördünüz mü? Hepsi kurgu demeyin sakın, inanamam.

😊 Kemal Tahir, Amerika’ya ayak basmadan New York’ta geçen Mayk Hammer polisiyeleri yazmış, ben bir saatçi dükkânı yazmışım çok mu? Farklı dükkânlardan parçalar alıp birleştirerek yazdım orayı. Yazar adayları için söyleyecek olursam, zaten kurgu böyle bir şeydir: Bir şeyi doğrudan aktarmak değil, başka başka kişi, olay, mekân vs.yi hamur gibi yoğurarak istediğiniz şekilde biçimlendirerek okura anlatmak. Hayat Apartımanı’ndan sonra zaman zaman apartman fotoğrafları gönderenler oldu burası mı diye, soranlar. Okurun hayalinde temelini atıp, kabasını tamamlayıp, kafasının içine yerleştirip, kahramanlarıyla birlikte yaşadığı her apartman aslında Hayat Apartımanı. Öte yandan bir iki sene önce Taraklı’da gezerken bir ‘saatcı’ya rastladım ve işte Şaheserim’deki dükkân bu dedim, kendi kendime.   

   Öyküleriniz birçok dergide yayımlanmış ve yayımlanmaya devam ediyor. Bizler de derneğimizin Yaratıcı Yazarlık Atölyesi olarak birçok dergiye yazı gönderiyoruz. Yayımlandığında motivasyonumuz artıyor. Bazı dergiler ise geri bildirimde bile bulunmuyor. O zaman da beğenilmediği hissine kapılıyoruz. Edebiyat dergileri yazar adaylarının okuludur, diye bilinirBir ülkede iyi yazarlar yetişmesinde dergilerin yeri nedir sizce?

Eskiden ülkemizde yazarlık atölyeleri yoktu ve yazarlar dergilerden yetişirdi. Dergiye bir yazı gönderildiği zaman okunacağını ve olumlu ya da olumsuz da olsa mutlaka dönüş yapılacağını bilirdiniz. Editörün olumlamaları ya da uyarıları doğrultusunda kendinizi geliştirirdiniz. Uzun zamandır böyle bir iklim yok, maalesef. Çünkü neredeyse her derginin kendi atölyesi var. Günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay olsa da doğru bilgiye ulaşmak eskisinden de zor. Bu yüzden bilgilerini kendilerine -atölyelerine- saklıyor olabilirler. -Kaldı ki çoğu ulusal derginin kapısı herkese açık gözükmesine rağmen ağırlıklı olarak kendi mutfaklarında pişen ürünleri servis ediyorlar.- Bunun yanı sıra artık çok fazla kişinin yazmasının ve dergilere gelen yazılara editörlerin cevap vermelerinin sayısal olarak hayli zor olmasının da etkisi var. Bir diğer sebep de yazarların tutumundan kaynaklanıyor. İlk öyküsünü yazan kişi kendini Sait Faik’le bir hatta daha üstün görüyor. En ufak bir eleştiriyi bile şahsına yapılmış saldırı olarak görüp misliyle karşılık veriyor. Böyle bir iklimde sağlıklı geri dönüş beklemek maalesef mümkün değil. Benim de öykü editörlüğü yaptığım dönemler oldu. Her öyküyle ilgili not alsam da, bunları on – on beş yıl önce yazarlarıyla paylaşabildiğim halde yakın dönemde paylaşmak istemedim.
Dergileri uzun bir süredir genç yazar arkadaşlarımıza bıraktım, sadece öykü isteyen dergilere -ayrım yapmadan elimdeki ürün ölçüsünde- gönderiyorum. Yarışmalarda da aynı şekilde davranıyorum; kitap bütünlüğündeki yarışmalar dışındakilerin yazar yetiştirmeye vesile olması gerektiğini düşündüğümden ilk kitabımdan bu yana hiçbirine katılmıyorum.
Dergilerin nitelikli ürünler yayınlamanın, tartışmalarla/anketlerle edebiyata yön vermenin, eleştirilerle nitelikli edebiyata katkı sunmanın, dosyalarla bilgilendirmenin, yazarların yaşam öyküleriyle/hatıralarıyla onları daha yakından tanımamızı sağlamanın… yanı sıra iyi yazar yetiştirmeye de katkı sunması gerektiğini düşünüyorum. Ama bu arada yazarların da dergide yazılarını yayınlatmanın mı, yoksa gelişimlerine katkı sunulmasının mı peşinde olduklarına karar vererek dergileri takip etmelerini öneririm. Gönderilen ürünleri doğru dürüst bir elekten geçirmeden yayınlayan dergiler, kısa vadede mutluluk verse de uzun vadede mutsuzluk getirecektir.   

    Son yıllarda öykü atağa mı geçti? Her gün gazetelerin kültür sayfalarından, sosyal medyadan, edebiyat dergilerinden birçok yazarın bir öykü kitabı yayımlandığını okuyoruz. Bu kitapların yazarlarıyla söyleşiler yapılıyor.  “Ben hiç öykü okumazdım, ama şimdi dönüp dönüp öykü okuyorum.” diyenler var çevremizde.  Romanın tahtı sarsılıyor mu?  Dergimiz okurları için 2018 öykü atlasını çıkarmanızı istesek bu atlasta hangi yönleriyle, hangi isimler ve eserler yer alır? (Öykü atlası tamlamasını sizin “Balık Atlası” öykünüzden esinlenerek oluşturduğumu itiraf edeyim.)

Roman ve öykü arasında bir rekabet olduğunu düşünmüyorum, birinin yükselmesi diğerini de olumlu yönde tetikler. Öykü eskiye göre görece daha çok konuşulsa da roman her zaman en popüler tür olmaya devam edecektir. Fakat özellikle genç yazarların öyküye taze kan pompaladığı muhakkak. Yakın zamanda Mahur Beste dergisinde 2000’li yıllar Türk Öykücülüğü dosyasına hayli kapsamlı cevaplar verdim. Edebiyat Ortamı Dergisi’nin 2018 Öykü Yıllığı’nda 2017’nin öykü atlasını kendime göre çıkartmaya çalıştım. Dilerseniz bu soruya cevaplarımı oralardan alıntılayım:
“Çok fazla yazılıyor; bu günümüzdeki öykünün en güzel yanı ve en büyük problemi. Nicelikte sorun olmasa da nitelikte problem yaşamaktayız. Günümüzde yazarlarla birlikte konuların ve anlatımın da çeşitlenmiş olması sevindiricidir. Heveslilerin bir süre sonra çekileceğini ve gerçekten aşk duyanların devam edeceğini düşünüyorum. Onun için yazılan kötü eserlere üzülmek yerine okuduğumuz iyileri için mutlu ve umutlu olmalıyız.”
Oysa Rüyaydı, Merve Koçak Kurt / Israrı Kanadında, Figen Alkaç / Orada Bir Yerde, Engin Türkgeldi / Gece, Kediler ve Sessizlik, Semrin Şahin / Maveraünnehir Nereye Dökülür?, Engin Barış Kalkan / Belki Bu Defa, Belki Şimdi, Alois Hotschnig / Yolun Gölgesi, Behçet Çelik…

   William Faulkner,“Mazeret üretmeyin, eğer yazar kötü şeyler yaşıyorsa bunu yazmalı diye düşünüyorum. İnsanlardan şöyle şeyler duyuyorum: ‘Evli ve çocuklu olmasaydım, yazar olabilirdim’ ya da ‘Bunu yapmayı durdurabilseydim, yazar olabilirdim.’ Buna inanmıyorum. Bence yazacaksanız yazacaksınızdır. Hiçbir şey size engel olamaz.” diyor.
    Yazma konusunda sizi engelleyen durumlar var mı? Bunları nasıl aşıyorsunuz? Yazdıklarınız içinde tepkiyle karşılanan, keşke bunu yazmasaydım dediğiniz öyküler oldu mu?

Her insanın hayatında onu engelleyen ya da besleyen durumlar var. Bunlardan yakınarak yazıyı ertelemek yerine yazmak istiyorsanız hemen şimdi diyerek kâğıda ve kaleme sarılmalısınız. Virginia Woolf’tan sebeple insanlar yazmak için kendilerine ait bir odalarının olmasını bekliyorlar. Oysa odaya gerek yok, kendine ait bir masa da yeter. Hatta o masa size ait olmasa da olur. Salondaki yemek masası, kütüphanedeki okuma masası ya da bir çay bahçesindeki üzeri delik muşambalı masa da yeter. Siz yeter ki yazmak isteyin.
Pek çok yazar gibi benim de günümü dolduran bir işim -avukatlık- var, ayrıca ailem ve sosyal hayatım var. Hiçbirini engel olarak görmüyorum kazancım olarak bakıyorum. Para kazandığım bir işim olmasaydı, belki daha aceleci davranacaktım, ekonomik kaygılarla daha fazla ama içime sinmeyen kitaplar yayımlayacaktım. İnsanın ailesi ve dostları yoksa en güzel kitapları yazsa ne olur? Sevincini, derdini, kederini, hayallerini kimseyle paylaşamadıktan sonra…
Sadece yazamazsınız, önce yaşamanız gerekir. İnsanlarla tanışmadan, hayatı tanımadan deniz gören bir balkonda yazmaya oturursanız, sahiciliği yakalayamazsınız. Bu yüzden ne yaşıyorsam önce yaşamaya bakıyorum. Eğer bu öykü bana yazılmışsa elbet bir gün yazarım, diye düşünüyorum.
Tüm bunların yanında yazmaya nasıl vakit bulduğumu soruyorsanız… -Ki siz biliyorsunuz.- Sabahları erken kalkıyorum, 5 - 6 gibi evde kimse uyanmadan salondaki yemek masasında birkaç saat çalışabiliyorum. (Tıpkı sorularınıza cevap verirken yaptığım gibi. 😊)
Öyle çok büyük tepkiler almadım, elbette tepki aldıklarım da oldu ama keşke yazmasaydım dediğim olmadı. Daha doğrusu yayımlanan öykülerimin içinde olmadı, çünkü ince eleyip sık dokuduktan sonra yapabildiğimin en iyisini ve en doğrusunu yaptığımı düşündükten sonra yazdıklarımı okurla paylaşıyorum.   

    Hayat Apartımanı’nın ilk öyküsü, “ Şaheserim”de bir saatçi çırağı, ustasından dinlediği bir hikâyedeki gerçekleşemeyen bir düşü devralır ve onun peşine düşer. Bütün ömrünü ona adar, bu yolda gözlerini kaybeder. İşi çırağına bırakıp evine kapanır, şaheserini gerçekleştirmek için çalışır. Bu arada şaheserini göremeden görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Eserini bitirip elleriyle yokladığında mükemmeli yakalayamadığını anlar.
    Ne dersiniz sanatta mükemmeliyete ulaşmak mümkün müdür?

Kestirmeden söyleyeyim, mümkün değil. Bu gün Dostoyevski’yi getirin eline bir eline Suç ve Ceza’yı diğerine silgi ve kalem verin, pek çok ekleme ve çıkartma yapacaktır. O yüzden amaç mükemmelliğe ulaşmak değil de yapabildiğinin en iyisini yapmak olmalı ve her yeni eserinde ezberlenmiş doğru formülleri tekrar etmek yerine kendini aşmaya çalışmak daha iyisini yapmaya çalışmak olmalı diye düşünüyorum. Denerken yanılabilirsiniz -Hindistan diye yola çıkıp Karayip kıyılarına çıkabilirsiniz-, çok kötü eserler de ortaya çıkartabilirsiniz -gemiyle okyanusa açılıp geri dönemeyen nice kaşif olmuştur- ama denemezseniz Amerika’yı keşfedemezsiniz.

   Üç Kişilik Sessizlik ( Hayat Apartımanı) öyküsünde dedeyle torun karşılaştırmalı olarak anlatılıyor. Her ikisi de hem sert, hem eğlenceli. Öykünün devamında deniz kadınla özdeşleşiyor. Onun sakin ve fırtınalı halleri ile kadınların duygularındaki dalgalanmalar verilmek isteniyor(?) Buradan da anneye geçiliyor. Yani imgelerden bolca yararlanılıyor.
   Sanatta neden imgeler kullanırız? Bunun esere katkısı, okura etkisi nedir?

Hayatı doğrudan yaşarız ve yaşarken imgeye ihtiyaç duymayız ama onu, olayı, orayı, o anı vs. birine anlatırken hatta kendimize hatırlatırken dahi imge olmadan tahayyülün gerekleşmesi mümkün olmaz. Okura anlatılanın, duygunun geçmesi için imgelerden faydalanırız.
- Bir kadına âşık oldum! (Okura duygunuzu geçirmeniz mümkün değil.)
- Deniz gibi bir kadına âşık oldum. (Okurun zihninde kâh fırtınalı kâh durgun, deniz gibi mavi gözlü kumsalı gibi sarı saçlı, deniz gibi bilinmez derinine daldıkça şaşırtan vs. vs. bir kadına âşık olunduğu duygusu uyanır.) 
- Akdeniz gibi bir kadına âşık oldum. / Karadeniz gibi bir kadına âşık oldum. (İlkinde okurun zihninde sıcak ikincisinde soğuk bir kadın canlanır.)
- Adrasan gibi bir kadına âşık oldum. / Haliç gibi bir kadına âşık oldum. (Okur olarak aklınızda iki farklı kadın canlanıyor değil mi?) 

    Devamı daha sonra yayımlanacaktır.
   

                          Bu söyleşi Aydili Sanat Dergisi’nin 23. Sayısında yayımlanmıştır.


2 yorum:

  1. Doğru sorular, içten yanıtlar, keyifli bir söyleşi, sevgili Münire Hanım ve Fırat Pürselim, kalemlerinizin ışığı daim olsun

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim Hatice Hanım, sizin de yüreğinize sağlık.

    YanıtlaSil